Anasayfa / Analiz-Polemik / 6-7 EYLÜL 1955 KATLİAMINI UNUTMA..!

6-7 EYLÜL 1955 KATLİAMINI UNUTMA..!

Bununla da kalmadı, Rum toplumu, 6 Eylül 1955 akşamı başlayıp 6 Eylül gecesi ve ertesi gün de (7Eylül) tüm şiddetiyle devam eden, planlı kitlesel bir saldırıya uğradı. Saldırganlar, 40-50 kişilik gruplar

hâlinde organize edilen merkezi koordinasyon ile eylemlerini gerçekleştirdiler. Söz konusu kitlesel harekâtın

Özel Harp Dairesi (Seferberlik Tetkik Kurulu) tarafından tasarlanıp, gerçekleştirildiği sonradan ortaya çıkmıştır.  (6-7 Eylül Pogromu Nazi Almanya’sında 8-9 Kasım 1938 tarihlerinde Yahudilere yönelikKristal Gece ile müthiş benzerlikler taşımaktadır.)

6-7 Eylül 1955 saldırısı bir hazırlığın ürünüyken; 1946’da CHP tarafından hazırlanan “Azınlıklar

Raporu”nun Rumlarla ilgili bölümünde şu ifadeler yer almaktaydı: “Anadolu’da bugün Rum yok denecek kadar azdır. Hiçbir yerde ilerde bir tehlike teşkil edecek durumda değildir. Binaenaleyh Rumlar için esaslı tedbir alınması gereken yerimiz İstanbul’dur. Bu hususta söylenecek tek söz, İstanbul’un fethinin (500) yıl dönümüne kadar İstanbul’u tek Rumsuz hâle getirmektir.”

NATO ülkelerinde soğuk savaş ortamında Stay Behind (Komünist bir rejimin NATO ülkesinde iktidarı ele geçirmesi durumunda direnişi düzenleme amaçlı-Geride Kal) mekanizmasının kolu (Özel Harp Dairesi/ Seferberlik Tetkik Kurulu) 6-7 Eylül olaylarında kilit rol oynamıştır.

Egemen medyanın asılsız biçimde, İstanbul Rum toplumunu Kıbrıs’taki olaylarla ilişkilendirerek, bir nefret atmosferi yaratması ve Rumlarının iç düşman olarak sunması saldırı zemini oluşturmuştur. Söz konusu rolün tetikçiliğini Hürriyet Gazetesi ile Sedat Simavi, Hikmet Bil, Mehmet Emin Yalman makaleleri üstlenmiştir.

İngiltere’nin Atina Elçisi Ağustos 1954’de Londra’ya gönderdiği raporda, Selanik’te Mustafa Kemal Atatürk’ün evinin duvarına tebeşir ile yazılacak bir sloganın dahi Türkiye ve Yunanistan ilişkilerini bozabileceğini yazmıştı!

Egemen medya sürekli olarak Kıbrıs’ta Türklere karşı bir katliam gerçekleştirileceğini ve Batı

Trakya’daki Müslüman azınlığına baskılar yapıldığını yazarak, İstanbul Rumlarının yaşamlarını sorgulamıştır.

Saldırı hazırlıkları 1955’in Ağustos’unda devam ederken; Rumların kurumları, işyerleri ve evleri önceden işaretlenerek listeler hazırlanmıştır.

Bu doğrultuda 5 Eylül gecesi T.C. Selanik Konsolosluk binası ile aynı arsadaki (Yunanistan

Hükümetince kamulaştırılarak Türkiye’ye armağan edilen) Mustafa Kemal’in doğduğu ev olduğu kabul edilen yapıya, -sonradan kuşkusuz ispat edildiği gibi- gizli istihbarat teşkilâtı üyeleri tarafından bombalama gerçekleştirilmiştir. Provokasyonun amacı Yunanlıların Atatürk’ün evini tahrip ettiği algısı yaratmaktı.

Daha sonra Konsolosluk çevresindeki güvenlik mensupları, Yunanistan vatandaşı olan failleri

yakalamıştır. Olaydan yargılanan failler ve elebaşı Oktay Engin, T.C’nin baskısı sonucu 9 ay sonra salıverilmiş ve failler Türkiye’de kahramanlar gibi karşılanmıştır.

Oktay Engin kariyerini güvenlik bürokrasisinde tamamlamış, üst düzeyde görev yaptığı yıllar

süresinde Azınlık Komisyonu üyesi olarak İstanbul ve Gökçeada- Bozcaada Rumlarına uygulanan baskı politikalarında önemli roller üstlenmişti.

“XX. yüzyılda yaşanmış bir vandalizm vakası” [16] ya da “Devlet destekli pogrom… Milli mutabakat cinayeti,” olarak betimlenen 6-7 Eylül 1955 gerçeği ne bir ilkti, ne de son oldu.

Tarihin iki kara günü olarak anılan 6-7 Eylül’de İstanbul’da yaşayan Rumların ve gayrimüslimlerin ev ve işyerleri yağmalandı, yıkıldı ve canlarına kastedildi. Taksim’de başlayan, daha sonra İstanbul’a yayılan olaylarda, polisin müdahale etmediği güruh; sadece ev ve işyerlerine saldırmakla kalmadı, aynı zamanda ibadethanelere ve mezarlıklara da saldırdı. Sanılanın aksine; Rumların İstanbul’dan ayrılmadığı; 1 ay sonra yapılan nüfus sayımında görüldü. 1955 sayımına göre, Türkiye’de toplam 79 bin Rum vardı. Kıbrıs

olaylarının 60’lı yıllarda doruğa ulaşmasının ardından; İstanbul Rumları koz olarak kullanılmaya başlandı. 1964 yılında çıkarılan sürgün kararıyla, 13 bin Yunanistan uyruklu Rum bir bavul ile sınırdışı edildi. Yüzyıllardır Anadolu topraklarında yaşayan Rumlar, İstanbul’da 600 aile tarafından temsil ediliyor.

Kaldı ki 6-7 Eylül saldırılarında sadece Rumlar değil, Ermeniler ve Yahudiler de hedef alınmıştı.

Devlet tarafından tertiplenen 6-7 Eylül ile devlet radyosu öğlen haberlerinde, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı bir saldırı yapıldığı haberini duyurdu ve aynı gün öğleden sonra İstanbul Ekspres Gazetesi bu haberi yaydı. Bundan hemen sonra Taksim’de toplanan kalabalıklar bir protesto mitingi düzenlediler.

Hıristiyan halkın iş yaptığı ve oturduğu Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Moda, Kadıköy,

Kuzguncuk, Çengelköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Eminönü gibi semtler hazırlıklı gelmiş saldırgan grupların akınına ve saldırısına uğradı. Saldırılar, 20-30 kişilik kışkırtıcı ve tahripçilerden oluşan, çeşitli saldırı araç ve gereçleriyle donanmış organize gruplarca gerçekleştirildi. Bu gruplar ellerinde Türk bayrakları ile Atatürk ve Celal Bayar’ın büst ve fotoğraflarını taşıyorlar, “Kıbrıs Türktür Cemiyeti” (KTC)’nin rozetlerini dağıtıyorlardı. Saldırgan gruplar halkı da kışkırtmak için “Makarios’a Ölüm”, “Kıbrıs

Türktür” sloganlarıyla Kıbrıs sorununu kullanıyorlardı. Saldırganların bir kısmında gayrimüslimlerin ev ve işyerleri listeleri bulunuyordu. Hedef sadece Rumlar değil, Ermeni ve Yahudi tüm Müslüman olmayanlardı.

Şehrin her yerinde dükkânlar ve evler yağmalandı, piyanolar ve dolaplar pencerelerden atıldı.

Kiliselerde bulunan kutsal eşya tahrip edildi, bazı kiliseler ateşe verildi. Rum Ortodoks mezarlıkları da zarar gördü. Polis olanları izleyerek pasif durumda kalıyor, bozulan kamu düzenine müdahale etmiyor ve adeta

olanlara göz yumuyordu. Bir kısım Müslüman halk komşuları olan Hıristiyanları koruma için küçük ölçekte de olsa direnmeler gösteriyor ama bir kısmı da onları ihbar ediyordu.

Mustafa Kemal’in evine saldırı yapıldığı haberi İzmir’de de yerel bir gazete tarafından yayılınca

İstanbul’daki olaylara benzer saldırılar yaşandı. Ankara’da ise şiddet içermeyen öğrenci protestoları oldu. Saldırılar Eylül ayı boyunca devam etti. 8 Eylül gecesi İskenderun’daki bir Rum- Ortodoks Kilisesi’ne dinamitle saldırıldı. 9 Eylül’de İzmir- Alsancak’ta Aya Vuklin Kilisesi’ne saldırılarak ateşe verildi. 10 Eylül’de Balıklı Rum Hastanesi’ne saldırıldı. İstanbul’da oturan Yahudilerin evlerine “gamalı haç” işareti çizildi. Çanakkale’de anti-semitist bildirimler dağıtıldı. Olaylar Yahudi ahaliyi de kapsayacak boyutlaraulaşmaya başlamıştı. Hükümet, bu durum karşısında İstanbul, Ankara ve İzmir’de örfi idare (sıkıyönetim) ilan etti.

İstanbul’da 5104 kişi tutuklandı. İçişleri Bakanı Namık Gedik istifa etti. Milli Emniyet Hizmetleri Şefi, İzmir Valisi ve garnizon komutanı, İstanbul Emniyet Müdürü ve üç general görevden alındı. 12 Eylül 1955’de örfi idare Meclis’te görüşüldü. Fuat Köprülü olayları komünist bir komploya bağladı. Maddi hasar konusunda kaynaklara göre farklı rakamlar söz konusu. Amiral- hukukçu Fahri Çoker

Dosyasına göre 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile fabrika ve otel gibi yerlerle birlikte 5317 tesis hasara uğradı. Tahrip edilen yerlerin bir çoğu Rumlara ait olmakla birlikte, Ermenilere ve Yahudilere ait birçok yer de tahrip edilmiş, hattâ Müslümanların bir kısmının da evleri saldırıya uğramıştı.

Tartışmalı olmakla birlikte Türk basın kaynaklarına göre, ölü sayısı 11, yaralanan insan sayısı 300-600 arasında olup, çok sayıda kadına da tecavüz edildi.

Toparlarsak: 6-7 Eylül Pogromu’nun nitelik ve içeriğine ilişkin olarak Sovyet Bilim Emekçileri’nin değerlendirmeleri şöyleydi:

“Türk hükümetinin ideolojik mücadele biçimlerinden biri, emekçi kitleleri uyutmak, sınıf bilincinin artmasını engellemek ve emekçilerin sömürülmesini kolaylaştırmak amacıyla dinsel fanatizmin aşılanmasına ilişkin bir kararnameyi kabul etti. Hemen bir ay sonra yöneticiler Kur’an’ın radyoda okunmasına izin verdiler, ilk ve ortaokullarda din öğretimi zorunlu oldu, imam ve vaiz yetiştiren okullar yeniden açıldı,

Ankara Üniversitesi bünyesinde ilahiyat Fakültesi açıldı. Kasım 1958’de İstanbul’da iki yıllık Yüksek İslâm Enstitüsü açıldı. Bu okulu bitirenler imam yetiştiren okullarda öğretmen olarak çalışabiliyorlardı. 1959’da Türkiye’de 4233 öğrencisi olan 19 din okulu vardı. Ülkenin her tarafından devletin parasıyla camiler yapıldı ve eskiler onarıldı.

Sadece kırsal bölgelerde değil, büyük kentlerde de şubeleri olan çeşitli tarikatları; Nakşibendiler, Mevleviler, Akifiler ve diğerleri faaliyetlerini genişlettiler.

Bu gelişmeler, ülkenin toplumsal yaşantısında dinin yerinin güçlenmesine yol açıyordu. Din

adamları, Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesine ve Türkçe okunmasına karşı çıkmaya başladılar. Basında ve mecliste İslâm’ın ‘Devlet dini’ olarak ilan edilmesi yolunda sesler yükseldi.

En ateşli tarikatçıların kovuşturulması için hükümetin aldığı bazı önlemler daha ziyade gösterişçi,biçimsel bir niteliğe sahipti.

Din adamlarına ödün verme politikası, dinsel fanatizmin yayılmasını, emekçileri kurtuluşları

uğrunda savaşmaktan alıkoyacak bir araç olarak gören tüm gericilerin isteklerine uygun düşüyordu.

Gericiler dini, komünist düşüncelerin yayılmasına karşı bir savaş aracı olarak klikler arası egemenlik mücadelesinde bir araç olarak kullandılar.

Demokrat Parti, özellikle ortaokullarda ve yüksek okullarda milliyetçiliği hızla yaydı, farklı

uluslardan emekçiler arasında düşmanlık yarattı. Gerici basın yöneticilerin yardımıyla zaman zaman bütün yurttaşların sadece Türkçe konuşmaları için kampanya açtı. Nisan 1951’de ‘Milliyetçiler Derneği’ ortaya çıktı. Bu derneğin fahri başkanı, Eğitim Bakanı Tevfik İleri idi. Şubat 1953’te bu dernek, komünizme ve ‘devlet ve toplum düzenini tehdit eden tüm aşırı solcu örgütlere’ karşı savaşmayı amaç edinen ‘ulusal dayanışma cephesi’ adını aldı.

DP Hükümeti, ulusal azınlıkları zorla Türkleştirme politikasını sürdürdü. Ülkede ulusal sorun

olduğunu kabul etmedi. Kıbrıs halklarının İngiliz emperyalizmine karşı yaptığı haklı savaştan yararlanan iktidar çevreleri şovenizmi körüklemeye ve halkı ülkedeki Rumlara ve diğer azınlıklara karşı kışkırtmaya başladılar. 1955 yılı Eylül ayı başında İstanbul ve İzmir’deki kanlı Rum, Ermeni ve Yahudi katliamı Türk yöneticilerinin bu politikasının sonucuydu.

Bu katliamı düzenleyen Adnan Menderes Hükümeti, halkın hoşnutsuzluğunu önleme, bu hoşnutsuzluk için bir hava deliği açma ve onun uluslararası alanda düşmanlık yoluna sokma, böylelikle emekçi kitlelerin sınıf bilincinin artmasını engelleme amacını da izliyordu.”

Yağma/talan 7 Eylül sabahına kadar sürmüştü!

Dışarıdan getirilen yağmacıların bir bölümü Haydarpaşa Garı’nda yakalandı; Sivas’tan 145,

Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi getirilip görevlendirilmişti. Mustafa Kemal’in Selanik’teki evine bomba attığı savıyla Yunanistan’da yargılanan Selanik

Üniversitesi Siyasal Bilgiler öğrencisi Oktay Engin gıyabında üç yıl hapse mahkûm oldu. Ama Türkiye’de bir “kahraman” gibi karşılandı. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde devlet desteğiyle okudu. Bürokraside önce emniyet müdürlüğüne kadar yükseldi, daha sonra Nevşehir Valiliği’ne (22 Şubat 1992-18 Eylül 1993)

getirildi. 27 Mayıs 1960 sonrası Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’nda başta Başbakan Adnan Menderes olmak üzere Demokrat Parti yönetimi bu olaylar nedeniyle mahkûm olurken Oktay Engin aklanmıştı.

6-7 Eylül olayları yalnızca Rumlara karşı girişilmiş bir harekât değildi; yakıp yıkılan mekânların yüzde 59’u Rumlara aitken, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Yahudilere, yüzde 12’si de Levanten, dönme, Müslüman olmuş Beyaz Ruslar ve çeşitli gayrimüslim gruplara aitti. Celal Bayar’ın, İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” dediği olaylarda egemen medya ölü sayısı 11 olarak belirtilmişti, Helsinki Watch örgütünün bir raporuna göre ise ölenlerin sayısı 15’ti. Bunların 5’i, ruhan rütbesi olan Balıklı’da Papaz Chrysanthos Mantas, Piskopos Gerasimos, Yeniköy’de Piskopos Gennadios Arabacıoğlu ve adları bilinmeyen iki papazın yanı sıra, Erpapazoğlu, Abraham Anavas, Olga Kimiades,

Thanassis Mısıroğlu, Hebe Giolma, Isaak Uludağ Theopoula Papadopoulu ve Yannis Balkis’ti.

Yaralı sayısı resmi rakamlara göre 30, gayriresmi kaynaklara göre 300’dü. Sadece Balıklı

Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü. Böylelikle 1924 mübadelesi sonrasında sayısı yaklaşık 100.000’e inen Rum nüfusun çok önemli bölümü 1955 yılından başlayarak İstanbul’dan göç etti

Bu kapsamda 6-7 Eylül kara sayfasının resmî bir dökümü: 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir

sinagog, iki manastır, 26 azınlık okulu başta olmak üzere toplam 5.317 bina saldırıya uğramıştı.

Özetle: 6 Eylül günü öğleden sonra saat 6 da Taksim meydanında oluşturulan gösteri, kısa zamanda Rum mağazalarına, Zapyon Kız Lisesine ve Aya Triada Kilisesinin tahrip ve yağma eylemlerine dönüşmüştü.

İstiklal caddesinde bulunan ve çoğunluğu Müslüman olmayan T.C. Vatandaşı olan fertlere ait olan dükkânlar ve iş yerleri tahrip ve yağma edilmişti. Saldırılara 100.000 kişinin katıldığı tespit edilmiş olup saldırılar üç safhada gerçekleştirilmiştir: i)

Kapı ve kepenklerin kırılması; ii) Yağma ve tahrip; iii) Kundaklama…

Öncelikli hedefler: Rum kiliseleri, Mezarlıkları, Okullar, Hayırsever ve Kültür Cemiyetleri, Rum işyerleri ve evleri olmuştu. Aynı zamanda Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin kurumları ve üyeleri de bu kitlesel saldırılardan paylarını almıştı.

Her yerde işitilen slogan “Bugün malınıza, yarın canınıza!” idi.

Güvenlik güçlerinin seyirci kalmalarının yanı sıra, birçok durumda saldırganları destekleyen tutum almışlardır. Başbakan Adnan Menderes ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar, olayların başlaması sırasında İstanbul

içinden geçmişler, İçişleri Bakanı Namık Gedik ise olayları bulunduğu valilikten takip etmiştir. T.C. Hükümeti olaylar ile ilişkisini reddetmiş ve saldırıların komünistlerce düzenlendiğini söyleyerek 50’ye yakın aydını tutuklayıp; 3.000 kadar çapulcu/ talancıyı da tevkif ederek, kısa sürede salıverilmişlerdi.

Yunanistan Hükümeti’nin tepkisi “ılımlı olmuş” ve Birleşmiş Milletler nezdinde hiç bir girişimde bulunmamıştı.

Büyük Britanya hükümeti olayları küçümsemiş; ABD Soğuk Savaş’tan ötürü mağdur ile faili aynı kefeye koymuş ve devrin Dışişleri Bakanı John Foster Dulles de, -20 Eylül 1955’de Yunanistan ve T.C’ye gönderdiği mektupta olayın unutulmasını istemişti.

Ve nihayet matbaası zarar gördüğü için sekiz gün yayın yapamayan Rum ‘Embros’ gazetesi, 15 Eylül 1955 tarihinde, “Doğduğumuz, büyüdüğümüz, dedelerimizin ve babalarımızın şimdi kırık dökük de

olsa mezarlarının bulunduğu bu ülkede kalacağız. Kırık mezarlardan, harabeye dönmüş kilise, okul, dükkân ve evlerimizden yeni bir dünya yaratacağız. Sebat ve cesaretle o harabelerin arasında yine yaşantımızı düzene koyacağız,” diye yazmıştı. [26]

Yazmıştı yazmasına ama, 1955’te 80.000 civarında olan İstanbullu Rum’dan geriye 2.000 kişi ya kalmış, ya kalmamış. Sadece Rumlar değil, Ermeniler de terk etti İstanbul’u. Kaybedilen sadece nüfus olmadı; gidenler asırlardır İstanbul’u İstanbul yapan bir kültürel zenginliği de beraberlerinde götürdüler.

Sibel Özbudun-Temel Demirer

HALKIN BİRLİĞİ

Kuruluşunun 48.Yılında TKP-ML Hareketini Diğer Devrimci Akımlardan Temelde Farklı Kılan M-L Temel Almasıydı..!

Öncelikle şunun altının özenle çizilmesi gerekiyor: TKP-ML Hareketi hem İbrahim Kaypakkaya yoldaşın önderliğinde kuruluş sürecinde …

instagram web viewer instagram profile