Anasayfa / Devrimci Teori / HALK İÇİNDE ÇELİŞKİLERİN ÇÖZÜMÜNDE ŞİDDETE HAYIR ..!
kemal-yazr-yoldas

HALK İÇİNDE ÇELİŞKİLERİN ÇÖZÜMÜNDE ŞİDDETE HAYIR ..!

 

Biliyoruz ki  Türkiye Kuzey Kürdistan devrimci, komünist, ilerici ve yurtsever güçlerin tarihi zengin deneylerle doludur. Yürünen yolda, kat edilen mesafede bir çok olumlu deneyimin altına imza atılmıştır. Acılar çekilmiş, bedeller ödenmiştir. Bugün dönüp gerilere baktığımızda, öğrenmemiz gereken çokça şeyin olduğu görülecektir. Dünya işçi sınıfı ve ezilen halkların onların öncü kurmaylarının tarihinde olduğu gibi, bizim kendi tarihimizde de, dünden bugüne, bugünden yarına taşınması gereken paha biçilmez yığınla değerler söz konusudur. Madalyonun bir yüzünü bu olumlu miras hazinesi oluştururken, madalyonun diğer “karanlık” yüzünü ise yapılan ağır hatalar, halka ve devrime karşı işlenen suçlar oluşturmaktadır.

Devrimci ve komünist hareketin yakın ve uzak tarihi, zengin deneylerle doludur. Yeter ki geçmişe karşı burun kıvırarak onun öğretici gücü küçümsenmesin. Tarihin bizlere öğrettiği gerçeklerden biri devrimci ve komünist örgütlerin pür’i pak, hatta ve zaaflarından arınmış dört başı mamur “kutsal” yapılanmalar olmadığıdır. Hatalardan arınmış, her yönüyle mükemmel olmuş bitmiş bir devrimci ve komünist örgüt beklentisi yanlıştır.

Kendi geçmişiyle barışık olmayan bu yaklaşım tarzı doğası gereği geçmişin devrimci olmayan bir takım özelliklerini bugüne taşımasına neden olur. Bugün hala geçmişin kronikleşmeye yüz tutmuş bazı hastalıkları devam etmesi bir tesadüf olarak görülmemelidir. 70’lerden günümüze dek süren adeta kronikleşmeye yüz tutan devrimciler ve halk arasındaki sorun ve iç çelişkilerin çözümünde şiddet vakaları dün olduğu gibi, bugünde önemli bir sorun olarak gündemi meşgul etmektedir. Son 30 yıllık sürece kaba hatlarıyla baktığımızda görülecektir ki, bu sorun kimi zaman azalarak kimi zaman artarak Türkiye devrimci hareketini sürekli meşgul ede gelmiştir.

Geride bırakılan süreç yaşanılan onca olumsuz örneklere rağmen, bugün bu sorun hala tartışma konusu olabiliyorsa bu, Türkiye devrimci hareketinin üzerinde taşıdığı kara lekeden arınmadığının somut bir göstergesidir. İlerleyen tarihsel sürecin sunduğu, pratik verilerin ortaya koyduğu gibi sorun sadece A ve B örgütleri sorun olmaktan çıkmış, Türkiye devrimci hareketinin tümünün bu gününü ve yarınını yakından ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. Yine sürecin ortaya koyduğu diğer önemli bir veri ise, Türkiye devrimci ve komünist hareketin soruna ilişkin teoride ve pratikte sergilediği ilkesizlik ve eklektizmdir. Kimileri soruna ilişkin genel teorik doğruları savunmakla birlikte, pratikte bu teorilerinden önemli ölçüde uzaklaşırlarken, kimileri ise, gerek teorik cephede, gerekse pratik cephede tamamen bir sapma içindedirler. DHKC-P bu konuda kendi saflarından kopanlara uyguladığı şiddetle 9 devrimciyi öldürmüş ve onlarcasını sakat bırakmıştır. Yine PKK bu konuda yüzlerce devrimcinin ölüm fermanını imzalamıştır.

Bugün MLKP’de bu örgütlere özenerek 20’yi aşkın devrimcinin kanını dökmüş ve aynı saldırılarını bugünde sürdürmektedir. Bunlar mı sosyalizmde, halka sosyalist demokrasiyi uygulayacaklar. Güldürmeyin dün A ve B örgütleri arasındaki şiddete amansızca karşı çıkan devrimciler arasında şiddet kullanılmasına tavır alarak mangalda kül bırakmayanlar bugün sanki yazdıklarının ve söylediklerinin hiç bir önemi yokmuşcasına MLKP’liler gibi, kendinden ayrılan yada başka örgütlere karşı şiddet kullanma hak ve yetkisini kendisinde görebilmektedir. 12 Eylül sonrası konuya ilişkin tartışmalara bakıldığında sayfalar dolusu eleştiri veya özeleştiriye rastlamak mümkündür. Ne var ki yazılıp çizilenlerin pratik açıdan pekte ilerletici olmadığı ilerleyen süreç içerisinde açığa çıkmıştır. Dahası yürütülen tartışmalar, sorunun kaynağına inmekten uzak ve bir çok yönüyle soyut olmanın ötesine gidememiştir.

Bunun böyle olmasının nedeni sorunun özünün kavranmamasından ziyade, örgütlerin teorik ve pratik yaklaşımlarındaki çelişik ortamdır.

Aynı hata ve yanlışlara düşen bir örgütün başka bir örgüt üzerine kararlılıkla gitmesi inandırıcılıktan uzak olacağı açıktır. Doğaldır ki, aynı yanlış hatta yol alanlar arasında ciddi bir ideolojik mücadele yaşanmayacağı gibi, ortaya çıkacak olan tabloda ister istemez üstü örtülü yada açık bir biçimde oportünistçe bir uzlaşma olacaktır. Bugün Türkiye devrimci ve komünist hareketi içinde çelişkilerin çözümünde artan oranda şiddete baş vurma eğilimleri ağırlık kazanıyorsa, sorgusuz sualsiz insanlr ajan-provakatör, işbirlikçi vb. iddialarıyla infaz ediliyorsa  bütün bunlar tesadüfü olmasa gerek. Bunun böyle oluşunun önemli nedenlerinden biri de Türkiye Kuzey Kürdistan devrimci hareketinin tarihsel şekillenmiş sürecinde saklıdır.

Her şeyin olduğu gibi devrimciler arası uygulanan şiddet sorununun tohumları günümüze has bir olgu olmadığı bilinmektedir. Fazla uzaklara gitmeden 70-80 arası dönemde devrimciler arası şiddet eylemlerinin artarak tırmandığı bir dönem olduğu dikkate alındığında, bugün yaşadığımız olumsuz tablonun köklerinin dünde saklı olduğu görülecektir. 12 Eylül sonrasında ileri sürülen “yenilenme” eskinin hastalıklarından kopma gibi bol keseden ileri sürülen iddiaların konuya ilişkin gerçeği yansıtmadığı açıktır. Bugünün dünün kronikleşmeye yüz tutan hastalığının artan boyutlarda devam etmesi düşündürücü olmakla birlikte, ilerisi açısından son derece tehlikeleri de beraberinde taşımaktadır. Dünden bugüne devrimci yelpaze içerisinde yer alan bir çok örgütün sicili temiz olmamakla birlikte, sicilin temizlenmesi ve girilen yanlış yoldan geri dönülmesi için ciddi bir çabada harcamamıştır. Tablo bu olumsuzluktan ibaret olunca, devrimciler halk, devrimci güçler kendi aralarındaki   çelişkilerin çözümünde devrimci olmayan, devrim ve sosyalizm davasına büyük zararlar veren yol-yöntem anlayış ve kültürün gelişmesi de şaşırtıcı olmasa gerek.

Geçmişte olduğu gibi bugünde örgütler arasındaki şiddet olayları çeşitli nüans farklılıklarına rağmen, ileri sürme yada yanlışı aklama yöntemi üç aşağı beş yukarı hep aynı olmuştur. İster ayrılıklar nedeniyle olsun, isterse var olan örgütler arasındaki çelişkilerin çözümünde olsun, ister halkla yaşanan sorunlarda olsun şiddete baş vuran tarafın gerçekleri, “örgütü bölmek”, “örgüt düşmanlığı”, “Örgüt değerlerine saldırı”, “örgüt mallarına el konyma.” “anti-parti faaliyeti”, hatta daha da ileri giderek “”mücadele kaçkınlığı”, “devrim düşmanlığı”, “ajan, provakatör ve polise hizmet  bir”, “karşı-devrimcilik” vs. bilinen suçlamalarda ibaret olmuştur. Burada tartışma konusu olan gerçek anlamda karşı devrim saflarına veya karşı-devrime hizmet eden yapılanmalar değil, ağırlıklı olarak ayrılık döneminde yada sorunlar ortaya çıktığında ortaya atılan ve maddi dayanaktan yoksun masa başı üretilmiş hayali  içi boş çirkince iddialardır.

Ayrılan tarafı teşhir etmenin en kolay yolu, onu düşmanla aynı kefeye koyarak gerçeklik payı olmasa da, ona çeşitli çamur artmaktır. Bu yolla, basit ve ilkel bir yöntemle rakibi alt etmektir. Özellikle iç ayrışma yada başarısızlık dönemlerinde ayrılık dönemlerinde ortaya atılan iddiaların gerçekleri yansıtmadan ne kadar uzak olduğu ve önemli ölçüde özel niyetlere dayandığı bilinmektedir. Bunları hep birlikte gördük ve yaşadık. Yıllar öncesinde birbirlerini “ajan, provokatörlük” ve “karşı-devrime hizmet ve karşı-devrimcilikle” suçlayan akımların işi devrimci kanı akıtmaya vardırmaya rağmen, yine bu aynı akımların aradan belli bir zaman geçtikten sonra, bir araya gelerek platformlarda ve ortak eylem birliklerinde yer aldıklarının sayısızca örneklerine tanığız. İşin ilginç ve ibret verici yanı ise tüm bu olup bitenler üzerine ciddi bir özeleştiri yapılmaksızın aynı şeylerin tekrarlanmasıdır

Dünden bugüne devrimci örgütler, devrimci örgütlerle halka  arasındaki çelişkilerin çözümünde  akıtılan devrimci kanı az değildir. Söz konusu olan devrimcilerin, ilericilerin ve yurtseverlerin kanıdır. Bu kanı akıtanlar bunun için çaba harcayanları ve kanın akıtılmasını hedef gösteren yaptıklarının yanlarına kar kaldığı rahatlığı içinde hareket ettiler. Birinci derecede sorumlu olan örgüt yöneticileri işin gereklerine göre değil, kendilerini aklamayı esas aldılar. Canını dişine takmış devrim ve sosyalizm uğruna canla başla mücadele yürüten devrimciler, destek olan emekçiler yine sözüm ona aynı iddialar uğruna mücadele yürüttüklerini iddia eden sorumsuz ve devrimci adalet duygusundan yoksun yöneticilerin talimatıyla katledildiler. Yıllar geçmesine rağmen hala bunların hesabı sorulmadı, bunların hesabı verilmedi. Bunun içindir ki, bugün hala devrimcilere karşı rahatlıkla şiddet kullanılabiliniyor.

Dahası,”ben yaptım oldu, “ yaklaşımı içinde örgütü araç değil amaç haline getiren yaklaşımla halka sırtını dönerek, devrimci kamuoyunu yok sayarak, halktan insanlar ve  devrimciler hakkında ölüm fermanları çıkarılabiliyor. Bugün hala devrimci kanı akıtılıyorsa yada bu yönlü çabalara girişilebiliniyorsa bu sadece kanı akıtılanın ve kanı akıtanın bir sorunu olmaktan çıkmıştır, çıkmalıdır. Akıtılan kan davanın, devrimin, sosyalizm ve  ideallerimizindir. Bunları korumak tüm devrimcilerin, yüreği devrim için çarpanların görevidir.

Bugün bu yönlü sorunlar yaşanıyorsa bunun birinci derecede sorumluluğu “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığıdır. Bu mantığın yarattığı çürümedir. Eğer bu mantık yaygınlık kazanmasaydı, devrimciler arasındaki şiddet olaylarının üzerine kararlı bir şekilde gidilseydi, en azından şiddete baş vuran mantık rahat ve pervasızca davranma hakkını kendinde göremezdi. Bu olumsuz gelişmenin çarpık ve ibret verici diğer bir boyutu ise gücü yeten yetene anlayışının yaygınlaşmasıdır. “Güç” olgusu burada haklı ve doğru ilkesel anlayışlara değil, tamamen zorbalık temelleri üzerine dayandırılmaktadır.

Güç dengeleri şiddete baş vuran tarafın lehine ise şiddete baş vurma doğallık kazanabilmektedir. Buda aslında doğruluk ve haklılık bakımından güçsüzlüğün bir ifadesi olarak ön plana çıkmaktadır. Unutulan, unutturulmaya çalışılan doğru ve haklı olanın karşısındaki fiziki güç ne kadar güçlü olursa olsun doğruların karşısına geçemeyeceği gerçekliğidir. Kendisinden fizik bakımından küçük örgütlere karşı saygısızlık, her şeyi söyleme hakkını kendinde görme, dikkate almama, kendisinden büyük örgütlere karşı ise oportünistçe saygı, hataları göremeden gelme, iyi geçinmeye çalışma hatta el pençe divan durma

Açıktır ki bu yaklaşım tarzı devrimcilikle hiç bir bağlaşır yanı olmadığı gibi netice itibarıyla güç dengeleri bakımından oportünistçe bir teslimiyeti de beraberinde koşullandırır. En güçlü dengelerin bile sağlam, doğru, Marksist-Leninist ilkelere oturmadıkları için tarihe karıştıklarına tanıklık ettik. Bundan bir ders çıkararak güç olgusunu sadece fiziki temellere değil, doğru sarsılmaz geriletici değil, ilerletici dayanaklara oturmak zorundayız.

Bu Marksizm-Leninizm’in a, b, c’dir. Komünist bir örgütün oluşumu düzende köklü kopuşu zorunlu kılar. Düzenden köklü kopuşu sağlama başarısı göstermeyen şu yada bu şekilde düzeni temsil ettiği eskinin etkisinde kalan bir örgüt veya parti, düzenin hastalıklarının etkisinde kalarak, varlığını uzun bir süre koruyamaz. Düzene karşı savaşım sadece siyasi, politik ve askeri alanlarla sınırlı değildir. Yeni bir toplum yaratma iddiasıyla yola çıkan komünistler ideolojik, siyasi, politik, kültürel, askeri, psikolojik kısacası toplumsal yaşamın her alanında düzene karşı savaşımını sürdürmek zorundadırlar. Eskinin bağrından doğacak olan yeni, kendini yaşamın her alanında eskiye karşı savaşarak yaratmak zorundadır. Bu savaşım da bütünlük arz eder, arz etmek zorundadır. Genel doğruları sıralamak hatta onları programatik düzeyde kararlı bir şekilde savunmak, atılan adımın sadece ve sadece ilkini oluşturur. Eğer atılan bu ilk adım atılması gereken ikinci adımla yani genel doğruların pratikte ete kemiğe bürünmesi için, ikinci bir adımla desteklenip ileri götürülmezse olumlu olmakla birlikte, atılın birinci adımın fazla bir değeri yoktur. Anlaşılması gereken komünist parti ve örgütler özellikle de bizim gibi ülkelerde burjuva, küçük burjuva, gerici ve feodal değer yargılara karşı, bilimsel hareket tarzıyla savaşmak zorunda olduklarıdır. Kuşkusuz kapitalist düzen sınırları içinde mücadele yürüten komünist bir örgütün onun etkilerinden kurtulamayacağı anlamına gelmez.

Komünist örgütü bu savaşımda başarılı kılan, onun sürekli kendisini yenilemesi ve yürütülen savaşı günlük mücadele içinde sürekli diri tutmasıdır. Türkiye devrimci ve komünist hareketinde yenileme olgusu çoğu kez soyut kalmıştır. Ya da çok basite indirgenmiştir. 12 Eylül sonrasında yenileme basitleştirilerek eskiyi reddetme olarak algılanmıştır. Bunun bir yenileme olmadığı, olmayacağı açıktır. Yenileme olgusunun içeriği doğru doldurulmadığı, pratikte ifadesini bulamadığı içindir ki, geçmişin olumlu değerleri bugüne taşınamamış ama kendiliğindencilik geçmişin olumsuz hata ve zaaflarını sürdürmede tutucu olunmuştur. Türkiye devrimci hareketinde ayrılıklar istisnai değil, genel bir olgudur. Kimse bu ayrılıkları istemese de bunların yaşanmayacağı anlamına gelmez.

Genel olarak ayrılıklar bir bölünmeyi ve parçalanmayı beraberinde getirdiği için, bir olumsuzluğu ifade eder. Ancak bu tüm ayrılıkların yanlış olduğu anlamına gelmez. Ayrılıklardan çok ayrılıklar döneminde izlenen yol yada yöntem siyasi ve ideolojik zeminden çıkarılıp tamamen kirli savaş yöntemleriyle halledilme çabasına yönelirse, bu durum ayrılığı daha da olumsuz bir konuma iter.

Ayrılık dönemlerinde sorunu siyasi ve ideolojik mücadele yöntemleriyle halletme, rakibi ideolojik ve siyasi olarak etkisizleştirme anlayışı geri plana itilerek, sorun basitleştirilerek sıradan mahalle kavgalarına, karalama kampanyalarına, kin ve kan davalarına dönüştürülmektedir. Siyasi anlayışları tartışma yerine bireylerin tartışılması ön plana çıkmaktadır. Yoğun siyasi, ideolojik mücadele yerine yoğun dedikodu, fısıltı gazeteleri ön plana çıkmaktadır. Sorunun özünün tartışılması yerine “kim kime ne dedi. Kimin hakkında neler söylendi kişilerin kirli çamaşırları” adeta birinci derecede tartışma konusu olmaktadır. Ayrılıklar siyasi olmaktan çıkarılarak, kirli çamaşır tartışmaları haline dönüştürülerek ve aslı astarı olmayan karalamalar ve iddialar ortaya atılıyor. Burada sıradan bir insanın aklına gelen ilk soru; madem bu insanlar böyleydiler neden bunları yıllarca içinizde barındırdınız? Neden bu insanları önemli mevkilere getirdiniz, neden tüm bunlar daha önce tartışma konusu olmadı da bugün tartışma konusu olmaktadır gibi basit soruları sorma sağ duyusundan uzaklaşılmaktadır.

Öldürme yöntemlerine iş ilerletilerek sıradan halkın bunları anlayışla karşılaması bir tarafa, devrimci tabanın bile nefreti kazanılmaktadır. Komünistler toplumun önder gücü olma iddiasıyla yola çıkarlar bu iddia soyut değil somuttur. Toplumun önder gücü olma iddiasının somut gerekleri vardır. Gereklerden en önemlilerinden biri devrime ve halka karşı sorumluluk duygusudur. Pratik yaşamda bu kendisini günlük tutum ve davranışlarda odaklaştırmaktadır.

Kitleler karşısında inandırıcı olmak, kitlelerin derin güvenini kazanmak, teoride sol düşünüp pratikte sağ yaşamaktan geçmez. Teoride güzel laflar ederekte kitlenin güveni kazanılmaz. Kitle her zaman iyi bir gözlemcidir. Bugün toplumsal harekette bir yükselme söz konusu olmakla birlikte devrimci ve komünist örgütlerin hızlı bir şekilde gelişmesinin önemli nedenlerinden biride, devrimcilere karşı var olan derin güvensizliktir. Bu güvensizlik durup dururken var olan bir güvensizlik değildir. Kitlelerin güvenini sarsacak hataların sayısı az değildir. Ve en önemlisi de geçmişte yapılan hataların bugün değişik biçimlerde sürmesidir. Devrimcinin çekici olabilmesi için, devrim için mücadele yürüten güçlerin özendirici olması gerekir. Buda kendini günlük mücadele içindeki pratik tutumlarda somutlaştırır. Eğer devrimci güçler kedi aralarındaki sorunların çözümünde gereken saygı, hoşgörü ve dostça eleştiriler çerçevesinde sorunlara çözüm bulma başarısı gösteremiyorlarsa, kitlelerden kendilerine anlayış göstermelerini, kitlelerin kendilerine güvenmelerini de bekleyemezler. Ne ekilirse o biçilecektir. Öncülerin yaptıkları olumlu olumsuz tüm eylemleri kitlelere mesaj niteliği taşır. Öncülerin birçok eylemi özendirici olabilir. Kitlelerin beğenisini kazanabilir.

Tüm bu olumlu kazanımlar, yapılan bir veya birkaç olumsuz davranış, kazanılan olumlu diğerlerin heba olmasına yol açar. Devrimciler arasındaki sorun ve ayrılıklarda karşı devrimin yararlanmaya çalıştığı bilinen bir çok gerçektir. Yine doğru olan sorun ve ayrılıkların yaşandığı dönemlerde kullanılan yol ve yöntemlerin, yürütülen karalama kampanyaları sorunun kişiselleştirilmesi, kişilerin hata ve zaafları üzerine politika inşa edilmesi, dedikodular, hatta daha da ileri gidilerek kafa kolların kırılması ve bununla da yetinmeyip sorunu devrimci kanı akıtılmasına kadar vardırılmasıdır. Tüm bunların devrim ve sosyalizm adına yapılması bir yana kitlelere verdiği somut mesaj önemlidir. Tartışmalar siyasi platformda yürütülmediği için, kitlelere verilen mesajda siyasi olmaktan uzaktır. Uzaktır çünkü ayrılık dönemlerin siyasi ve ideolojik yaklaşımlar ele alınmadığı için, daha çok karşı-devrimin devrimci güçlere karşı uyguladığı yasaklar devrim ve sosyalizm adına devreye sokulmaktadır. Ayrılan tarafın yayın, bildiri, yazılı ve sözlü propagandasına ambargo koyma, dağıtımını engelleme, kendi tabanına, ayrılan kesimin yayınlarının okunmasını yasaklama vs. yöntemleri boş karar olup çıkıyor. Bu yöntemlerin ideolojik, politik bir yönü olabilir mi? Dahası bu tür yöntemler hangi amaca hizmet eder. Artık burjuva liberallerinin bile kabul etmek zorunda kaldığı gibi, düşüncelere ambargo koymakla, düşünceleri yasaklamakla, onları ortadan kaldırmanın imkansız olduğu sonucuna varabiliyorsa, kendisine devrimciyim diyen güçlerin bu tür yöntemlere başvurması gülünç değilmidir?

Ne kadar gülünç olsa da bugün siyasi olgunluktan uzak bazı anlayış sahiplerinin bu tür yöntemlere başvurduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Üstüne üstlük bütün yapılanlar Marksizm-Leninizm adına yapılmaktadır. Bir yandan yasaklara karşı mücadele yürüteceksin, diğer taraftan dost devrimci güçlerin düşüncelerine yasaklar koyacaksın. Gazete ve bildiri dağıtımını engelleyecek, bu yayınları dağıtanlara şiddet uygulayacaksın.

Tutturulmaya çalışılan bu yöntemde devrimciliğin zerresi olabilir mi? Kaldı ki özellikle de ayrılık dönemlerinde tabanın kendi iradesiyle hareket edip karar verebilmesi için, sorunun kişisel dedikodu, karalama kampanyalarına dönüştürülmeden görüşlerin, görüş ayrılıkların tüm yönüyle tartışılmasından kim ne kaybeder? Tabanı sağlıklı ve kendi iradesiyle karar verebilmesinden korkulacak hiçbir şeyin olmadığı açık değilmidir?

Doğru olmayan bir şeyi çok doğruymuş gibi bir müddet tabana empoze edilse de, bu tabanı sürü görme anlayışından kaynaklanır. Doğru olmayan gerçeklerden uzak temeller üzerinde devrimci bir politik hat izlenemeyeceği gibi, bu anlayışlar kaçınılmaz olarak yenilgiye uğramak zorundadır. Bir dönem gerçekler gizlenebilinir ve üstü küllendirilerek gün ışığından uzak tutulabilir. Ancak gerçekler inatçıdır geçici küllenmelerle alt edilemez. Görülebileceği gibi devrimciler arasındaki şiddet eylemlerini uygulayan ve savunan anlayışın ardında saklı olan anti-demokratik tutum ve davranışlar yatmaktadır. Bugüne karar konuya ilişkin yürütülen tartışmalarda daha çok devrimciler arası şiddetin devrime bir faydası olmadığı, karşı devrime hizmet ettiğidir. Bunlar genel doğrulardır. Bunda yanlış olan birşey yoktur. Fakat bir o kadar (sorunun) hatta daha fazla önemli olan sorunun diğer önemli bir boyutu ise girilen bu yanlışların devrimci cephede yarattığı dejenerasyondur. Devrimci ahlak ve devrimci adalet duygularının baltalanarak ayaklar altına alınmasıdır. Devrimci adalet adına adaletsizliğin, devrimci ahlak adına ahlaksızlığın geliştirilmesidir.

Türkiye devrimci hareketi yıllardır kan ve can pahasına egemen sınıflar ve onların çürümüş, kokuşmuş düzenine karşı yürüttüğü mücadelede önemli silahlardan birisi de, devrimci ahlak ve devrimci adalet duygusudur. Bu silahın yanlış kullanılması, içinin boşaltılması devrim cephesinde hangi tahribatlara yol açtığı, açacağı karşı-devrimin bu zaafımızdan faydalanmasının ötesinde yapılan bu hataların Türkiye devriminin ilerleyişinde yaratacağı tahribatları bugünde görmemek için insanın kör olması gerekir. Soruyu başka bir boyutta sormak gerekirse, bugüne kadar yapılan eleştirilerin ne kadar bir değere, inandırıcılığa sahiptir. Yapılan öz-eleştiriler, günah çıkarmaktan öteye gitmedikten sonra, bizleri ne kadar ilerletebilir?

Devrimci örgütler arası başka bir deyimle halk arasındaki çelişkilerin çözümünde niçin şiddete baş vurulduğunun ipuçlarını yukarda sınırlı da olsa ele almaya çalıştık. Fakat sorun bununla sınırlı değildir. Herhangi bir örgütün dışa yönelik faaliyetleri bizlere az çok o örgütün iç işleyişi hakkında sınırlı da olsa bazı veriler sunmaktadır. Bir örgütün kendi içinde proleter demokrasiyi son sınırına kadar işletmesi, bu yaklaşım tarzını ister istemez dışa da yansıtır. Keza herhangi bir örgüt içinde proleter demokrasi işletilmiyorsa yada yeteri kadar işletilmiyorsa bu da doğal olarak bu örgütün dış ilişkilerine yansır, yansımak zorundadır.

Ülkemiz devrimci ve komünist hareketin belgeleri yakından incelendiğinde, dikkat çekici önemli bir nokta, komünist örgütlerde olması gereken örgüt içi sosyalist demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan konferans ve kongrelerin çok sınırlı bazı kesimler için neredeyse tabu haline geldiğidir. Bu üstü atlanılacak basit bir nokta değildir. Diğer bir yaklaşımla bu tablo var olan devrimci ve komünist örgütlerin iç işleyişi konusunda ( burada tüm örgütleri kastetmediğimizi belirtelim) bize somut veriler sunmaktadır. Konumuz örgüt içi demokrasi sorunu olmamasına rağmen belirtilmesinde ki amaç: Kendi içinde proleter demokrasiyi uygulamayan bir örgütün kendi dışında ki, güçlere, ve içindeki düşünce ayrılıklarına yaşam hakkı tanıyıp tanımama sorununu gündeme getirmektedir. Sorunun önemli bir boyutu bu nokta oluşturur. Türkiye devrimci ve komünist hareketi, taban ve kadroları siyasal, ideolojik olarak örgüt kültürüyle eğitme yerine mülkiyetçi feodal-küçük burjuva ben zihniyetiyle yetiştirildiği için, mülkiyetini korumak için zorbalık kullanan mülkiyetçi sınıfların zihniyeti, devrimci ve komünist örgütlere taşınmakta ve taban bu çarpık bilinçle yetiştirilmektedir.

HALKIN BİRLİĞİ

turan-dursun-1

FAŞİST ŞERİATÇILARCA 27.YIL ÖNCE HÜNHARCA KATLEDİLEN KARANLIĞA KARŞI BİR IŞIK HÜZMESİ OLAN TURAN DURSUN ..!

Karanlığa karşı verdiği mücadele nedeniyle faşist şeriatçılar tarafından hedef haline getirilen aydınlanmacı yazar Turan Dursun, …