Anasayfa / Haberler / AKP Faşizmi ‘Kaypakkaya Çeşmesi’ni de yıktı Ama Halklar Çeşmeyi Yeniden Dikeceklerdir..!

AKP Faşizmi ‘Kaypakkaya Çeşmesi’ni de yıktı Ama Halklar Çeşmeyi Yeniden Dikeceklerdir..!

Faşizm ölülerimizden korkuyor. Devrimci önderlerin isimlerinin genç kuşaklara taşınmasını istemiyor. hafızasız bir toplumu egemenlik altına alıp yönetmenin kolay olduğunu bilen faşizm emekçi halkların devrimci mücadelesi ve geleneği adına ne varsa onu yakıp, yıkıp yok ederek unutturmak istiyor. Dersimden Hakkariden, Diyarbakırdan Ankara’dan devrimcilerin mezarları kırılıyor, parçalanıyor. Tüm bunlar halkların devrimci gelenek ve hafızasını silmek, unutturmak ve halka gözdağı ver için yapılıyor. Nitekim 18 Eylül 2018 tarihinde Maraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Demircilik mahallesinde Devrimci halkın Birliği-DHB sempatizanı devrimci gençler tarafından 1976 yılında ‘Kaypakkaya Çeşmesi’ olarak adlandırılan çeşme, Elbistan Cumhuriyet Savcılığı tarafından alınan bir kararla 18 eylül günü ., 12 Eylül 1980 faşist darbesinin yıkamadığı Kaypakkaya Çeşmesini AKP faşizmi yerle bir etti.
Yöre halkı yıkıma tepki gösterdi.
Elbistan’a bağlı Demircilik mahallesi, 1980 öncesindeki devrimci geleneği ve geçmişiyle tanınan,en ağır işkence ve tutuklama terörüne maruz kalmış bir mahalle. Bu mahallede 1976 yılında inşa edilen bir çeşmeye, bundan tam 42 yıl önce, 1976’da dönemin devrimci gençleri tarafından bir Kaypakkaya silueti çizildi ve çeşme komünist önderin adıyla anılmaya başlandı. 42 yıl boyunca zaman zaman yenilenen, onarılan, bugüne dek yaşatılan ve yöre halkı tarafından “Kaypakkaya Çeşmesi” olarak anılan çeşme, Elbistan Cumhuriyet Savcılığı kararıyla jandarma eşliğinde buldozerle yıkıldı. Kasaba halkının tepkisinden çekindikleri için, kimsenin olmadığı çok erken bir saatte yıkım gerçekleşti.
DEMİRCİLİK HAKLI ÖFKELİ: ‘PERVASIZCA YIKTILAR’
Yıkıma tepki gösteren Demircilik halkı, “12 Eylül faşizminin bile yıkmadığı bu çeşme AKP iktidarında yıkıldı. 52 yıl önce yapılan, 42 yıl önce de Kaypakkaya adı verilen bu çeşme, kasabamızın simgelerindendi. Yöremizin belleği olan bir yapıydı. Bir çırpıda, pervasızca ve hukuksuzca yıktılar” dedi.
Ayrıca Demircilik halkı, Kaypakkaya Çeşmesi’ni yeniden inşa etmekte kararlı olduklarını vurguladılar.Demircilik PSAKD girişimiyle Kaypakkaya çeşmesinin yeniden inşa edileceği açıklaması yapıldı.
İBRAHİM KAYPAKKAYA KİMDİR?
İbrahim KAYPAKKAYA, 1949 yılında, yoksul bir ailenin çocuğu olarak Çorum’un bir köyünde dünyaya geldi.İlk devrimci düşüncelerle Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nda tanıştı.
O, artık Çapa’daki devrimci çevrenin önden gelen liderlerinden biriydi.
Fikir Kulüpleri Federasyonu [FKF]’na bağlı olarak Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü’nü kurdu ve başkanlığına seçildi. İbrahim KAYPAKKAYA derneğin kuruluş bildirisini kaleme aldı ve bu bildiri okulda dağıtıldı. Bu bildiri ile okulda ki bütün yurtsever, devrimci ve ilericiler, yobazlara ve faşistlere karşı birlik olmaya ve mücadeleye çağrılıyordu.
Artık dergilerde yazılar yazmaya başlamış, öğrencilik dönemi boyunca sırasıyla Forum, Ant, Türk Solu, Aydınlık gibi dergilerde yazıları çıkmış, FKF’nin 2. Kurultayı’na Çapa’dan delege olarak katılmıştır.
İbrahim KAYPAKKAYA, “6. Filo”ya karşı eylemler ve “Kanlı Pazar” gibi olaylarda en önde yürüyor, fabrikalarda-köylerde-çalışmalar sürdürüyordu. 1969–70 yıllarında İbrahim KAYPAKKAYA’nın Türk Solu dergisinde işçi ve köylü eylemleri ile ilgili bir dizi haber ve yorum yazıları yayımlanır.
15–16 Haziran büyük işçi mücadelesi, İbrahim KAYPAKKAYA’nın siyasal mücadelesi açısından önemli dönüm noktalarından olmuştur artık. Bu mücadeleden çıkarılması gereken dersler bağlamında yürütülen tartışma da, İbrahim KAYPAKKAYA O döneme kadar içinde bulunduğu örgütün (Proleter Devrimci Aydınlık “PDA”), (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi “TİİKP”) merkezi ile ters düştü. Tartışmalar içinde merkezin “Halk Savaşı” çığlıkları ile üzeri örtülen reformist-legalist bir çizgi izlediğini gördü.
İbrahim KAYPAKKAYA’da arananlar arasındaydı. 12 Mart’ın değerlendirilmesi konusunda yürütülen tartışmada da, İbrahim KAYPAKKAYA, TİİKP’in merkezindekilerden revizyonist bir hat izlediklerini açıkça gördü ve 24 nisan 1972 yılı başlarında TİİKP revizyonistleri ile örgütsel bağlarını koparıp TKP/MLHareketinin kurulmasına önderlik etti.
Tarih 1972 yılı Mayıs ayının 6’sına gelindiğinde, Deniz GEZMİŞ, Hüseyin İNAN ve Yusuf ASLAN idam edilmişlerdi. (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) THKO’dan Sinan CEMGİL ve iki arkadaşı girdikleri çatışmada şehit düşmüşlerdi. İbrahim KAYPAKKAYA, bu olaydan sonra Kahyalı köyü muhtarının ihbarcı olduğunu açığa çıkardı. Bu ihbarcı İbrahim KAYPAKKAYA ve iki yoldaşı tarafından tutuklanıp sorgulandı, suçlu görülerek kurşuna dizildi. Böylece devrimin adaletinin iki elinin devrim düşmanı ihbarcıların af edilemeyeceği dosta düşmana gösterildi.
Tarih yine 1973 yılının Ocak ayının yirmi 24’nün sabahını gösterdiğinde, Ali Haydar YILDIZ faşist TC’nin kolluk kuvvetlerince vurularak şehit düştü. Çatışmadan İbrahim KAYPAKKAYA yaralı olarak kurtuldu, fakat vurulduğunun beşinci günü kaldığı köyün gerici öğretmeni tarafından ihbar edildi ve tutuklandı.
İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, bitmek bilmeyen işkenceler karşısında önce ayak parmaklarını kaybetti: fakat o işkencelerde ser verip sır vermedi, Şubat başından önce Dersim’e oradan da Diyarbakır’a götürüldü…İbrahim KAYPAKKAYA’yı konuşturamayacağını anlayan faşist devlet onu 18 Mayıs günü Diyarbakır zindanında kurşuna dizerek katletti.


Kulp

Kulp davasında katillere zamanaşımı koruması..!

Diyarbakır Kulp’ta 8-25 Ekim 1993 tarihleri arasında 11 kişini katledilmesi davasında “zaman aşımı” kararı verilerek katiller beraat ettirildi.

Dönemin Bolu Dağ Komanda Tugayı Komutanı Yavuz Ertürk, Ankara 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde “birden fazla kişiyi aynı sebeple öldürme, halkı isyana ve birbirini öldürmeye teşvik ve cürüm işlemek üzere teşekkül oluşturmak”tan yargılanıyordu. Bugün görülen karar duruşmasında “zaman aşımı” bahanesiyle Yavuz Ertürk beraat ettirildi.

Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre; katledilenlerin yakını Aslan Şimşek’in duruşmadaki sözleri süreci özetliyor: “Bu davanın birçok duruşması görüldü. Sizin istediğiniz bilgi ve belgeler istediğiniz kurumlardan gelmediğini söylüyorsunuz. Size soruyoruz geldi mi gelmedi mi? 25 yıldır hukuk mücadelesi veriyorum. Cezalandırılmasını istiyorum”

Katliamın delilleri ortada

Müşteki avukatlarından Erkan Şenses katliamı bir devlet politikası olarak kirli savaşa bağlayarak katilin dava sürecindeki, 7 Ağustos 2015 tarihindeki ifadesinde ‘Biz 30-32’ye yakın insanı Muş’a teslim ettik’ şeklinde bir beyanını dile getirdi. Şenses devamında ise, “Ama nedense 10 Ekim 2015 tarihinde İstanbul 1 Nolu hakimlik ifadesinde kimseyi gözaltına almadığını söylüyor. Sanık ısrarla mahkemeden gerçekleri gizlemektedir. Bolu Tugay Komutanlığı nezdinde sivil insanlar gözaltına alınıyor 15 gün açıkta bekletiliyor” dedi.

Şenses katledilen 11 kişiyle gözaltına alınanlardan serbest bırakılanların ’11 kişinin serbest bırakılmadığını’ söylediklerini ifade etti.

Şenses’in ardından müşteki avukatlarından söz alan Nahit Eren, Kulp davasının Lice, Kızıltepe JİTEM, Cizre, Dargeçit JİTEM ve Musa Anter ve JİTEM Ana Davası’ndan bağımsız ele alınamayacağını ifade etti.

Heyet başkanının “bunların davayla ilgisi yok” müdahelesi karşısında Eren, “Vakanın sanık veya komuta ettiği birlik tarafından icra edildiğini dosyada görmekteyiz. Heyetinizin de bu delillere istinaden iddianamedeki atılı suçlardan cezalandırılmasını talep ediyoruz. Aynı zamanda savunma hakkımızı engeller durumundaki tutumunuzu da kabul etmediğimizi belirtmek isteriz.” dedi.

Müşteki avukatlarından söz alan Abdullah Zeytun da 11 kişinin katledilmesini kirli savaş politikasının bir parçası olarak ifade ederek Yavuz Ertürk’ün cezalandırılmasını talep etti. Avukat Nilay Narman da mahkemeden adalet dilenmediklerini dava dosyasında net olarak görülenlerin gereğinin yapılmasını istedi.

Ertürk’ün avukatı Arda İşgören 11 kişinin katledildiği operasyonun katliamı anmadan başarılı bir operasyon olduğunu söyledi.

Zaman aşımı nedeniyle davayı düşüren heyet, Yavuz Ertürk’ü suçlayan yeterli delil görülmediği iddiasıyla beraat kararı verdi.

Sınıfa karşı sınıf

Saray Rejiminin İnşaat işçilerinin Eylemini Saldırması ve 24 Öncü İşçiyi Tutuklaması Kitle Hareketinin Patlamasından Ne Kadar Korktuğunun Göstergesidir..!

Önünü alama Saray rejimi faşist kafatasçı MHP’yi de yanına yedekleyerek faşist baskı ve zulüm politikalarını 3.havalimanı inşaat işçilerinin hak arama eylemlerine yönelik gözaltı ve tutuklama saldırısıyla birkez daha ortaya koydu. Bir yandan eşitlik ve özgürlük talepleri öte yandan insanca çalışma ve yaşam koşullarına yönelik saldır iç içe geçmiş halde devam ediyor. Dinci faşist tekçi yalan üzerinde oturan ve 16 yıldır tek başına iktidar ipini elinde bulunduran Erdoğan’ın başında bulunduğu AKP iktidarı, işçi sınıfının en temel sendikal hak ve özgürlüklerini, sendika ağalarını yedekleyip sendikaları yandaş haline getirerek birer birer tırpanladı. Geçtiğimiz yıllar içinde yüzlerce işyerinde, yasal haklarını kullanarak sendikalara üye olan binlerce işçi işten atıldı. İşçilerin, yasal grev hakları, hiç ilgisi olmadığı halde, ‘milli güvenlik gerekçesiyle’ yasaklandı. Yıllar içinde sendikaların tamamına yakını yasal düzenlemeler ve fiili uygulamalarla yoğun bir denetim ve baskı altına alınarak, sendikaların altı oyuldu. Kısacası AKP, devleti kendi sınıf çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn ederken, faşizmi pekiştirerek toplum üzerine bir karabasan gibi çöktü ve bu durumunu sorunsuzca devam ettirmek istiyor.

İstanbul 3. havalimanının inşa sürecine başlandığı yıldan itibaren iktidar ve medyası tarafından büyük bir başarı olarak görülerek, dünyanın ‘kıskandığı’ bir proje olarak sunuldu. Ancak özellikle son aylarda, açılış tarihi olan 29 Ekim’e yetiştirmek için daha çok baskı uygulanan binlerce işçi, ağır çalışma şartları ve sağlıksız yaşam koşullarına karşı, en temel insani talepleriyle eyleme geçtiklerinde, kafalarını kaldırıp haklarını istediklerinde devletin güvenlik güçlerini ve iktidar destekçilerinin bin bir saldırısına maruz kaldılar.

Hakları için direnişe geçtikleri gerekçesiyle gece yarısı şantiyelere yapılan jandarma-polis baskınlarıyla gözaltına alınan yüzlerce işçi, ‘29 Ekim’e kadar ölseniz de burası bitecek’ tehditleri eşliğinde fiziki ve psikolojik işkenceye maruz kaldılar. Yetmedi, direnişe geçen içiler, trolünden yandaş gazetecisine kadar azımsanmayacak bir kesimin ağır hakaretlerine maruz kaldılar.

Jandarma eşliğinde adliyeye getirilen işçiler “İnşaat İşçisi Köle Değildir”, “Direne Direne Kazanacağız!” şeklinde sloganlar attılar. Ücretleri ödenmeyen, güvenliksiz koşullarda çalışan, yemeklerinden kurt çıkan, servislerde balık istifi taşınan, yatakları tahtakurularıyla dolu olan işçilerin bu sorunları savcılık tarafından “bahane” olarak görüldü. Şantiyede ayyuka çıkan iş cinayetlerinin tek sorumlusu dahi yargı karşısına çıkmazken hakları için mücadele eden işçiler çıkarıldıkları mahkemede tutuklandılar. Tüm bu yaşananlar, iktidarın kimden yana tavır aldığını bir kez daha ortaya koydu. İşçileri kölelik koşullarına mahkum eden ve yüzlercesinin ölümüne sebep olan, doğayı yağmalayan, halka küfreden şirket yönetiminin kılına dahi dokunulmazken, yaşadıkları mağduriyetler karşısında haklı taleplerini yükselten işçiler içeri atıldılar.

Kölece çalışma koşullarına karşı isyan eden ‘Köle değiliz’ diyerek ayağa kalkan ve sınıf üzerindeki ölü toprağını atmaya çalışan havalimanı işçilerinden 24’ünün, emekçilere gözdağı vermek ve intikam almak amacıyla “polise mukavemet, devlet malına zarar vermek ve örgütlü suçlamalar” gerekçesiyle tutuklanması, sadece havalimanı işçileri açısından değil, hakkını aramak isteyen tüm emekçiler açısından önemli mesajlar içeriyor.

Uzun bir süredir ciddi ekonomik kriz tehdidi altında olan Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarına uygun olarak güvencesiz, korumasız, esnek ve angarya çalışmaya dayanan faşist emek rejiminin nasıl bir şey olduğunu görmek için, iktidar güçlerinin işçilerin hak eylemleri karşısındaki tutumlarına, hakaret dolu söylemlerine bakmak yeterli.

Ekonomik kriz sürecinde yoğunlaşacak saldırıların işçiler tarafından sessizlikle karşılanmayacağını patronlar da, iktidar da çok iyi biliyor. Bu nedenle, gerek üçüncü havalimanı eylemlerinde, gerekse krize karşı başlatılan çeşitli işçi eylemlerinde sık sık ‘terör’ve ‘vatan hainliği’ suçlamaları yapılarak devletin geleneksel baskı aygıtlarını (asker, polis, yargı) devreye sokarak en temel demokratik hak ve özgürlükleri yok sayan tutumlar aslında saray rejiminin kitle hareketinin patlayıp sel olarak akmasında korkuyor..

Sadece 14 Ekim 3.Havalimanı inşaat işçilerin eyleminde yaşananlar, söz konusu olanın sadece işçilerin çalışma ve yaşama koşullarına yönelik haklı taleplerinin karşılanması açısından değil, tarihinin en ciddi krizlerinden birisiyle karşı karşıya olan sermaye güçlerinin çıkarlarının korunması için tüm faşist baskı, tehdit ve zor aygırlarının kullanılacağı anlaşılıyor.

AKP-MHP faşist ittifakına dayanan saray rejimi canla başla korumaya, ayakta tutmaya çalıştığı dinci faşist düzenlerine ve aktörlerine karşı gelişecek örgütlü ya da örgütsüz tepkilerin, en temel demokratik taleplerin bile daha baştan ‘ezilerek’ kontrol altına alınmak istenmesi, kriz koşullarının ağırlaşmasıyla birlikte artması beklenen işçi eylemlerine karşı açık bir gözdağı, ciddi bir tehdit olarak görülmeli.

Ekonomik krizin derinleşmesi, sadece işçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik saldırılarla sınırlı kalmayacak, ülke çapında sürdürülen faşist baskı, terör, yasak, ve antidemokratik uygulamaların daha da sertleşmesine neden olacak. Bu nedenle krize karşı mücadelenin sadece ekonomik krizin sonuçlarıyla sınırlı kalmaması, ekonomik-demokratik talepleri birlikte ele alarak, krizden etkilenen/etkilenecek olan en geniş kesimleri harekete geçirmeyi hedeflemek, her zamankinden daha acil devrimci bir görev olarak önümüzde duruyor.

İşçile serbest

Havalimanı İnşaat işçisi: Kimse bizi kışkırtmadı, herkes öyle dolu ki…!

Kötü çalışma koşullarına ve iş cinayetlerine isyan ettikleri için gözaltına alınan 3. havalimanı işçilerinden 24’ü tutuklanırken, serbest kalanlardan bazıları işe geri alınmadı. O işçilerden biri de Mehmet…

Aslında gerçek ismi Mehmet değil. Ancak polisle tekrar yüz yüze gelmemek için ismini vermek istemiyor. Babası da sıkı sıkı tembih etmiş, “Sakın gazetecilere görüş verme” diye. “Mehmet de bana” diyor.

“Herkesin giriş çıkışlarda kullandığı bir kart var. Şirket bu kartı çıkarmadı bana. Eylem gecesi jandarma tarafından yapılan baskında kartı olmayan tüm işçiler gözaltına alındı” diye anlatıyor, gözaltına alınma gerekçesini.

İÇERİ ALINMADI

Evrensel gazetesinin aktardığına göre; gözaltında bir gün tutulduktan sonra bırakılan Mehmet, 3. havalimanı kapısına geldiğinde içeri alınmamış. Şirket yetkililerini arayan ancak sonuç alamayan Mehmet, “Şirket gece olmuş saat bir, bana diyor ki git otele! Ben nereden otele gideyim, nasıl gideyim! Saat 3’e kadar şirketi aradım. Güvenlikçiler açtı, ‘Bakın ben bir gün içeride yattım. Beni ne aramışsınız, ne sormuşsunuz, ne de ilgilenmişsiniz. Geliyorum buraya içeri almıyorsunuz. Yetkili biri gelsin’ dedim. Kimse ilgilenmedi” diye anlatıyor.

Önce sabaha kadar havalimanı kapısında beklemeye karar vermiş Mehmet, gece üçe kadar bekledikten sonra yağmur da yağınca kalacak bir yer aramaya girişmiş: “Baktım hava bayağı soğuk, yağmur da yağdı. Havalimanından bir arkadaş geldi, çıktık Arnavutköy’e gittik. Orada otel bulamadık. Sonra yürüyerek Kurtköy’e gittik, orada ucuz bir otel bulduk, yattık.”

Sabah olunca kendisini arayan şirket yetkilileri “İşine son verildiğini” bildirmiş. “Ben onlar yüzünden bu rezilliği çektim, gözaltına alındım, dışarıda kaldım. Gözaltına alındığım için şirket rahat davrandı. Dedi ki biz bunu aramızda istemiyoruz…” diye ifade ediyor tepkisini. Mehmet’in işten atılmasına tepki gösteren iki işçi arkadaşı da işten ayrılmış. Şu anda birlikte başka bir inşaatta çalışıyorlar.

İŞ BULAMAYINCA BURAYA GELDİK

18 yaşında olan Mehmet, 13 yaşından beri inşaatlarda çalışıyor. “Mecbur abi” diyor, “Memlekette iş bulamadığımız için buraya geldik.”

  1. havalimanı ilk işyeri değil Mehmet’in. Birkaç ay önce de yine bir taşeron firmaya bağlı olarak başka bir inşaatta çalışmış. İki hafta önce 3. havalimanında yine bir taşeron firmada işe başlayan Mehmet, “En son çalıştığım taşeron firmanın ismini tam bilmiyorum. Bir diyorlar Sanat Yapı, bir diyorlar Piramit, bir diyorlar Arer…” diye anlatıyor.

EYLEMDEN SONRA YOLLARI ASFALTLADILAR

Eylemle birlikte yeniden gündeme gelen havalimanındaki kötü çalışma koşullarını şöyle anlatıyor Mehmet: “Eylem yapanların hepsi haklıydı. Şef ve formenlerin konteynerleri ayrı, kim bilir ne kadar temiz, ne kadar hijyeniktir. Her gün onların tuvalet ve banyolarını temizliyorlar. Bizimkileri haftada bir temizliyorlar. Yemekleri ayrı yiyorlar. Tabii biraz da yemekler doğru düzgün gelmiyor. Bazen işçilerle yemek çalışanları arasında kavga çıkıyor. 3. havalimanı girişi hep çamurdu, bir iki defa otobüs devrildi. Eylemlerden sonra baktık yol asfaltlanıyor. Niye? Büyük insanlar geldiği için… Eylemden sonra bir çok işçinin hakkı verilecek ama bir çok işçinin de hakkı yeniyor. İnsanın hakkını yiyip utanmayan insanlar var. Ramazan Bayramı’nda çalış, günlük 300 lira vereceğiz dediler. Bayramda çalıştım. Çünkü işçiyiz, bize para lazım. Daha dört aydır paramı alamamışım. Taşeronu arıyorum ‘İGA vermedi’ diyor, İGA’ya söylüyorum ‘onlar da biz verdik’ diyor. Hangisine inanalım.”

HERKES HAKKINI İSTİYOR TUTUKLANANLARIN HEPSİ DE İŞÇİ

Havalimanı işçilerinin eylemine yönelik “provokasyon” ithamına tepki gösteren Mehmet, “Adamın ailesi var, başka yerde kimse çalıştırmıyor. Oradaki sisteme katlanıyor, katlana katlana bugüne kadar gelebilmiş” diyor.

Kimsenin işçileri kışkırtmadığını, işçilerin zor koşullara karşı eyleme başladığını söyleyen Mehmet, şöyle devam ediyor: “Herkes hakkını istiyor. Tutuklananların hepsi de işçidir, dışarıdan gelen değil. İşçilere zaten haksızlık ediliyordu, bu olayla birlikte hepten haksızlık edildi. Oradaki işçilerin hepsi öyle dolmuş ki, dinamit gibi bekleyenler var. Büyük bir olayda işçiler daha büyük bir tepki verebilir. Bu tutuklamalar da tepkileri iyicene tetikledi. Gözaltına alınanların çoğu ‘Hiçbir suçumuz yokken bizi gözaltına aldılar, şirketler ilgilenmedi’ deyip işi bırakıp gittiler.”

Kemal kurkut

Kemal Kurkut cinayetinde yeni görüntüler dosyaya girdi..!

Diyarbakır’da 2017 Newrozu’nda polis tarafından vurularak öldürülen Kemal Kurkut cinayetine ilişkin açılan dava dosyasına yeni delil girdi. Olay yerindeki bir zırhlı araçtan alınan görüntüde görevli iki polisten birinin diğerine “Adamı vurmaya gerek yok ki” dediği ortaya çıktı.

Üniversite öğrencisi Kemal Kurkut’un, 2017 yılında Diyarbakır’da katıldığı Newroz kutlaması sırasında polis memuru Y.Ş.’nin açtığı ateşle öldürülmesine ilişkin davanın 3’üncü duruşması Diyarbakır 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde yarın görülecek. “Olası kastla öldürme” suçundan müebbet hapis cezası istenen polis memuru Y.Ş.’nin tutuksuz yargılandığı dava dosyasına yeni bir delil girdi.

Kurkut’un vurulma anı öncesi ve sonrasına ait toplam 118 görüntü kaydı ve kayıtlarda geçen konuşmalar tek tek çözümlendi. bilirkişi, hazırladığı raporu mahkemeye gönderdi.

Raporda, Kurkut’un vurularak öldürülmek yerine sağ yakalanabilme imkanının olduğu yine bir polis tarafından dile getirildiği görüntü yer aldı.

Mezopotamya Ajansı’ndan Aydın Atay’ın haberine göre; bilirkişi raporuna giren olay yerindeki bir zırhlı araca ait 13 saniyelik bu görüntüde, zırhlı araca bindikleri esnada iki polis arasındaki diyalogun kısa bir bölümü yansıyor.

Normal koşullarda duyulmayan, ancak özel bir video programı yardımıyla anlaşılabilen bu kayıtta, iki polisten birinin diğerine Kurkut’un vurulmasına ilişkin “Adamı vurmaya gerek yok ki” dediği açıkça anlaşılıyor

YALÇINDAĞ: ÖLDÜRME KASTIYLE DAVRANDIĞININ İSPATI

Kurkut ailesinin avukatı Reyhan Yalçındağ Baydemir, dava dosyasına giren iki polis arasında geçen bu konuşmanın görüntüsüne ilişkin şunları söyledi: “Görüntülerdeki iki polisin kendi aralarında geçen konuşması, sanık polis Y.Ş.’nin öldürme kastiyle davrandığının ispatıdır. Sanık polis Y.Ş.’nin kendi meslektaşları bile, Kurkut’u öldürmenin gereksizliğinden bahsetmiş. Olayda öldürme kasti olduğu için Kurkut’un yaşama hakkı ihlal edildi. Bu sebeple sanığın ciddi bir ceza alması gerekiyor. Çünkü Kemal, öldürülmeden de olay yerinde bulunan TOMA’nın tazyikli suyuyla, biber gazıyla ya da arkadan yakın dövüş tekniği ve benzeri şekilde yakalanabilir, durdurulabilirdi.”

Daha önce görgü tanıkları da, Kemal Kurkut’un koşmaya başladığı esnada, polis amiri olduğu düşünülen bir polis tarafından “ateş etmeyin” uyarısına rağmen Kurkut’un vurulduğunu anlatmıştı.

Hayat tv

Hayatın Sesi TV hem kapatıldı hem mallarına el kondu ve hem de yöneticilerine 3’er yıl 9’ar ay hapis cezası verildi..!

Kanun hükmünde kararname (KHK) ile kapatılan Hayatın Sesi Televizyonu’na aynı anda hem IŞİD, hem TAK, hem de PKK propagandası yaptığı iddiasıyla açılan davanın karar duruşması görüldü. İzleyicilerin ve avukatların salona alınmasıyla başlayan duruşma avukatların savunmasıyla devam etti. Verilen aranın ardından kararını açıklayan mahkeme, Hayatın Sesi Televizyonu yöneticileri Mustafa Kara, İsmail Gökhan Bayram ve Gökhan Çetin’e 3’er yıl 9’ar ay hapis cezası verilmesine hükmetti. Duruşma sonrası açıklama yapan avukatlar ve basın meslek örgütü temsilcileri karara tepki gösterdi.

Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın karar duruşmasında avukatlar Devrim Avcı, Gülşah Kaya, Gamze Gökoğlu, Mustafa Söğütlü, Osman Zeki Erdoğan, Taner Avşar, Semih Mutlu hazır bulundu. Dava kapsamında yargılanan Hayatın Sesi Televizyonu’nun sahibi Mustafa Kara ve ortağı İsmail Gökhan Bayram ile Genel ve Sorumlu Müdürü Gökhan Çetin vareste tutuldukları için duruşmaya katılmadı.

Duruşmayı izlemek üzere aralarında Araştırmacı Yazar Erdoğan Aydın, İHD Gözaltında Kayıplar Komisyonu Üyesi Sebla Arcan, EMEP Genel Başkan Yardımcısı Levent Tüzel ve il yöneticileri, DİSK Gıda-İş Marmara Bölge Temsilcisi İbrahim Kızılyer, TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş, MLSA Direktörü Barış Altıntaş, IPI Türkiye Savunuculuk Koordinatörü Caroline Stockford, RSF Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, CHP eski milletvekili Barış Yarkadaş, Evrensel Yazarı İhsan Çaralan ve televizyonun eski çalışanları ve Evrensel yazarları adliyeye geldi.

Davanın üçüncü duruşmasında mütalaasını veren savcı Cem Üstündağ, televizyonun sahipleri Kara ve Bayram ile Genel ve Sorumlu Müdürü Çetin’in “zincirleme şekilde örgüt propagandası” suçunu işlediklerini sabit görerek ayrı ayrı 13 yıla kadar hapislerini talep etmişti.

‘HABERCİNİN HABER VERME YÜKÜMLÜLÜĞÜ VAR’

Duruşmada ilk olarak Avukat Devrim Avcı esasa ilişkin beyanda bulundu. Avcı, suçlamaya dayanak yapılan Terörle Mücadele Kanunu (TMK) madde 7’nin unsurlarının oluşmadığını söyledi. Avcı, yalnızca Hayatın Sesi Televizyonu’nun değil, ulusal ve uluslararası birçok kanalın ülkedeki en büyük katliam olan Ankara Gar katliamı ve peşi sıra yine Ankara’da ve İstanbul’da meydana gelen patlamaların haberini yaptığını hatırlattı. Avcı, AİHM Sürek kararını örnek göstererek habercinin bu tür haberleri verme yükümlülüğü olduğunu anımsattı. Avcı şöyle devam etti:

“Terör eylemi haberi verdiğiniz zaman üye olmuyorsunuz. 15 Temmuz’da başta ATV olmak üzede birçok kanalda köprü üstündeki tanklar ve Meclisin bombalanması canlı yayınlandı. Hâlâ da yayınlanıyor, hatta belgesel yapılıyor. Nasıl ‘ATV, FETÖ propagandası yapıyor’ diyemezseniz haber yapan müvekkilere de bunu diyemezsiniz. Haber verme ile propaganda arasında fark vardır ve propaganda suçunun unsurları oluşmamıştır. Perinçek’in AİHM kararına müdahil olan Türk hükümeti, ‘Düşmanca bile olsa ifadenin dile getirilme biçimi ifade özgürlüğü kapsamında güvence altındadır’ diye savunma vermişti. Her eleştiriyi Cumhurbaşkanına hakaret, bakana hakaret, propaganda diye yargılıyorsanız bu iki yüzlü bir tutumdur.”

Atılı suçun unsurlarının oluşmadığını vurgulayan Avcı, beraat talep etti.

‘DEVLET KENDİ KOYDUĞU KANUNA UYMADI’

Avukat Gülşah Kaya da usule ilişkin beyanlarda bulundu. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu vurgulayan Kaya, “Koyduğunuz kurallara uymakla yükümlü olan heyetiniz ve savcı makamıdır. Mütalaa veren savcı, hukuk temsilcisi olarak kendi koyduğu kuralları çiğneyemez. Ortada bir suç varsa bile faili müvekkiller değildir. RTÜK ve TRT Yasası göre şirket ortaklarının cezai sorumluluğu yoktur. Kanunlar bu şekilde. Devlet kendi koyduğu kanuna uymadı. Usulen ceza verilemez beraat etmeleri gerekir” dedi.

Anayasa Madde 2’ye göre Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olarak tanımlandığını da anımsatan Kaya, “Demokrasiyi yargı yoluyla sağlayacaksak Anayasa 90. maddeye göre usulüne uygun yapılmış uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. Aslında üstündedir. Türkiye Cumhuriyeti hukuk devletiyse hukuk devletine uygun karar bekliyoruz” diye konuştu.

MAHKEME KARARI OY ÇOKLUĞUYLA VERİLDİ

Aranın ardından kararını açıklayan mahkeme Kara, Bayram ve Çetin’e oy çokluğuyla 3’er yıl 9’ar ay hapis cezası verdi.

Mahkeme, kararında Kara, Bayram ve Çetin’in üzerlerine atılı “örgüt propagandası” suçunu işlediklerine kanaat getirerek önce 2 yıl hapis cezası ardından suçun basın yoluyla işlendiği gerekçesiyle cezada yarı oranında artırım yaparak 3 yıl hapis cezası verdi. Propaganda suçunun zincirleme olarak gerçekleştirildiği gerekçesiyle cezada yarı oranda artırım yapan mahkeme, 4,5 yıla çektiği cezada iyi hal indirimi uygulayarak 3 yıl 9 ay hapis cezasına hükmetti.

Karar oy çokluğuyla verildi.

Şerh koyan hakim ise, suçlamaya konu olan her bir yayının propaganda suçu oluşturduğunu savunarak sanıklara verilen cezanın 4 kez uygulanmasını istedi.

Avukatlar kararı istinaf mahkemesine taşıyacak.

‘HAYATIN SESİ HER ZAMAN EMEKÇİNİN YANINDA OLMUŞTUR’

Açıklanan karar sonrası adliyesi önünde basın açıklaması gerçekleştirildi. Burada konuşan Avukat Devrim Avcı, “Mahkeme kararında şöyle bir gerekçe sundu: Suçun meydana gelen ağırlığı, sanıkların güttüğü amaç ve saik… Müvekkillerim kamuoyuna haber verdi, siyasi iktidarın gizlediği ne varsa haber yaptı. Biz zaten bu sebeple kapatıldık. Zaten siyasi iktidar kendisi gibi olmayanlara çok kolay terör propagandası yaftası yapıştırıyor. Cezaevine atıyor. Bu manipülasyondur, bu gazetecilerin haber verme ve haber yapma görevini engellemektir. Hayatın Sesi her zaman emekçinin, muhalifin yanında olmuştur. Bu karara karşı bütün itirazlarımızı kullanacağız” dedi.

‘GAZETECİLER HABER YAPMAYA DEVAM EDECEK’

Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş, verilen kararın hukukla bağdaştırılmayacağını söyleyerek şöyle devam etti:

“Zaten KHK ile kapatılmış bir televizyonun yöneticilerine hem de alakasız örgütleri yan yana koyarak ceza vermek hukuk sisteminin işlemediğinin belgesi. Bundan sonra da bu tarz kararlar çıkacak. Gazeteciler için adliye süreci başladı. Gazetecileri ve gerçekleri düşman gören bir iktidar var. Gazeteciler yılmayacak ve haber yapmaya devam edecek.”

‘KARAR ORANTISIZLIĞIN ÖTESİNDE…’

RSF Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu ise eleştirel haber yapan gazetecilerin sistemli bir şekilde hedef haline getirildiğini söyledi. Önderoğlu şöyle konuştu:

“Hayatın Sesi Televizyonu 3’ncü cezasını aldı. RTÜK tarafından cezalandırılması, KHK ile kapatılması yetmedi ve 3 yetkilisi bugün 3 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Orantısızlığın ötesinde kamuoyunun haber alma hakkının engellendiğini görüyoruz.”

‘ARKADAŞLARIMIZA GÜÇ VERMEK İÇİN ÇAĞLAYAN’DAYIZ’

Dava sürecini Evrensel’e değerlendiren Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Gökhan Durmuş şunları söyledi:

“Darbe girişimi bahane edilerek ilan edilen OHAL’le tüm yetkileri elinde toplayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2 yıl boyunca ülkeyi kanun hükmünde kararnameler ile yönetti. Bu süreçte terör ile mücadele adı altında kendisine muhalif olan gazetecileri de hedef almıştı. OHAL döneminde 200’ün üzerinde gazeteci tutuklanıp cezaevine kondu, yüzlercesi gözaltına alındı, 176 medya kuruluşu kapatıldı. OHAL 18 Temmuz’da kaldırılmış olsa da basın özgürlüğü konusunda bir normalleşme süreci yaşanmadı. Bugün hâlâ 143 gazeteci cezaevlerinde tutuklu bulunuyor. Yüzlercesinin davaları hâlâ devam ediyor. İşçilerin, ezilenlerin sesi olarak kurulan Hayat Televizyonu da bu süreçte kapatıldı. Mallarına el konuldu ve çalışanları mağdur edildi. Hayat Televizyonu hakkında kapatılmadan önce açılan davanın karar duruşması görülecek. Suçlamalar ise insan aklıyla dalga geçer nitelikte. Hayat Televizyonu yöneticileri hem İŞİD hem TAK hem de PKK propagandası yapmakla suçlanıyor. Bu mesnetsiz suçlamalar nedeniyle iki yıldır sürekli Hayat Televizyonu yöneticilerini hakim karşısına çıkaran bir hukuk sistemi mevcut artık. Ülkenin normalleşebilmesi için öncelikle hukuk sisteminin bağımsız olması gerekmektedir. Bugünkü duruşmada umarım bunun sinyallerini görürüz. Gazetecilik suç olmaktan çıkartılır.”

‘GERÇEĞİN PEŞİNDE OLACAKLAR’

Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) Direktörü Barış Altıntaş ise şunları söyledi:

“Hayatın Sesi yöneticilerine yönelik dava ifade ve basın özgürlüğüne karşı yargının son dönemde yürüttüğü topyekün saldırının en açık örneklerinden biri. Gazeteciler, haber yaptıkları için ‘dolaylı yoldan’ örgüt propagandası yapmakla suçlanıyor. Yayımlanan görüntülerin ‘herhangi bir editoryal denetime tabi’ tutulmadığı, flulaştırma olmadığı gibi sadece haberi yapanları ve izleyenleri ilgilendirecek detaylar örgüt amacına hizmet etmek gibi akıl dışı iddialara dönüşüyor. Editoryal olarak neyin doğru neyin yanlış olduğuna yalnızca gazeteciler, okurlar veya izleyiciler karar verebilir. Bu anlamda bir değerlendirme yapmak savcıların, yargıçların haddine değildir. Kaldı ki, iddianamede geçen haberler, Cizre bodrum katliamı, 10 Ekim Gar saldırısı gibi toplumu derinden yaralamış fakat yeterince haberleştirilmemiş önemli konulara değinmektedir. Yani Hayatın Sesi yöneticileri gerçek anlamda habercilik yaptıkları için cezalandırılmaktadır. Devletin istediği haberler dışında hiçbir haber yapılmasın isteniyor, kuruluşların kapatılması ve bu tür davalarla da gazetecilere gözdağı verildiği sanılıyor. Bu tür davalarda bomboş iddianamelere rağmen maalesef genelde cezalandırma eğiliminde mahkemeler. Fakat gerçek şu ki, yarın Hayatın Sesi duruşmasında karar olumlu da olumsuz da olsa çalışanları her zaman gerçeğin peşinde olacaklar.”

Evrensel

Ayşe hür


Cemaat’in kadayıfçısı bile hapse atıldı ama siyasi ayak ortada yok..!

Tarihçi-Yazar Ayşe Hür, Bold Medya’da katıldığı programda gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Programda Fatih Akalan’ın yönelttiği “AKP-Ergenekon ittifakı nereye kadar devam edecek? Ergenekon AKP iktidarının payandası mı? AKP-cemaat kavgası mı yoksa devlet eliyle yok etme operasyonu mu? 455 bin insan terör örgütü üyesi ya da yöneticisi olabilir mi?” sorularını cevaplayan Hür, Cumhuriyet gazetesinde yönetim kavgası ve 3. Havalimanı inşaatında yaşananları da değenlendirdi.

Programda 15 Temmuz sonrası cemaate yönelik cadı avını değerlenidiren Ayşe Hür, “Bu bir darbeyse nasıl beceriksiz bir darbe. Ama bu kadar yaygın bir tabanda hesaplaşmanın dünyada örneği yok. Cemaatin kadayıfçısı bile hapse atıldı ama siyasi ayak ortada yok” dedi.

Mehveş evinde

Mehveş Evinde Yeni Bir Kitap: “A’dan Z’ye Buraya Nasıl Geldik”?

Deneyimli gazeteci Mehveş Evin’in, Türkiye’nin bugünkü noktaya nasıl geldiğini sorguladığı yeni kitabı “A’dan Z’ye Buraya Nasıl Geldik”, Karakarga Yayınları’ndan çıktı.

Kitapta çevre, politika, kadın, kültür, ekonomi, eğitim, medya, hukuk, LGBTİ hareketi ve daha pek çok temel alanda yaşananlar bütünlüklü bir bakış açısıyla değerlendiriliyor.

Alfabedeki her harf altında farklı bir konunun ele alındığı kitapta olayların gündemdeki yeri kadar basında perde arkasında yaşananlar da başarılı bir gazetecilik örneği olarak önümüze konuyor. Mehveş Evin, yeni kitabı ve gazeteciliğin geldiği noktaya dair Sözcü’den Özkan Saçkan’ın sorularını yanıtladı.

Kitabınızda A’dan Z’ye memleketin geldiği noktayı anlatıyorsunuz. Bu oldukça farklı ve ilgi çekici bir format olmuş. Neden böyle kurgulamayı seçtiniz kitabınızı?

Kitaba başlarken kendi seçtiğim kavram ve olaylar üzerinden kişisel bir sözlük yazmayı istedim. Kronolojik bir anlatım sıkıcı olurdu, akademik bir çalışma da değil bu. Gazeteci olarak gözlemlediğim, ilgilendiğim konuları A’dan Z’ye başlıklar halinde anlatmanın, okur açısından daha ilgi çekici olacağını düşündüm.

Bu kitabı yazarken temel derdim şuydu: Eksik ve yanlış bilgi, maalesef çok yaygın. Basın özgürlüğü gözümüzün önünde yok edilirken, buna şahit olurken yakın tarih “yeniden” yazılmaya çalışılıyor. Gerçeklerin üzeri örtülüyor, çarpıtılıyor. Kitabı biraz da bu kaygıyla yazdım.

Her harf için seçtiğiniz kavramlara nasıl karar verdiniz?

Gazetecilik yaparken en çok yazdığım, çalıştığım konulara, yani çevre, insan, toplum, eğitim, kültür ve siyasette yaşanan gelişmelere göre başlıklar seçip karar verdim. Mesela rakı kültüründen yola çıkıp iktidarın alkollü içki politikasını, cami ve cemevini anlatırken din özgürlüğü meselesini ele aldım. Her harfin altında farklı bir başlık açtım tekrara düşmemek için. Ancak harfler (başlıklar) kendi aralarında da bağlantılı, ilişkili.

“YAZARKEN DEHŞET VERİCİ HADİSELER YAŞANDI

Kitabınızı şekillendirdiğiniz süreçte ülkede de pek çok olay yaşandı, darbe girişimi gibi. Bunların kitaba yansıması nasıl oldu?

Zor oldu. Yazarken Türkiye’de öyle büyük, hatta dehşet verici hadiseler yaşandı ki… Kitap da bundan payını aldı, başlıkları defalarca değiştirip yeniden yazdım. “Memleketin geldiği nokta”yı verilerle, kaynaklarla desteklemeye gayret ettim. Mesela ‘darbe’ için ayrı bir başlık açmayı düşünmüyordum; ama 15 Temmuz sonrası yaşananlar, OHAL süreci, rejim değişikliğini anlatabilmek için darbe girişimini yazmak gerekiyordu.

Uzun yıllardır gazetecilik yapıyorsunuz, içinde bulunduğumuz dönemin şartlarına göre mesleğiniz nerede konumlanıyor sizce? Artık bariz bir tekelleşme ve tek seslilik var medyada, fakat farklı dönemler yaşandığı da olmuştu. Bir karşılaştırma yaparsak geçmişe ve bugüne dair neler söylemek istersiniz bu konuda?

Basın, bu ülkede hiçbir zaman ideal özgürlük şartlarına erişemedi. Medya sahipliği, iktidarla ilişkiler, dolayısıyla basın özgürlüğü hep sorunluydu. Ancak AKP iktidarında basın özgürlüğünde korkunç bir gerileme yaşandı. RSF’nin her yıl hazırladığı endeksleri karşılaştırınca, 2005-2017 arasında dünya ülkeleri basın özgürlüğü sıralamasında tam 56 basamak gerilemiş bir ülkeyiz. Daha ne olsun?

Üstelik benzer dramatik gerilemeler, toplumsal cinsiyet uçurumundan hukukun üstünlüğüne, her demokratik alanda yaşandı. Türkiye’nin en karanlık yılları sayılan 1990’larda dahi basında “haber yapma”nın bir önemi, ağırlığı vardı. Şimdi merkez medyaya bakıyorsunuz, hepsi saraydan gelen/gelebilecek olan talimatlara göre yayın yapıyor. Eleştirel ve iyi gazetecilik, ancak üç beş muhalif yayın ve internet üzerinden yapılabiliyor. Eskiye nazaran tek olumlu gelişme, sosyal medya üzerinden çok farklı sesleri, haberleri duyabilme, daha kolay ulaşabilme şansınız. Tabii isterseniz…

EN BÜYÜK UMUT KADINLAR VE GENÇLERDE

Bütün bu anlattıklarınıza, yazdıklarınıza, kitabınızda 29 harfle somutladığınız dönüşümlere rağmen dayanışma ve umut da var bir yandan. Peki, geleceğe nasıl bakıyorsunuz bu anlamda?

Türkiye kaç kez çok karanlık dönemlerden geçti, bundan sonra her şey bitti denildi. Otoriter ve baskıcı yönetim sonsuza kadar süremez. Hele bugünün dünyasında, hele Türkiye’nin bulunduğu konumda. Bilinçli vatandaşların çabası ve ısrarıyla rotayı daha özgür, eşit, demokratik bir ülkeye çevirmek mümkün. Özellikle kadınlar dayanışmayı çok iyi biliyor; farklılıklarını bir kenara bırakıp el ele durabiliyor. Ölümden değil yaşamdan yana tavır aldıklarında kimsenin diyecek bir şeyi kalmıyor. Bu anlamda en büyük umudum kadınlar ve gençlerde…

“A’dan Z’ye Buraya Nasıl Geldik”

Sayfa Sayısı: 528

Baskı Yılı: 2018

Yayınevi: Karakarga Yayınları

 

HALKIN BİRLİĞİ

Krizin köklerine bakmak: İslami hareketin rantiyeci doğası

Ekonomik krizi açıklamak için iktisatçıların uzlaştığı nedenlerden birisi şu: Türkiye, 2000’lerin başından beri dışarıdan ucuz …

porno, hd porno, brazzers
sikiş sikiş izle
porno, porno izle bedava porno
milf porno, porno - travesti porno
porno - porno izle