Anasayfa / Kültür-Sanat / Başını Öne Eğmediği İçin Devletin Tarafından Hunharca Katledilen Sabahattin Aliyi Katledilmesinin 72. Yıldönümünde Anarken…!

Başını Öne Eğmediği İçin Devletin Tarafından Hunharca Katledilen Sabahattin Aliyi Katledilmesinin 72. Yıldönümünde Anarken…!

Başın öne eğilmesin

Aldırma gönül aldırma

Ağladığın duyulmasın

Aldırma gönül, aldırma

Dışarıda deli dalgalar

Gelip duvarları yalar

Seni bu sesler oyalar

Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi

Yukarıya çevir gözü

Deniz dibidir gökyüzü

Aldırma gönül, aldırma

Dertlerin kalkınca şaha

Bir sitem yolla Allah’a

Görecek günler var daha

Aldırma gönül, aldırma

Kurşun ata ata biter

Yollar gide gide biter

Ceza yata yata biter

Aldırma gönül, aldırma

Sabahattin Ali

Sabahattin Ali, içinde yaşadığı halka sömürü ve zulümden başka birşey vermeyen faşist düzenle uzlaşamayan bir devrimci şair ve yazardır. Hem şiirlerinde hem de öykü ve romanlarında egemen güçler tarafından belirlenmiş kurallara başkaldıran, bu faşist gerici halk düşmanı güçlerin kendilerini ezmesine izin vermeyen devrimci bilinçle donanmıştır Sebahattin Ali. Yazdıklarından ötürü kendisini bekleyen kötü yazgının (öldürülmenin) farkında olarak yazar ve bunu şiirlerinde hissettirir.

Prometheus’tan bu yana ürküntü duymadan yeryüzündeki vazifesinin ve yazgısının farkında olan birçok insanın, özellikle şair ve yazarın sonu da aynı olmuştur

2 Nisan 1948 tarihinde devletin karanlık güçleri tarafından Sabahhatin Ali de kendi varoluşunun/yazgısının başından beri farkında olan halka gerçekleri taşıyan devrimci bir yazardır. Bulgaristan’da (Gümülcine) başlayan yaşam yolculuğu, yine Bulgaristan sınırında son bulan Sabahattin Ali, Balıkesir’de 1925-1926’da “Çağlayan” ve “Irmak” dergilerinde yayımladığı şiirleriyle başlar sanat hayatına. Bu dergileri İstanbul’un büyük dergileri izler: Yedi Meşale, Resimli Ay, Varlık… Artık şiirleri yanında öykü de yazan Ali, özellikle öyküleriyle gerçekçi hatta toplumcu edebiyat akımının da öncülerinden olur ve ilk toplumsal gerçekçi öyküleri (ilk öyküsü 30 Eylül 1930 tarihli “Bir Orman Hikâyesi”dir.) Resimli Ay dergisinde yayımlar.

Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la çıkardıkları Marko Paşa gibi siyasi mizah dergilerdeki eleştirel yazılarıyla halkı bilinçlendirmeye çalışır. Marko Paşa’nın sık sık kapatılıp isim değiştirmek zorunda kalışı, Merhum Paşa, Malüm Paşa gibi adlarla yeniden çıkması, Sabahattin Ali, Sertel’ler (Sabiha, Zekeriya) ve diğer arkadaşlarının ısrarlı tavrı da olabilecekleri göğüsleme düşüncesinin önemini okurlarına göstermiştir. Öykü ve romanlarında, pasif görünen ancak yazgısına boyun eğmeyen insanları işlemiş; ‘düzenin adamları’na, yani siyaset ve siyasetçilerden aldıkları güçle halk üzerinde türlü oyunlar sergileyen eşrafa direnen insanların öykülerini anlatmıştır.

Sabahahtin ali yazdıklarıyla egemen sınıfları rahatsız eder..korkunun büyüdüğü ortamda Ali gerçekleri emekçilere taşımaya devam eder:

“Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanlar’ın pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizler’e takla daha ertesi günü de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakâr milletimizdir. Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, kam peşinde koşmadık, İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için bir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez bir suçmuş meğer! Nerdeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: ‘Görüyor musun şu haini! İlle namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…’

Çalmadan çırpmadan,bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi? Namuslu olmak ne kadar zormuş meğer! Bereket, zora katlanmasını bilen millet de namuslu.”

Böylece inandığı değerler için çarpışan, başkalarının belirlediği ‘yazgı’ya kafa tutan onurlu insanları karşımıza çıkaran Sabahattin Ali, birçok eserinde, adeta ideal tragedya kahramanları yaratmıştır. Bazen de ‘öteki’ler içinde kendilerine sığınacak yer bulamayan ‘yalnız mücadeleci’lere, şimdi kendinin de Bulgaristan sınırında –Tekirdağ dağlarının eteklerinde yatması gibi- dağlara sığınmayı salık vermiştir.

Sabahattin Ali, içinde yaşadığı ayrımcı, faşist baskıcı ve yasakçı sistemle uzlaşamayan, onların halkı kukla gibi gören faşist gerici zihniyetleriyle sürekli savaşan devrimci bir şair ve yazardır. Bu bakımdan onu bekleyen yazgıyı da önceden bilen, gören ve ölümü göze alırcasına fikirlerini savunan bir “yürek işçisi”dir.

Kuyucaklı Yusuf (1937) romanında eşraf ve hükümet güçlerinin işbirliğine dayalı bir düzene başkaldıran köylü kahramanı Yusuf’un macerasını anlatmaktaki ustalığı onu, Yaşar Kemal, Orhan Kemal gibi Anadolu halkının hâkim güçlere karşı direnişini anlatan romancıların ilk örneği olmasını sağlamıştır.

“Hasan Boğuldu” başta olmak üzere, başkalarının koyduğu kurallara, düzene kendi bildikleri/inandıkları uğruna başkaldırmak yolunda canlarını veren insanlar, Anadolu gerçeğini ve insanları arasındaki sosyal yaşam farkını göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Ölümünden daha iki ay önce hapse gireceğini hatta susturulabileceğini bile bile Mehmet Ali Aybar’ın çıkardığı Zincirli Hürriyet’te (Şubat 1948), “Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır” başlıklı son makalesinde, Amerika’dan yardım alabilmek için ülkeyi sosyalist tehlike altında göstermeye çalışan iktidarı sert bir dille eleştirir.

Sabahattin Ali’nin bu tavrı ilk şiir kitabı “Dağlar ve Rüzgar”daki şiirlerinden itibaren de görülür.

Sabahattin Ali şiirlerinde burjuva kapitalist sisteme karşı sıklıkla kaygısını dille getirir. Bu kaygı sadece bireysel değil, entelektüel ve toplumsal bir kaygıdır. Çünkü şehir ve şehirdeki hesaplar ‘aydın/insan’ı bozacak, oyuncak yapacak oysa tabiat/dağlar bozulmuşluktan arındıracaktır. Bu dünyanın, hele hele toplumun kendini taşımayacağını, haklıya kulak kesilmek yerine kulaklarını tıkayacağını sonunda da onu susturacağını hissetmiş olan şair, bu hislerini şiirlerine yansıtmıştır.

Gerçi Sabahattin Ali, bu şiirlerin yazılmasından yıllar sonra özgür düşüncenin yasaklandığı faşist bir ortamda “yazma” eyleminin sıkıntılarını çıkardıkları ve yazdıkları dergilerin kapatılmasından, Nazım Hikmet ve kendi başına gelenler yoluyla zaten açıkça öğrenmiştir ve yıllar sonra da öğrenecektir. Bu sebeple, yaşadığı ve yazdığı ortamdan yaşayacaklarını önceden bilmesi ve böyle bir ortamda yazamadan yaşamaktansa ‘ölümü çağırma/göze alma’sı manidardır.

1931-1934 yılları arasında Atsız Mecmua başta olmak üzere Varlık, Yedi Meş’ale gibi dergilerdeki şiirlerinden oluşan “Dağlar ve Rüzgâr”daki şiirler, Sabahattin Ali’nin arz-ı hâli gibidir. Bu şiirlerde, aşk ve varoluş gibi bireysel sıkıntılar kadar, toplumsal sorunlardan da ıstırap duyan ve bu sorunları her şeye rağmen dile getirmekten çekinmeyen bir sanatçı duruşu sergiler. Bu sebeple aslında kendisi seçmediği yazgısını adeta adım adım ve ‘başıyla birlikte’ kabul ederek çağırır.

Kitaba adını veren “Dağlar” ve “Rüzgâr” şiirleri, şairin her türlü yozlaşma karşısında kendini güvenilir kucaklarına bıraktığı doğaya ait iki unsurdur. Sabahattin Ali, burada hem toplumla, hem kendiyle hesaplaşma fırsatı bulur.

“Rüzgar” (1931) şiirinde kendisine kayıtsız kalan kulaklardan şikâyet ederek, her şeyi bir “hiç” olarak gören, insanlara itimadı kalmayan şair, dağlara ve onların efendisi rüzgarlara sığınır. Tabiatın kucağı Sabahattin Ali için şefkatli bir ana kucağı gibidir. Şiir, şairin dağlara sığınma sebebini okurla paylaşmasıyla başlar. Şairin arzuları ve etrafın duyarsızlığı arasındaki çatışma, yaşanılan ortamdan hoşnutsuzluk bu mısralarda dikkat çeker:

Arzularım muayyen bir haddi aşınca

Ve kulaklar sözlerime sağırlaşınca

Bir ihtiras duyup vahşi maceralara

Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.

Tanrıların başı gibi başları diktir,

Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,

Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,

Bakıyorum aşağılarda kalan hiçliğe.

Dağdan aşağıdaki her türlü eylemi, insanı, şehri, gürültüyü, yalanı bir “hiçlik” olarak değerlendiren şair, sonra dağların hükümranı rüzgarı devreye sokar ve sıkıntısını, toplumdan uzaklaşma nedenini ona anlatır, çünkü bir tek ona güvenir:

Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgar!

Benim artık yalnız sana itimadım var.

(…)

Etrafımın sözlerine aklım ermedi,

Etrafım da bana asla kulak vermedi.

Senelerden beri hâlâ anlaşamadık,

Ben de kestim anlaşmaktan ümidi artık.

“Rüzgâr” şiirinde şairin yaşadığı dünya, toplumdaki yozlaşmalar, insan ilişkilerindeki bozulmalar ve bunlardan duyduu kaygı açıkça dile gelir. Öyle ki şair, bu dünyada hiçbir “değer”in değer olarak kalamayacağna, “hakikî” sıfatı taşıyan hiçbir şeyin kalmadığına, artık şairlerin şiirinin, filozofların düşüncelerinin, aşıkların aşkının bile gerçek olmadığına hükmederek üzüntü ve öfke duyacaktır.

Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya

En büyük şey, en asil şey küçülür burada.

Burada yalan para eden biricik iştir,

Burada her şey bir yapmacık, bir gösteriştir.

Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!

Kimi gider vatan için can verir, yalan!

Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;

Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır,

Şairlerin büyük aşkı fânî bir kızdır,

Bu dünyada herkes sinsi, herkes cılızdır.

(…)

Her büyüklük cüzzam gibi dökülür burada,

En muazzam ölüm bile küçülür burada.

Tüm bunlardan sonra insan olmanın haysiyetine dokunması ve dağlara ve rüzgara sığınması kadar doğal bir şey yoktur şaire göre. Zira mücadele etmek için de bir muhatabın olması gerektir:

Zaman zaman mağlup olsam bile etime,

İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.

Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,

İşte rüzgar, şimdi sana sığınıyorum!

Şiir kitabına adını veren diğer şiiri “Dağlar”da (1931) ise, yine her türlü çirkinliğe ve yozlaşmaya karşı, ulu, aşılmaz ve temiz olan dağlara/tabiata sığınma dikkat çeker. Dağ başlarının dumanlı oluşu gibi, şairin başı da sürekli dertli yani dumanlıdır. Dağlar nasıl ovalara sığmazsa, o da hiçbir yere sığamaz ve:

Başım dağ saçlarım kardır,

Deli rüzgarlarım vardır,

Ovalar bana çok dardır,

Benim meskenim dağlardır, der.

Şüphesiz bunun sebebi:

Şehirler bana bir tuzak,

İnsan sohbetleri yasak,

Uzak olun benden, uzak,

Benim meskenim dağlardır

diyen şairin kalabalık içinde yalnız oluşu kadar, onun gibi düşünen kişileri bulamaması ve bu yüzden tutunacak bir dal aramasıdır. “Dağlar” şiiri, ömrünün geri kalanında roman ve öykülere inandığını savunan ve ölüme gülerek kafa tutan Sabahattin Ali’nin erken yazılmış bir vasiyeti gibidir:

Bir gün kadrim bilinirse,

İsmim ağza alınırsa,

Yerim soran bulunursa:

Benim meskenim dağlardır.

Sabahattin Ali için ölümle yaşam arasında bir yerde duran dağlar, ya düşmana geçit vermeyerek şairi ve korumaya çalıştıklarını saklayacak; ya da mezarına mesken olacaktır. 2 Nisan 1948 yılında Tekirdağ’da Bulgaristan’a geçmek üzereyken devletçe sınırda önce –sorgulama sırasında işkence görerek başından aldığı darbelerle ölen ve sonradan bu işkence vak’ası örtbas edilmek istendiği için kurşunlatılan Sabahattin Ali, çıplak/savunmasız ve kimliksiz bir biçimde birkaç gün Istıranca dağlarının eteğinde yatmış ve bir çoban tarafından bulunmuştur. Mezarının istediği gibi dağların eteklerinde olması boşuna değildir bu yüzden hem dağlardan kaçmak için geçit ararken vurulmuş Istranca dağlarının eteklerinde sonsuzluğa kavuşmuştur. Sabahahtin Aliyi Katledilmesinin 72.yılında birkez daha saygıyla anıyoruz.

O, şiirinde bir kız kaçırma öyküsünü dile getirse bile, dağlara sığınmış, her zaman kendisini beklemekte olan tehlikeye karşı dağlardan medet ummuştur.

Sabahattin Alinin Eserlerini Okuyalım..!

Değirmen, 1935.

Kağnı, 1936.

Ses, 1937.

Yeni Dünya, 1943.

Sırça Köşk, 1947.

Kuyucaklı Yusuf, 1937.

İçimizdeki Şeytan, 1940.

Kürk Mantolu Madonna, 1943.

Şiir kitapları

Dağlar ve Rüzgâr

Kurbağanın Serenadı

Öteki Şiirler

HALKIN BİRLİĞİ

Haziranda Yaşama Veda Eden Emekçilerin Şair ve Romancıları Nazım Hikmet-Orhan Kemal ve Ahmed Arif Ölümsüzdür..!

“Gece leylak ve tomurcuk kokuyor Yaralı bir şahin olmuş yüreğim Uy anam anam, Haziranda ölmek …

instagram web viewer instagram profile