Anasayfa / Devrimci Teori / DEVRİMCİ SAFLARDA ÖNYARGICILIĞA KARŞI MÜCADELE..!

DEVRİMCİ SAFLARDA ÖNYARGICILIĞA KARŞI MÜCADELE..!

Devrimci saflarda düzenin etkisinin bir ifadesi olarak bir çok hastalıklar varlığını sürdürdüğü gibi aynı zamanda bu hastalıklardan önemli birisi olan önyargıcılıkta güçlü bir şekilde varlığını devam ettirmektedir. Burjuva ideolojisi ve yaşam biçiminin bir tezahürü olan ve kişilik problemine dönüşen , yoldaşlık ilişkilerini dinamitleyen eğilimlere karşı kararlı ve ısrarlı bir savaşım yürüterek, saflarımızı arındırmak önem taşıyor. Önyargı kişiliğin en gelişmiş ifadesi olarak ortaya çıkan bazı olumsuz durumlarını anlamak ve tüm bunlardan yeterli ders çıkarmak bakımından önyargıcılığın nedenleri ve toplumda, devrimci örgütlerde nasıl etkide bulunmakta ve yaşamakta olduğunun açığa çıkarılması gerekiyor.
Bu konuya ilişkin devrimci bir perspektif sunmaya çalışarak, yoldaşları burjuva-küçük burjuva önyargıcı etkilere karşı uyarmaya çalışacağız. Nedir ön yrgıcı Bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı, peşin hüküm, peşin fikir:
Bilindiği üzere, toplumsal gerçekliğimizin en temele hastalıklarından birisi olan önyargı, devrimci çalışma ve gelişmenin önünde temel bir engel rolü oynuyor. Kişiliklerde yaratılan tahribatın bir sonucu olarak örgütlü mücadeleye ve kollektif çalışmaya gelmeyen bir duruşun sahibi olan önyargılı kişilik, devrimin öncelikli çözmesi gereken sorunlardan birisini oluşturuyor. Çünkü mevcut işbirlikçi tekelci burjuva sisteminin kendisini korumaya alma, devrimci mücadeleyi içten darbeleme ve kişiliklerin örgütlü mücadelede birleşmesini engellemek için temel bir silah işlevi görüyor, bu anlayış.
Önyargı, devrimin kitlelerin içinde örgütlenmesinin önünde çok sayıdaki tehlikeli anlayıştan birisi olsa da, birçok anlayışın özellikleri sonucu veya yansımaları taşıması ve çözümlenebildiği oranda,bir çok anlayışın çözüm yolunu da göstereceği özel önem taşımaktadır. Temel anlamda emekçilere bakışı, örgütlenmeye gelmenin, yoldaşlık ilişkilerinin açıklanması ve üretebilme yeteneğinde geliştirilmesinde bu anlayış başattır. Bu nedenle de örgütlenme sorunlarımız ışığında ele alınması ve aydınlatılması gerekiyor.
Önyargı her ne kadar bir kişilik sorunu ve bakış açısı olarak görülmüş olsada toplum gerçeği ve burjuva sistemin temel politikalarında kopuk ele alınamaz. Derinliğine ele alındığında görünen odur ki, devrimci gelişmenin önünde temel bir engel, çözümlenmesi durumunda da devrimci örgütlülüğün önemli bir sorununu çözümlenmesi anlamına gelecektir.Bu açıdan örgütlenme sorunlarını ele alırken, önyargılı kişiliğin çözümlenmesi,anlaşılabilmesi ve aşılabilmesi önemli bir zorunluluk,kaçınılmaz bir görev olarak kendisini sürece dayatmaktadır.
Buradan olarak gerçeklik bakımından ele alındığında,yargılama gerçeğimiz nedir? Yargılamada bir irade gücü olarak bir duruş varmıdır? Önyargılar kurulu sistemin gerçekleştirdiği yargısız infazlardan ne kadar bağımsız ve ne kadar onun benzeridir? Sistemin toplumdaki her bireyin kafasına zorla şırınga ettiği düşünce kalıplarının ne kadar dışına çıkılarak bakılıyor? Düzenin ve her bireyin kendi dışına çıkmadan objektif bir bakış geliştirmesi, bir yapı gücü olabilmesi mümkün mü? Bütün bu sorunları çoğaltmak mümkün. Ancak esas olan,sorunların çokluğunda ziyade içe dönük bakabilme,kendisinden çıkıp topluma bakabilme cesaretini gösterebilmektir.Sorular ancak bu şekilde bir anlam kazanabilir
Bu sorular ışığında toplum ve birey gerçekliğine bakıldığında görünen odur ki bir yargı toplumu veya bireyi olmaktan ziyade bir önyargı topluluğunu ifade etmektedir. İşbirlikçi tekelci sistemin özel olarak geliştirdiği veya daha farklı uygulamalarının bir sonucu olarak gelişen önyargı, yaşamımızın bütün sahalarına şu veya bu düzeyde yansımaktadır. Ve gelişimin önünü tıkayan önemli bir engel olmaktadır. Önyargının dahada anlaşılması için yargının ne olduğunu anlamak, bizdeki önyargıyı anlamak ve bunun toplum gerçekliğindeki nasıl gelişme ve yaşama zemini bulduğunu,yarattığı tahribatları ve sonuçlarıyla birlikte ele alma gereği var.
Yargı;en genel anlamında muhakeme edebilmektir. Yani bir olay ve olgu hakkında haklı-haksız, iyi-kötü biçiminde bir ayrım geliştirebilmek için yargılama konusu olan bir gerçeklik ve bunun yargılamasını yapabileceği doğrular ve ölçüler gereklidir. Bir yargılama yapılacaksa bunu bir amaca, bir nedene göre yapma zorunluluğu vardır. Diğer tanımlamaya doğru bir yargılama bilimsel olmalıdır. Bilimsellik, neden ve sonuçların bütün boyutlarıyla ele alınarak değerlendirilmesini ifade eder.
Ancak yargılamanın bilimsel yapılması gerçekliği,onun bağımsız olduğu anlamına gelmiyor.Bütün toplumlarda yargılama egemen sınıf ve düşüncesi, ideolojisi doğrultusunda geliştirilir. Bu gerek toplumu açısından, gerek birey açısından böyledir. Yargıyı sınıf bakış açısından koparmak mümkün değildir. Elbette bu açıdan yargı bağımsız olamaz. Burjuvazi,ş ekillendirdiği bireye kendi ideolojisi doğrultusunda bir değerlendirme ve bakış açısı verir.Sosyalist sistem ise kendi bakışına göre bir şekillenme gerçekleştirir.
Sınıflı ve sınıfsız toplum biçimlerinde yargılama bu biçimde bir anlam kazanırken,toplum gerçekliğimizde dışa vuran bu yan bir yargılamadan çok,bir önyargıdır. Yani bilimsellikten uzak bir biçimde araştırıp-inceleme yapmaksızın mahkum etme,peşin hükümlülüktür. Bir olay-olgu hakkında soruşturmaksızın yapılan yargısız infazdır.Yargı meydana gelmiş bir olayın ceza aşamasına kadarki süreci,olayın gelişimi konusunda delillerini toplayarak suçun cezasını tespit etme çalışmasına verilen addır. Önyargı ise; olayın delilleri araştırılmak sızın,yani yargı geliştirilmeksizin mahkumiyet vermektir.
Önyargı doğmadır, olay-olgu ve kişileri ele alışta kalıpçı düşünce,duygu ve şartlanmışlık vardır.Hedef alınan şey hakkında değerlendirme, bakış tamamlanmıştır. Farklı noktalarda ele alma ihtiyacı duyulmaz. Hedeflenen gerçeklik, saptanılan değerlendirme ile sonuca bağlanmıştır. Bundan sonraki süreç sürekli hedeflenen, karşıya alınan gerçekliğin sürekli olumsuzluğuna yöneliktir. Her olay olgu ve gelişmenin sürekli olumsuz yanları üzerinde durulur ve giderek önyargı duyulan şeye karşı düşmanlık daha fazla geliştirilir.Bir kez önyargı geliştikten sonra herşey bu düşmanlığın dahada gelişmesi yönünde kullanılır.En ufak bir olay bile duygu niyetler de katarak değerlendirilir. Bu aşamaya gelmiş bir bakışın sahibi giderek çevresindeki gelişen olaylarla daha az ilgilenerek önyargı geliştirilen şey üzerinde yoğunluğunu derinleştirir.Ancak bu derinleşme, duygu,niyet ve öfkenin dahada derinleştirilmesinden başka bir anlam ifade etmez.
Bu belirlenenler ışığında Türkiye toplum gerçeğine bakıldığında, önyargının bütün topluma egemen kılınan ve geliştirilen bir devlet politikası olduğu görülecektir. İşbirlikçi tekelci burjuva sistemin bütün oluşumuna sindirilmiş,buna bağlı olarak her bireye hücrelerine kadar özümletilmiş bir yaşam ve davranış biçimini almıştır.Egemen sistemin devamına dönük olan politikalar ve bunun topluma yaydırılan gerçekliğinde tarihsel olarak geliştirilen temel bir politikadır. Tarihsel anlamda bu politikanın ilk yaşam bulduğu olgu,kendisini devleti ele alışta göstermektedir.Tarih boyunca devlet,birey için aşılamaz,kutsal bir olgudur.Yaratılan örgütlülükte tarih boyunca devletin halk karşısında oynadığı baskı devlete bir “babalık”,”kutsallık” misyonunu atfederken,karşılaştığı şiddet devleti sürekli korkulan bir oluşum olarak zihinlere yerleştirmiştir. Devletin uyguladığı baskı bir yandan kendisini egemen kılarken,diğer yandan bireyin bütünüyle devlete teslim olmasını,onunla bütünleştirilmesi gereken,teslim olunması gereken kutsal bir güçtür toplum için.
Osmanlılardan T.C. devletine kadar uzanan devletin bu gerçekliğine rağmen dönemsel olarak kitlesel ayaklanmalar geliştirilmiş olsada burada yaşanan yenilgiler devletin egemenliğini dahada “meşrulaştırıcı” olmuş ve halkı dahada iradesiz bırakmıştır. Tarih boyunca gerçekleşen halk ayaklanmalarının yenilgisi bunun dahada somutlaşmasını ve kanıksanmasını getirmiştir. Yenilen,teslim alınan toplum devletin politikalarına tabii olan, onun bir aracı ve askeri durumuna getirilmiştir.” Asker milletiz” özdeyişi bu gerçeğin netçe resmedilmesi anlamına gelmektedir. Direnme odakları kırılmış olan toplum, devletin her türlü uygulama ve politikasına pratikte ve düşüncede tüm yanlarıyla bir tabi olma gerçekliği içindedir.
Yenilen, teslim alınan toplum gerçekliğinin karşısında bir yargıdan bahsetmek mümkün değildir.Devlet,yargılanabilecek bir olgu değildir. Devlete karşı bir yargı gücü olmak,devlete karşı bir irade gücü olarak ortaya çıkmayı zorunlu kılar. Ancak irade gücü kalmamış olan bireyin zavallılığı devlet kaşısın da kendisindeki güçsüzlüğün kendisine karşı önyargıdır. Çözümsüzlük kendisine karşı önyargıdır. Çözümsüzlük kendisine dönük olarak bir önyargının gelişmesine yol açmaktadır. Güçsüzlüğün ve teslim olmuşluğun önyargısıdır bu. Kişilikte somutlaşan bu durum,Kemalizm çizgisinde yürüyen TC devletinin emekçi halklara yaklaşım politikasının bir sonucudur. Çünkü kişilik şekillenmesi emekçi yığınlar gerçekliğinden ayrı ele alınamaz,onun somut ifadesidir.
Kemalist Cumhuriyetin ulusal devleti yaratmak için,ilk yöneldiği hedef çeşitli ulus ve ulusal azınlıklardan değişik halklar olmuştur.Halkların inkar politikası ardından yoğunca geliştirilen aynılaştırma çabasıyla Kemalist Türklüğü öne çıkararak bir politika izlerken,diğer ulus ve ulusal azınlıktan halklara yönelik olarak yoğunca aşağılanma hiçleştirme ve eritme politikasını gütmüştür. Günümüze kadar yansımasını bulan Kürtlerin Kiro”, lazların, Arapların, Rumların, Emenilerin aşağılandığı fıkraların yaygınlaşması, Kemalist Cumhuriyetin inkar ve imha siyasetinin birer parçası olarak uygulamaya sokulmaktadır. Bu halklara karşı düşmanlık yapma,onları; yok saymaya yönelik önyargılardır.
İçte yürütülen bu politika Misak-ı Milli sınırları içinde bir “birliği” hedeflerken,bu birliği gerçekleştirmenin farklı yöntemleride çok ustaca hayata geçirilmiştir.Bir yandan farklı ulus ve ulusal azınlıktan halklar hiçleştirilerek inkar edilerek,katliama tabi tutularak ve aşağılanarak “yeni “bir toplum oluşturulurken,bunu daha çok faşist partilerde görülen düşman yaratma taktiğini de kullanarak günümüze kadar gelen benzer politikalar izlemiştir. Oluşturulan düşmanlarla varlığın tek koşulu olarak “düşmanlara” karşı birlik gösterilmiştir.Peki kimdir bu düşman? Yunanlılardır. Onların da İstanbulda gözleri var, Egede tehdit durumundadırlar” veya düşman İrandır, Suriyedir vb.” Bunların hepsinin TC topraklarında gözü var. Bütün düşmanlar ülkemize her an saldırabilir. Bunun için işçi zam istememeli,toplum demokrasi ve özgürlükler için mücadele etmemeli. “ Herşey vatan için”.Yani TC devleti içindir.Bu şovenist ve ırkçı politikalar kullanılarak ulusal birlik yaratılmaya çalışılmıştır.
Ancak bu birlik tıpkı birliği oluşturmak için kullanılan taktikler gibi sahtedir.Yaratılan birliktelik karanlıktır.Ulusların ve ulusal azınlıktan halkların inkarı,halkların gönüllü birliğinin darbelenmesi olmuştur.Yaratılan düşmanlık devletin her türlü uygulamasının ve politikasının yaşam bulmasında temel araç olmuştur. Devlet, politik değişikliğe yöneldiğinde veya gündem değiştirilmek istendiğinde,yarattığı bu düşmanlara karşı toplumu bir savaş histerisi içine sokarak politikalarına uygulama alanı açarlar. Bu taktik T.C. devletinin kurulmasından bu yana süre gelen bir taktiktir ve günümüzde de kitlelerin gündemini saptırmak için bu taktik sürekli kullanılır.
Emekçi halklara ve hedef gösterilen devletlere karşı öylesine kanıksanmış bir politikadır ki,içte gelişen devrimci,demokrat halk muhalefetinin karalamak,örgütlenmesini engellemek için başka ülkelerin ajanı vb. suçlamasını öne çıkartarak toplumda önyargı kışkırtılmış ve kin duyguları geliştirilmiştir. Bu duygu toplumda oldukça egemen bir konuma getirilmiştir. Egemen olması nedeniyle faşist-gerici politikalar her alanda rahatça yaşam bulabilmektedir. Bu halkları ele alışta toplumda yaratılan önyargının bir düşünce kalıbı olarak bireyle bütünleştiği,onun bir parçası durumuna geldiğini gösterir. Türkiyede Tükmenlerden başlayarak bütün halkları kapsayan Kemalist Türklüğün, milliyetçilik boyutunda savunulması, kendisini yitiren halkların önyargı gerçeğini açığa vurmaktadır.
Farklı ulus ve ulusal azınlıklardan eritilmiş halklar gerçekliği içinde kökünden, tarihinden, kültüründen koparılmış olan bireylere hakim kılınan bu önyargı gerçeğinin topluma bu derece egemen kılınması bütün bakış ve düşüncesine hakimiyet devletin egemenliğini gösterir.
Her bir birey yaratılan bu toplumu ve ulusal yapılanma içinde kendisini ifade etmektedir. Türkiye de söndürülmeye çalışılan ateşini yeniden yakılmasını devletin bakışıyla düşman görmektedir. Emekçi halkların kendi gerçeklerinin açığa çıkarılması ve kendilerine kavratılması, tüketilen umutların yeniden dirilmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla sisteme tümüyle bağlanmış bir zihniyette yenilenme ve silkinme beklemek çok güçtür. Haliyle tabuların öncelikle parçalanması ve çıplak gerçekliğin ortaya konması gerekiyor.
Devrim bireye rağmen gelişmeyi dayattığında bu bireyin devrime gelişi özünde devrimi reformize etme, devrimci örgütü ve partiyi düzen sınırları içine çekmektir. Bu yüzden devrimci örgüte geldiğinde düzenin bütün kirini-pasını örgüte taşır. Devrimi geliştirmekten ziyade esas olarak devrimin önünde engeldir. Halkla,sınıf ve birey gerçekliğinin darbelendiği; Kemalist bakış ve yaşam tarzına egemen kılınan bireyin,devrime katılıp yeniyi yaratması öyle kolay olmayacaktır.Çünkü bireyde geleceği kendi ellerinde kurma olgusu bitirilmiştir.Durum böyle olunca kişi sonuna kadar iknaya kapalı, halkından kaçan, sonuna kadar örgütün açığa çıkardığını tüketen pratiği esas almaktadır.
Her bireyin kafası T.C’nin tanıdığı gerçeklik içinde şekillenmektedir. Devletle bütünleşmiş,devletin politikalarına adeta tabi olmuştur. Onunla uzun süre iç içe olmuş bireyde, örgüt ortamına yansıması egemen olma tarzındandır. Bu kişi devrime devletin pençeresin de bakmaya kalkışır. Devlet nasıl herşeye egemen ise bu bireyde herşeyin hakimi olmak ister. Bu, onda önyargıdır. Kalıplaşmış kişiliğine,özüne sinmiş bir bakıştır.En doğrusunu kendisi bilir.Kendi dışında gelişimin olacağına inanmaz. Kendi dışında herkese egemenlik kurulması,yönlendirilmesi, yönetilmesi gereken kişiliktir.Ancak bu düzeyde bir ilişki kurabilirse katılım yapar, aksi durumda böyle bir ilişki kurmayanı karşıya alan,bitiren bir politikanın sahibi olur. Bir kez egemenlik kurmak istediğinde bunun için her yönteme başvurmaktan kaçınmaz. Kendini dayatarak katılım yapan veya bastıran,silen yaklaşımlar özünde böylesi kişiliğin yansımalarıdır. Bu kişilikte devletin etkisi vardır. Emekçiler ve proletarya yoktur. Buradan olarak ele alarak sorunları çözme amacı veya ihtiyacı duymaz. Zayıf kişiliği egemenliğine aldığında onun kendisini düzen yaşamı sürdürmesine hizmet edecek bir araç olarak görür.Her şey üzerinde egemenlik kurmak istediği için herşeyi bireyselleştirir. Düşüncede cinsler arası ilişkiye kadar her şeyi bireysel ilişkiye atmak ister.
Sekter ve bastırmacı olan bu kişilik özelliğinin tersinden yansıtılması ise,son derece mütevazi görünen bir kişi olarak kendisini yansıtır. Buda bir egemenlik anlayışıdır. Ve öz olarak yukarıda sayılan amaçlarının dışında bir amacı yoktur.Sadece yöntemde farklılık vardır. Birisi bastırarak egemenlik kurmak isterken, diğeri tam tersine son derece “yumuşak ve demokrat” bir politika izleyerek bunu gerçekleştirmek ister.
Önyargılı düşüncenin görüldüğü bir kişilik ise,baskı ve katliamları yoğun olarak yaşamış halktan bireylerdir. Bu kişiler uğradıkları baskı, ve şiddet gerçekliğinden dolayı iradeleri darbelenmiş, ayakta durma, yürüme ve güç olmadan tam bir bitmişlik durumunu sergilerler. Zavallıklarının sonucu olarak hiç bir zaman gelişmeyeceklerine inanan yapıları vardır. Devlet karşısındaki köleliklerini devrimci örgüt içinde de yoldaşlarına karşı kölece bir duruşun sahibi olarak gösterirler. Yoldaşı geliştirme, iradesini ifade etme gibi devrimciliğin olmazsa olmaz ilkelerinde kendilerini çok uzak görürler. Kolayca etki altında kalma, yönlendirmeye son derece açık olan bir pratik sergilerler. Kendilerinin güç olmayacağı, güçlü olanın devlet gibi egemen olacağı düşüncesi bu kişilikle bütünleşmiştir. Çözüm ve üretme gücünden yoksun oldukları için yaşanan sorunları dile getirmeyen,onları kendi içinde değerlendirip “çözen, belli sonuçlara varan”,ancak bu sonuçları daha çok kendince olmasından dolayı dile getirmeyen bir pratik sergiler.Bu durumlar giderek her bireyi kafasında farklı bir yere oturtmaya, her bireyi kendi ölçüleri doğrultusunda mahkum etmeye kadar götürür.
Bu pratikleri dahada örneklemek mümkündür.Öz olarak devletin devrimci saflardaki yansıması olarak bu pratikleri ve kişilikleri de bir sınıf ve halk gerçekliği açısından ele alma zorunluluğu var. Türkiye devrimci hareketinin kişilik çözümlemesine zorlandığı ana nokta tamda burada yatmaktadır. ’Sol’ adına yol çıkan ama çıktığı temeli emekçilerin gerçeğini kavramada zorluk yaşayan devrimci hareket, Kemalizmin bir çok alanda dayatmış olduğu kişiliği kırıp atmada zorluk çekmiş ve çekmektedir.
Halklara bakışı üsten olduğundan dolayı, eğer bu aydın yaklaşımı aşılmadığında bireyin devrimcileşmesi ve devletin tabularını kırıp bunun dışına çıkması güçleşir. Haliyle devrimci örgütler örgüt içindeki bireyleri halkın gerçekliği içinde ele ala yerine, daha çok düzenin sıradanlaştırdığı insan gibi ele alma vardır.Bu noktada oluşturulmuş düşünce kalıpları kolay kolay kırılamamaktadır. Önyargılar bireysel kavrayışı körelten bir rol oynamaktadır. Örgüt ideolojisini ele alışta, düşünce kalıplarını kıramadığı için ya örgüt yaşamını kendisine göre düzenlemeye çalışmakta,yada partiyi teorik olarak “öğrenmek” ama özde sistemin alışkanlıklarını yaşamaktadr.
Kişilikle oluşturulmuş olan düşünce,alışkanlıklar,kafada oluşturulan putlar bireyin devrimci ortamda özgürleşmesini engelleyen en büyük bağlar olarak ortaya çıkmaktadır. Sonuna kar bireyselleşmiş, çıkar düşkünü kişilik, örgüt ortamında tam bir bozgunculuk sergilemekte, çözümlemeye gelemeyen ucuz yaşamın peşinde sonuna kadar bitirilmiş ve bir kişiliği sergilemektedir. Örgütün yoldaşlık ilişkilerini, emek gerçekliğini dağıtan,örgütün sosyal, siyasal ortamını da bozan bir pratiğin sahibidir. Yoldaşlık ilişkilerinde örgütsüzlüğü, laçkalığı,ahbap çavuş ilişkilerini dayatan,ancak bunu bulamadığından kin duyan, sekter,bastırmacı pratik sergileyerek örgüt ortamını bozucu,dağıtıcı bir pratik sergiler Niyeti ne olursa olsun,bu kişilikler sergiledikleri pratiklerle örgütün özgürlükçü ortamına düzenin bireyci,a-sosyal, kölece ilişki tarzını dayatmaktadırlar. Ayrıca halkların emek temelinde oluşan birlikteliğini bozucu, halk iradelerini bastırıcı bir pratiğin ortaya çıkmasına kişilikler zemin sunmaktadır. Bütün bunlar bireye egemen kılınan düzen bakış ve yaşamının yansımalarıdır. Bireylerde bir devlet politikası olarak egemen kılınan önyargı, örgüt ortamında tasfiyeci-komplocu ve bozguncu ve yıkıcı pratiğin adıdır.
Devrimin bu kişiliği ele alışında son derece zorlayan bir pratik sergilemesi görülse de gerek ikna, gerek kendi gerçekliğiyle çatıştırma biçiminde bu kişiliği mutlaka kazanmak zorundadır. Bu kişilik kazanılmadan toplumun gerçekliğinin görülebilmesi ve çözüme kavuşturulması mümkün değildir. Önyargı ancak kişiliğin kendisini görmesindeki şiddetli karşılaşmayla çözülür. Bu kişilikle mücadele düzenle mücadeledir.Bu kişiliğin parçalanması, örgütlülüğe çekilmesi toplumun parçalanabilmesi ve örgütlülüğe çekebilmesidir.
Önyargı ancak bilimsel yaklaşımlarla ve bilimsel doğruların açığa çıkarılmasıyla giderilebilir. Bu T.C. egemenlik sisteminin oluşum gerçekliğinin açığa çıkarılmasıdır. T.C. devletinin karartmaya çalışmış olduğu gerçeklerin açığa çıkarılmasıdır. Tarihsel anlamda çarpıtılmış gerçeklerin doğru ve devrimci temelde özüyle birleştirilmesidir.
Örgüt ortamında yoldaşlar arasındaki ilişkinin devrimci çizgisi de düzenlenmesi, bireysel, halksız, devrimci sınıf kişiliğin yitirilmişliğini kendine kazandırarak kimlik,kişilik sahibi etmesidir.Büyük anlayış ve eylem gücünün yaratıcılığının bireyde gerçekleştirilmesidir.
Önyargıyı gidermenin tek yolu sevmeyi ve sevilmeyi başarmaktır. Türkiye devriminde sevginin gelişimi ve büyüklüğü de emek büyüklüğüne bağlıdır. Emeği, çabası büyük olmayan bireyin sevgisi zaferide olamaz. Büyük sevgi ve büyük zafer, büyük emekle geliştiği gibi,buna yön verecek düşünce gücü olmada o kadar hayati bir gerçekliktir. Bireysel, küçük bencil dünyalardan çıkmadan, önyargılarımızdan bizi tutan her bağımızdan ve bağımlılığımızdan kurtulmak mümkün değil. Büyük düşünce kendinden çıkmayla geliştirilir. Kendinden çıkmak sınıfın devrimcisi ve eylem gücü olmayı bilmekten geçmektedir. Devrim kendisini bu anlamda büyüten,geliştiren bireylerin çabasının ürünü olacaktır.

Devrimci saflarda düzenin etkisinin bir ifadesi olarak bir çok hastalıklar varlığını sürdürdüğü gibi aynı zamanda bu hastalıklardan önemli birisi olan önyargıcılıkta güçlü bir şekilde varlığını devam ettirmektedir. Burjuva ideolojisi ve yaşam biçiminin bir tezahürü olan ve kişilik problemine dönüşen , yoldaşlık ilişkilerini dinamitleyen eğilimlere karşı kararlı ve ısrarlı bir savaşım yürüterek, saflarımızı arındırmak önem taşıyor. Önyargı kişiliğin en gelişmiş ifadesi olarak ortaya çıkan bazı olumsuz durumlarını anlamak ve tüm bunlardan yeterli ders çıkarmak bakımından önyargıcılığın nedenleri ve toplumda, devrimci örgütlerde nasıl etkide bulunmakta ve yaşamakta olduğunun açığa çıkarılması gerekiyor.Bu konuya ilişkin devrimci bir perspektif sunmaya çalışarak, yoldaşları burjuva-küçük burjuva önyargıcı etkilere karşı uyarmaya çalışacağız. Nedir ön yrgıcı Bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı, peşin hüküm, peşin fikir:

Bilindiği üzere, toplumsal gerçekliğimizin en temele hastalıklarından birisi olan önyargı, devrimci çalışma ve gelişmenin önünde temel bir engel rolü oynuyor. Kişiliklerde yaratılan tahribatın bir sonucu olarak örgütlü mücadeleye ve kolektif çalışmaya gelmeyen bir duruşun sahibi olan önyargılı kişilik, devrimin öncelikli çözmesi gereken sorunlardan birisini oluşturuyor. Çünkü mevcut işbirlikçi tekelci burjuva sisteminin kendisini korumaya alma, devrimci mücadeleyi içten darbeleme ve kişiliklerin örgütlü mücadelede birleşmesini engellemek için temel bir silah işlevi görüyor, bu anlayış. Önyargı, devrimin kitlelerin içinde örgütlenmesinin önünde çok sayıdaki tehlikeli anlayıştan birisi olsa da, birçok anlayışın özellikleri sonucu veya yansımaları taşıması ve çözümlenebildiği oranda,bir çok anlayışın çözüm yolunu da göstereceği özel önem taşımaktadır. Temel anlamda emekçilere bakışı, örgütlenmeye gelmenin, yoldaşlık ilişkilerinin açıklanması ve üretebilme yeteneğinde geliştirilmesinde bu anlayış başattır. Bu nedenle de örgütlenme sorunlarımız ışığında ele alınması ve aydınlatılması gerekiyor. Önyargı her ne kadar bir kişilik sorunu ve bakış açısı olarak görülmüş olsa da toplum gerçeği ve burjuva sistemin temel politikalarında kopuk ele alınamaz. Derinliğine ele alındığında görünen odur ki, devrimci gelişmenin önünde temel bir engel, çözümlenmesi durumunda da devrimci örgütlülüğün önemli bir sorununu çözümlenmesi anlamına gelecektir.Bu açıdan örgütlenme sorunlarını ele alırken, önyargılı kişiliğin çözümlenmesi,anlaşılabilmesi ve aşılabilmesi önemli bir zorunluluk,kaçınılmaz bir görev olarak kendisini sürece dayatmaktadır.Buradan olarak gerçeklik bakımından ele alındığında,yargılama gerçeğimiz nedir? Yargılamada bir irade gücü olarak bir duruş varmıdır ? Önyargılar kurulu sistemin gerçekleştirdiği yargısız infazlardan ne kadar bağımsız ve ne kadar onun benzeridir? Sistemin toplumdaki her bireyin kafasına zorla şırınga ettiği düşünce kalıplarının ne kadar dışına çıkılarak bakılıyor? Düzenin ve her bireyin kendi dışına çıkmadan objektif bir bakış geliştirmesi, bir yapı gücü olabilmesi mümkün mü? Bütün bu sorunları çoğaltmak mümkün. Ancak esas olan,sorunların çokluğunda ziyade içe dönük bakabilme, kendisinden çıkıp topluma bakabilme cesaretini gösterebilmektir.Sorular ancak bu şekilde bir anlam kazanabilir.Bu sorular ışığında toplum ve birey gerçekliğine bakıldığında görünen odur ki bir yargı toplumu veya bireyi olmaktan ziyade bir önyargı topluluğunu ifade etmektedir. İşbirlikçi tekelci sistemin özel olarak geliştirdiği veya daha farklı uygulamalarının bir sonucu olarak gelişen önyargı, yaşamımızın bütün sahalarına şu veya bu düzeyde yansımaktadır. Ve gelişimin önünü tıkayan önemli bir engel olmaktadır. Önyargının dahada anlaşılması için yargının ne olduğunu anlamak, bizdeki önyargıyı anlamak ve bunun toplum gerçekliğindeki nasıl gelişme ve yaşama zemini bulduğunu,yarattığı tahribatları ve sonuçlarıyla birlikte ele alma gereği var.Yargı;en genel anlamında muhakeme edebilmektir. Yani bir olay ve olgu hakkında haklı-haksız, iyi-kötü biçiminde bir ayrım geliştirebilmek için yargılama konusu olan bir gerçeklik ve bunun yargılamasını yapabileceği doğrular ve ölçüler gereklidir. Bir yargılama yapılacaksa bunu bir amaca, bir nedene göre yapma zorunluluğu vardır. Diğer tanımlamaya doğru bir yargılama bilimsel olmalıdır. Bilimsellik, neden ve sonuçların bütün boyutlarıyla ele alınarak değerlendirilmesini ifade eder.Ancak yargılamanın bilimsel yapılması gerçekliği,onun bağımsız olduğu anlamına gelmiyor.Bütün toplumlarda yargılama egemen sınıf ve düşüncesi, ideolojisi doğrultusunda geliştirilir. Bu gerek toplumu açısından, gerek birey açısından böyledir. Yargıyı sınıf bakış açısından koparmak mümkün değildir. Elbette bu açıdan yargı bağımsız olamaz. Burjuvazi, şekillendirdiği bireye kendi ideolojisi doğrultusunda bir değerlendirme ve bakış açısı verir.Sosyalist sistem ise kendi bakışına göre bir şekillenme gerçekleştirir.Sınıflı ve sınıfsız toplum biçimlerinde yargılama bu biçimde bir anlam kazanırken,toplum gerçekliğimizde dışa vuran bu yan bir yargılamadan çok,bir önyargıdır.Yani bilimsellikten uzak bir biçimde araştırıp-inceleme yapmaksızın mahkum etme,peşin hükümlülüktür. Bir olay-olgu hakkında soruşturmaksızın yapılan yargısız infazdır.Yargı meydana gelmiş bir olayın ceza aşamasına kadarki süreci,olayın gelişimi konusunda delillerini toplayarak suçun cezasını tespit etme çalışmasına verilen addır. Önyargı ise; olayın delilleri araştırılmak sızın,yani yargı geliştirilmeksizin mahkumiyet vermektir. Önyargı doğmadır, olay-olgu ve kişileri ele alışta kalıpçı düşünce,duygu ve şartlanmışlık vardır.Hedef alınan şey hakkında değerlendirme, bakış tamamlanmıştır. Farklı noktalarda ele alma ihtiyacı duyulmaz. Hedeflenen gerçeklik, saptanılan değerlendirme ile sonuca bağlanmıştır. Bundan sonraki süreç sürekli hedeflenen, karşıya alınan gerçekliğin sürekli olumsuzluğuna yöneliktir. Her olay olgu ve gelişmenin sürekli olumsuz yanları üzerinde durulur ve giderek önyargı duyulan şeye karşı düşmanlık daha fazla geliştirilir.Bir kez önyargı geliştikten sonra herşey bu düşmanlığın dahada gelişmesi yönünde kullanılır.En ufak bir olay bile duygu niyetler de katarak değerlendirilir. Bu aşamaya gelmiş bir bakışın sahibi giderek çevresindeki gelişen olaylarla daha az ilgilenerek önyargı geliştirilen şey üzerinde yoğunluğunu derinleştirir. Ancak bu derinleşme, duygu,niyet ve öfkenin dahada derinleştirilmesinden başka bir anlam ifade etmez.Bu belirlenenler ışığında Türkiye toplum gerçeğine bakıldığında, önyargının bütün topluma egemen kılınan ve geliştirilen bir devlet politikası olduğu görülecektir. İşbirlikçi tekelci burjuva sistemin bütün oluşumuna sindirilmiş,buna bağlı olarak her bireye hücrelerine kadar özümletilmiş bir yaşam ve davranış biçimini almıştır.Egemen sistemin devamına dönük olan politikalar ve bunun topluma yaydırılan gerçekliğinde tarihsel olarak geliştirilen temel bir politikadır. Tarihsel anlamda bu politikanın ilk yaşam bulduğu olgu,kendisini devleti ele alışta göstermektedir.Tarih boyunca devlet,birey için aşılamaz,kutsal bir olgudur.Yaratılan örgütlülükte tarih boyunca devletin halk karşısında oynadığı baskı devlete bir “babalık”,”kutsallık” misyonunu atfederken,karşılaştığı şiddet devleti sürekli korkulan bir oluşum olarak zihinlere yerleştirmiştir. Devletin uyguladığı baskı bir yandan kendisini egemen kılarken,diğer yandan bireyin bütünüyle devlete teslim olmasını,onunla bütünleştirilmesi gereken,teslim olunması gereken kutsal bir güçtür toplum için.Osmanlılardan T.C. devletine kadar uzanan devletin bu gerçekliğine rağmen dönemsel olarak kitlesel ayaklanmalar geliştirilmiş olsa da burada yaşanan yenilgiler devletin egemenliğini dahada “meşrulaştırıcı” olmuş ve halkı dahada iradesiz bırakmıştır. Tarih boyunca gerçekleşen halk ayaklanmalarının yenilgisi bunun dahada somutlaşmasını ve kanıksanmasını getirmiştir. Yenilen,teslim alınan toplum devletin politikalarına tabii olan, onun bir aracı ve askeri durumuna getirilmiştir.” Asker milletiz” özdeyişi bu gerçeğin netçe resmedilmesi anlamına gelmektedir. Direnme odakları kırılmış olan toplum, devletin her türlü uygulama ve politikasına pratikte ve düşüncede tüm yanlarıyla bir tabi olma gerçekliği içindedir.Yenilen, teslim alınan toplum gerçekliğinin karşısında bir yargıdan bahsetmek mümkün değildir.Devlet,yargılanabilecek bir olgu değildir. Devlete karşı bir yargı gücü olmak,devlete karşı bir irade gücü olarak ortaya çıkmayı zorunlu kılar. Ancak irade gücü kalmamış olan bireyin zavallılığı devlet kaşısın da kendisindeki güçsüzlüğün kendisine karşı önyargıdır. Çözümsüzlük kendisine karşı önyargıdır. Çözümsüzlük kendisine dönük olarak bir önyargının gelişmesine yol açmaktadır. Güçsüzlüğün ve teslim olmuşluğun önyargısıdır bu. Kişilikte somutlaşan bu durum,Kemalizm çizgisinde yürüyen T.C. devletinin emekçi halklara yaklaşım politikasının bir sonucudur. Çünkü kişilik şekillenmesi emekçi yığınlar gerçekliğinden ayrı ele alınamaz,onun somut ifadesidir.Kemalist Cumhuriyetin ulusal devleti yaratmak için,ilk yöneldiği hedef çeşitli ulus ve ulusal azınlıklardan değişik halklar olmuştur.Halkların inkar politikası ardından yoğunca geliştirilen aynılaştırma çabasıyla Kemalist Türklüğü öne çıkararak bir politika izlerken,diğer ulus ve ulusal azınlıktan halklara yönelik olarak yoğunca aşağılanma hiçleştirme ve eritme politikasını gütmüştür. Günümüze kadar yansımasını bulan Kürtlerin Kiro”, Lazların, Arapların, Rumların, Ermenilerin aşağılandığı fıkraların yaygınlaşması, Kemalist Cumhuriyetin inkar ve imha siyasetinin birer parçası olarak uygulamaya sokulmaktadır. Bu halklara karşı düşmanlık yapma,onları; yok saymaya yönelik önyargılardır.İçte yürütülen bu politika Misak-ı Milli sınırları içinde bir “birliği” hedeflerken,bu birliği gerçekleştirmenin farklı yöntemleride çok ustaca hayata geçirilmiştir.Bir yandan farklı ulus ve ulusal azınlıktan halklar hiçleştirilerek inkar edilerek,katliama tabi tutularak ve aşağılanarak “yeni “bir toplum oluşturulurken,bunu daha çok faşist partilerde görülen düşman yaratma taktiğini de kullanarak günümüze kadar gelen benzer politikalar izlemiştir. Oluşturulan düşmanlarla varlığın tek koşulu olarak “düşmanlara” karşı birlik gösterilmiştir.Peki kimdir bu düşman? Yunanlılardır. Onların da İstanbulda gözleri var, Egede tehdit durumundadırlar” veya düşman İrandır, Suriyedir vb.” Bunların hepsinin T.C. topraklarında gözü var. Bütün düşmanlar ülkemize her an saldırabilir. Bunun için işçi zam istememeli,toplum demokrasi ve özgürlükler için mücadele etmemeli. “ Herşey vatan için”. Yani T.C. devleti içindir. Bu şovenist ve ırkçı politikalar kullanılarak ulusal birlik yaratılmaya çalışılmıştır.Ancak bu birlik tıpkı birliği oluşturmak için kullanılan taktikler gibi sahtedir.Yaratılan birliktelik karanlıktır.Ulusların ve ulusal azınlıktan halkların inkarı,halkların gönüllü birliğinin darbelenmesi olmuştur.Yaratılan düşmanlık devletin her türlü uygulamasının ve politikasının yaşam bulmasında temel araç olmuştur. Devlet, politik değişikliğe yöneldiğinde veya gündem değiştirilmek istendiğinde,yarattığı bu düşmanlara karşı toplumu bir savaş histerisi içine sokarak politikalarına uygulama alanı açarlar. Bu taktik T.C. devletinin kurulmasından bu yana süre gelen bir taktiktir ve günümüzde de kitlelerin gündemini saptırmak için bu taktik sürekli kullanılır.Emekçi halklara ve hedef gösterilen devletlere karşı öylesine kanıksanmış bir politikadır ki,içte gelişen devrimci,demokrat halk muhalefetinin karalamak,örgütlenmesini engellemek için başka ülkelerin ajanı vb. suçlamasını öne çıkartarak toplumda önyargı kışkırtılmış ve kin duyguları geliştirilmiştir. Bu duygu toplumda oldukça egemen bir konuma getirilmiştir. Egemen olması nedeniyle faşist-gerici politikalar her alanda rahatça yaşam bulabilmektedir. Bu halkları ele alışta toplumda yaratılan önyargının bir düşünce kalıbı olarak bireyle bütünleştiği,onun bir parçası durumuna geldiğini gösterir. Türkiyede Tükmenlerden başlayarak bütün halkları kapsayan Kemalist Türklüğün, milliyetçilik boyutunda savunulması, kendisini yitiren halkların önyargı gerçeğini açığa vurmaktadır.Farklı ulus ve ulusal azınlıklardan eritilmiş halklar gerçekliği içinde kökünden, tarihinden, kültüründen koparılmış olan bireylere hakim kılınan bu önyargı gerçeğinin topluma bu derece egemen kılınması bütün bakış ve düşüncesine hakimiyet devletin egemenliğini gösterir.Her bir birey yaratılan bu toplumu ve ulusal yapılanma içinde kendisini ifade etmektedir. Türkiye de söndürülmeye çalışılan ateşini yeniden yakılmasını devletin bakışıyla düşman görmektedir. Emekçi halkların kendi gerçeklerinin açığa çıkarılması ve kendilerine kavratılması, tüketilen umutların yeniden dirilmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla sisteme tümüyle bağlanmış bir zihniyette yenilenme ve silkinme beklemek çok güçtür. Haliyle tabuların öncelikle parçalanması ve çıplak gerçekliğin ortaya konması gerekiyor.Devrim bireye rağmen gelişmeyi dayattığında bu bireyin devrime gelişi özünde devrimi reformize etme, devrimci örgütü ve partiyi düzen sınırları içine çekmektir. Bu yüzden devrimci örgüte geldiğinde düzenin bütün kirini-pasını örgüte taşır. Devrimi geliştirmekten ziyade esas olarak devrimin önünde engeldir. Halkla,sınıf ve birey gerçekliğinin darbelendiği; Kemalist bakış ve yaşam tarzına egemen kılınan bireyin,devrime katılıp yeniyi yaratması öyle kolay olmayacaktır. Çünkü bireyde geleceği kendi ellerinde kurma olgusu bitirilmiştir. Durum böyle olunca kişi sonuna kadar iknaya kapalı, halkından kaçan, sonuna kadar örgütün açığa çıkardığını tüketen pratiği esas almaktadır.Her bireyin kafası T.C’nin tanıdığı gerçeklik içinde şekillenmektedir. Devletle bütünleşmiş,devletin politikalarına adeta tabi olmuştur. Onunla uzun süre iç içe olmuş bireyde, örgüt ortamına yansıması egemen olma tarzındandır. Bu kişi devrime devletin pençeresinde bakmaya kalkışır. Devlet nasıl herşeye egemen ise bu bireyde herşeyin hakimi olmak ister. Bu, onda ön yargıdır. Kalıplaşmış kişiliğine,özüne sinmiş bir bakıştır. En doğrusunu kendisi bilir.Kendi dışında gelişimin olacağına inanmaz. Kendi dışında herkese egemenlik kurulması,yönlendirilmesi, yönetilmesi gereken kişiliktir.Ancak bu düzeyde bir ilişki kurabilirse katılım yapar, aksi durumda böyle bir ilişki kurmayanı karşıya alan,bitiren bir politikanın sahibi olur. Bir kez egemenlik kurmak istediğinde bunun için her yönteme başvurmaktan kaçınmaz. Kendini dayatarak katılım yapan veya bastıran,silen yaklaşımlar özünde böylesi kişiliğin yansımalarıdır. Bu kişilikte devletin etkisi vardır. Emekçiler ve proletarya yoktur. Buradan olarak ele alarak sorunları çözme amacı veya ihtiyacı duymaz. Zayıf kişiliği egemenliğine aldığında onun kendisini düzen yaşamı sürdürmesine hizmet edecek bir araç olarak görür.Her şey üzerinde egemenlik kurmak istediği için herşeyi bireyselleştirir. Düşüncede cinsler arası ilişkiye kadar her şeyi bireysel ilişkiye atmak ister.Sekter ve bastırmacı olan bu kişilik özelliğinin tersinden yansıtılması ise,son derece mütevazi görünen bir kişi olarak kendisini yansıtır. Buda bir egemenlik anlayışıdır. Ve öz olarak yukarıda sayılan amaçlarının dışında bir amacı yoktur.Sadece yöntemde farklılık vardır. Birisi bastırarak egemenlik kurmak isterken, diğeri tam tersine son derece “yumuşak ve demokrat” bir politika izleyerek bunu gerçekleştirmek ister. Önyargılı düşüncenin görüldüğü bir kişilik ise,baskı ve katliamları yoğun olarak yaşamış halktan bireylerdir. Bu kişiler uğradıkları baskı, ve şiddet gerçekliğinden dolayı iradeleri darbelenmiş, ayakta durma, yürüme ve güç olmadan tam bir bitmişlik durumunu sergilerler. Zavallıklarının sonucu olarak hiç bir zaman gelişmeyeceklerine inanan yapıları vardır. Devlet karşısındaki köleliklerini devrimci örgüt içinde de yoldaşlarına karşı kölece bir duruşun sahibi olarak gösterirler. Yoldaşı geliştirme, iradesini ifade etme gibi devrimciliğin olmazsa olmaz ilkelerinde kendilerini çok uzak görürler. Kolayca etki altında kalma, yönlendirmeye son derece açık olan bir pratik sergilerler. Kendilerinin güç olmayacağı, güçlü olanın devlet gibi egemen olacağı düşüncesi bu kişilikle bütünleşmiştir. Çözüm ve üretme gücünden yoksun oldukları için yaşanan sorunları dile getirmeyen,onları kendi içinde değerlendirip “çözen, belli sonuçlara varan”,ancak bu sonuçları daha çok kendince olmasından dolayı dile getirmeyen bir pratik sergiler.Bu durumlar giderek her bireyi kafasında farklı bir yere oturtmaya, her bireyi kendi ölçüleri doğrultusunda mahkum etmeye kadar götürür.Bu pratikleri dahada örneklemek mümkündür.Öz olarak devletin devrimci saflardaki yansıması olarak bu pratikleri ve kişilikleri de bir sınıf ve halk gerçekliği açısından ele alma zorunluluğu var. Türkiye devrimci hareketinin kişilik çözümlemesine zorlandığı ana nokta tamda burada yatmaktadır. ’Sol’ adına yol çıkan ama çıktığı temeli emekçilerin gerçeğini kavramada zorluk yaşayan devrimci hareket, Kemalizmin bir çok alanda dayatmış olduğu kişiliği kırıp atmada zorluk çekmiş ve çekmektedir. Halklara bakışı üsten olduğundan dolayı, eğer bu aydın yaklaşımı aşılmadığında bireyin devrimcileşmesi ve devletin tabularını kırıp bunun dışına çıkması güçleşir. Haliyle devrimci örgütler örgüt içindeki bireyleri halkın gerçekliği içinde ele ala yerine, daha çok düzenin sıradanlaştırdığı insan gibi ele alma vardır.Bu noktada oluşturulmuş düşünce kalıpları kolay kolay kırılamamaktadır. Önyargılar bireysel kavrayışı körelten bir rol oynamaktadır. Örgüt ideolojisini ele alışta, düşünce kalıplarını kıramadığı için ya örgüt yaşamını kendisine göre düzenlemeye çalışmakta,yada partiyi teorik olarak “öğrenmek” ama özde sistemin alışkanlıklarını yaşamaktadır.Kişilikle oluşturulmuş olan düşünce,alışkanlıklar,kafada oluşturulan putlar bireyin devrimci ortamda özgürleşmesini engelleyen en büyük bağlar olarak ortaya çıkmaktadır. Sonuna kar bireyselleşmiş, çıkar düşkünü kişilik, örgüt ortamında tam bir bozgunculuk sergilemekte, çözümlemeye gelemeyen ucuz yaşamın peşinde sonuna kadar bitirilmiş ve bir kişiliği sergilemektedir. Örgütün yoldaşlık ilişkilerini, emek gerçekliğini dağıtan,örgütün sosyal, siyasal ortamını da bozan bir pratiğin sahibidir. Yoldaşlık ilişkilerinde örgütsüzlüğü, laçkalığı,ahbap çavuş ilişkilerini dayatan,ancak bunu bulamadığından kin duyan, sekter,bastırmacı pratik sergileyerek örgüt ortamını bozucu,dağıtıcı bir pratik sergiler Niyeti ne olursa olsun,bu kişilikler sergiledikleri pratiklerle örgütün özgürlükçü ortamına düzenin bireyci,a-sosyal, kölece ilişki tarzını dayatmaktadırlar. Ayrıca halkların emek temelinde oluşan birlikteliğini bozucu, halk iradelerini bastırıcı bir pratiğin ortaya çıkmasına kişilikler zemin sunmaktadır. Bütün bunlar bireye egemen kılınan düzen bakış ve yaşamının yansımalarıdır. Bireylerde bir devlet politikası olarak egemen kılınan önyargı, örgüt ortamında tasfiyeci-komplocu ve bozguncu ve yıkıcı pratiğin adıdır. Devrimin bu kişiliği ele alışında son derece zorlayan bir pratik sergilemesi görülse de gerek ikna, gerek kendi gerçekliğiyle çatıştırma biçiminde bu kişiliği mutlaka kazanmak zorundadır. Bu kişilik kazanılmadan toplumun gerçekliğinin görülebilmesi ve çözüme kavuşturulması mümkün değildir. Önyargı ancak kişiliğin kendisini görmesindeki şiddetli karşılaşmayla çözülür. Bu kişilikle mücadele düzenle mücadeledir.Bu kişiliğin parçalanması, örgütlülüğe çekilmesi toplumun parçalanabilmesi ve örgütlülüğe çekebilmesidir. Önyargı ancak bilimsel yaklaşımlarla ve bilimsel doğruların açığa çıkarılmasıyla giderilebilir. Bu T.C. egemenlik sisteminin oluşum gerçekliğinin açığa çıkarılmasıdır. T.C. devletinin karartmaya çalışmış olduğu gerçeklerin açığa çıkarılmasıdır. Tarihsel anlamda çarpıtılmış gerçeklerin doğru ve devrimci temelde özüyle birleştirilmesidir.Örgüt ortamında yoldaşlar arasındaki ilişkinin devrimci çizgisi de düzenlenmesi, bireysel, halksız, devrimci sınıf kişiliğin yitirilmişliğini kendine kazandırarak kimlik,kişilik sahibi etmesidir.Büyük anlayış ve eylem gücünün yaratıcılığının bireyde gerçekleştirilmesidir. Önyargıyı gidermenin tek yolu sevmeyi ve sevilmeyi başarmaktır. Türkiye devriminde sevginin gelişimi ve büyüklüğü de emek büyüklüğüne bağlıdır. Emeği, çabası büyük olmayan bireyin sevgisi zaferi de olamaz. Büyük sevgi ve büyük zafer, büyük emekle geliştiği gibi,buna yön verecek düşünce gücü olmada o kadar hayati bir gerçekliktir. Bireysel, küçük bencil dünyalardan çıkmadan, önyargılarımızdan bizi tutan her bağımızdan ve bağımlılığımızdan kurtulmak mümkün değil. Büyük düşünce kendinden çıkmayla geliştirilir. Kendinden çıkmak sınıfın devrimcisi ve eylem gücü olmayı bilmekten geçmektedir. Devrim kendisini bu anlamda büyüten,geliştiren bireylerin çabasının ürünü olacaktır.

HALKIN BİRLİĞİ

149.yılında Paris Komünü Bayrağı Dünya Sosyalist Cumhuriyetinin Bayrağıdır..!

Bundan tam 149 yıl önce 1871 yılı 18 Mart’ında ayaklanan Paris emekçi yığınları, iktidarın işçi …

instagram web viewer instagram profile