Anasayfa / Analiz-Polemik / Devrimci ve Komünistlerin Kaderi Mücadele Ederken Ateist Ölümünün Ardında Dini Ritüellere Teslim Olmamalıdır..!

Devrimci ve Komünistlerin Kaderi Mücadele Ederken Ateist Ölümünün Ardında Dini Ritüellere Teslim Olmamalıdır..!

Uzun dönemden bu yana devrimci ve komünistlerin toprağa verilmeleri  anlamında son veda törenlerinin nasıl yapılacağına dair devrimci saflarda uzun zamandan bu yana tartışmalar  yaşanıyor.

Yaşamını materyalist propaganda ve emekçileri sosyalist bir dünya yaratma doğrultusunda örgütlü bir savaşım adamış ve bütün dinlerle aralarına köprü atmış olan devrimci ve komünistlerin, ölümsüzler ordusuna katılmalarının ardında ya ailesi yada halkın değer yargıları vb. gerekçe gösterilerek, dini ritüellerle son veda törenleri yapılmıştır.

Devrimci ve komünistler için cenaze merasimleri uğruna yaşamlarını adamış oldukları M-L yada devrimci materyalist dünya görüşüne uygun olmalıdır.

Çeşitli ulusu ve ulusal azınlıkların, mezheplerin ve inançların varlığını sürdürdüğü Türkiye Kuzey Kürdistan gerçekliğinde, her ulus yada ulusal azınlığın, mezhep ve inançların cenaze merasimleri  faklı ritüellerle yapılmaktadır.

Ölenlerin toprağa verilmesi Sünni, Alevi, Musevi, Hristiyan, Ezidi vb. din, mezhep ve inanç sistemlerine göre farklı ritüellerle kaldırılmaktadır. Her din ve inanç sisteminin bir araya geldikleri ve cenaze törenlerini Sünniler Camide, Aleviler Cemevin de, Museviler Sinagogda, Hiristiyanlar Kilisede yapmaktadırlar. Buradan olarak devrimci ve sosyalistler farklı bir dünya için örgütlenip mücadele etmektedirler. Dinle her türlü bağlarını kesmiş ve yine emekçi yığınları ağulayan dine karşı mücadele yürüten aydınlanma çalışmasının öncüsü konumundadırlar ve materyalizmi kendilerine temel alan devrimci ve komünistler ateistirler.

Son olarak bir dönemler devrimci hareketin önder kadroları içinde yer almış ve 2000’li yıllarından ardından  örgütsüzlüğü seçmiş, son dokuz yıldır  bir aydın olarak yazıp çizmiş ama komünistliğin örgütlü bir çalışmayla mümkün olduğu gerçekliğini unutarak  ideallerine uygun bir devrimci komünist faaliyet içinde olmayan  Garbis Altınoğlu’nun cenazesinin Kilisede kaldırılması, devrimci ve sosyalistlerin  cenaze törenlerinin  nasıl yapılması gerektiği tartışmasını yeniden  gündeme taşımıştır.

Biliyoruz ki, tüm sömürücü toplumlarda din, bir üstyapı kurumu olarak hep egemen sömürücü sınıfların (köle sahiplerinin, feodallerin, burjuvazinin) hizmetinde olan bir ideoloji ve kurumlaşma oldu. Çağlar, asırlar boyu, ezilen, sömürülen sınıflara, bir avuc azınlığın kölesi (köle, toprak kölesi, ücretli köle) olmayı emretti. Kaynağını idealizmden alan, ama idealizmin en katı, en yalın en yoğun biçimini oluşturan dini ideoloji, her zaman için en geniş ideolojik etki alanı yaratan felsefesi idealist bir akım olageldi.

Din, insanın doğa karşısındaki güçsüzlüğünün, kokusunun sonucu olarak doğsa da sınıflı toplumlarla birlikte dine kaynaklık eden, dini geniş yığınları boyunduruğu altına alışına yol açan yeni bir toplumsal olgu daha doğdu: Ezilen ve sömürülen, horlanan kitlelerin toplumsal olgular karşısındaki güçsüzlüğü. Bu güçsüzlüğü de doğuran, sınıfsal olguların, sınıfsal bölünmenin kavramaması oldu. İnsanlığın uzun tarihsel evrimi sürecinde doğaya karşı mücadelesinde bilim ve teknikte sağladığı dev sıçramalara karşı hala dini ideolojinin ilkel pençesinde kıvranması, çıkış yollarından biri olarak dini görebilmesi, yalnızca doğa karşısındaki bilgisizliğinden değil, yanı sıra özellikle de toplumsal olaylar karşısındaki güçsüzlüğünden kaynaklanmaktadır. Doğa olayları karşısındaki cehalet bu cehaletten kaynaklanan dini inanış, ilkel insana, ilkel komünal topluma özgüdür. İnsanlığın sınıflara bölünmesiyle ve hele de kapitalizm ve emperyalizm dönemiyle birlikte bu izah tarzı tamamen geçersizleşmiş, yetersizleşmiştir

Dinin ezilen milyonlar, özellikle de kırlarda, modern sınıfların dışında kalan sömürülen tabakalarda, kapitalist gelişmenin zayıf olduğu bölgelerde güçlü olmasının nedeni, nedenlerini yalnızca yığınların bilgisizliğiyle açıklamak yetersiz bir açıklamadır. Dinin toplumsal köklerini tüm olarak vermez, veremez. Toplumsal kökleri ve burjuva demokratik devrimlerin gencekleşmemişliği özellikle, unutulmamalıdır. Sözü Lenin’e bırakalım:

“… Modern kapitalist ülkelerde bu kökler, esas olarak toplumsaldır. Dinin en derin kökleri bugün, çalışan yığınların toplumsal olarak ayaklar altına alınmış durumunda ve onların, her gün ve her saat sıradan çalışan insanlara, savaşlar, depremler vb. gibi olağanüstü olayların verdiğinden bin kez daha şiddetli olarak, acıların en korkuncunu, işkencelerin en vahşisini veren kapitalizmin kör güçlerinin karşısında, görünüşteki tam çaresizliklerin dendir. ‘Korku tanrıları yarattı’ sermayenin kör gücünden -kör, çünkü halk yığınları tarafından önceden görülemez- proleterin ve küçük mülk sahibinin yaşamlarının her adımında ‘ani’, ‘beklenmedik’, ‘rastlansal’, yıkım, yok olma, yoksulluk, fuhuş, açlıktan ölüm getirme tehtidinde bulunan ve getiren bir güçten korku. işte modern dinin, eğer bir anaokulu materyalisti olarak kalmak istemiyorsa materyalistin, her şeyden önce, aklından çıkarmaması gereken böylesine bir kökü vardır.” (Marks-Engels Marksizm, İşçi Partisinin Din Karşısındaki Tutumu, s.280-281)

Egemen sömürücü sınıflar, burjuvazi, emperyalist burjuvazinin ideologları diplomalı uşakları, politik sözcüleri, ezilen milyonların bilgisizliğinin, toplumsal olgular karşısındaki güçsüzlüğünün farkındadır. Bu güçsüzlüğü, bilgisizliği idealizmi körükler. Kitleleri bilgisiz bıraktırma çarpık çelişkili bilgiyle donatma, aktif politika dışında tutma politikaya karşı ilgisizliğini geliştirme, vb. yollarla dini ideolojiyi güçlendirerek yığınların bilincini güçlü bir şekilde kapitalizme, emperyalizme, sömürücü düzene bağlamak isterler.

-Dinin karakterinde, itaat, olanla yetinme, kadere boyun eğiş var. Din, sömürülen milyonların sömüren bir avuç azınlığa kölece boyun eğme, bu dünyada acı çekenlerin öteki dünyada, cennette mutlu bir yaşam süreceğini vaat eder. İşte bundan dolay “din, halkın afyonudur- Marks’ın bu özdeyişi din konusundaki tüm Marksist görüşün temel taşıdır. Marksizm her zaman bütün modern dinlere ve kiliselere, ve her dinsel örgütü, sömürüyü savunmaya ve işçi sınıfını sarhoş etmeye yarayan burjuva gericiliğinin aracı olarak bakmıştır.” (Lenin, s.277)

Din, altın çağını, feodal toplum döneminde yaşadı. Bu dönem, toplumsal, siyasal, bilimsel, kültürel, hukuki yaşamın her alanına, kilise, halifelik müdahale ediyor, denetliyor, yönlendiriyor, biçimlendiriyor. Din bilim (teoloji) bütün bilimlerin üzerinde dokunulmaz, ayrıcalıklı ve bilimleri yönlendiren konumdaydı. Ortacağ ilkel kafa yapışma, teolojiye aykırı her bilimsel gelişme engelleniyor, bastırılıyor, ağır cezai önlemlerle, engizisyon mahkemelerinin kılıcıyla, Şeyhülislamının fetvalarıyla; susturuyor, yok ediliyordu.

Zamanın dev ekonomik, ideolojik, siyasi kudreti feodallerle, feodal aristokrasiyle kilise, halifelik vb. iktidarı paylaşan bir güç durumundaydı.

Kapitalizmin doğuşu ve gelişimiyle birlikte, burjuvazi, kilise ve feodal aristokrasiyle çalışmaya baladı. Kapitalizm, feodal kösteklerinden kurtulmak istiyor Bu kösteklerden kurtulmak için, burjuvazinin, feodal aristokrasinin yan ısıra, kiliseye, feodal dinci gericiliğe karşı ideolojik, kültürel ve siyasal saldırılara girişmesi kaçınılmaz tarihsel bir zorunluluktu. Nitekim böyle de oldu. XVI. yüzyılda İtalya’dan başlayarak Avrupa’yı saran Rönesans hareketi, kapitalizmin özgürce gelişme isteğine, hedefine temel ideolojik, siyasal, bilimsel, sanatsal, kültürel bir atılımdı. Hıristiyanlığın değerleriyle biçimlenmiş feodal dinci ideolojiye karşı kapitalist dünyanın temsilcisi burjuvazinin “akılcı ve bilimsel” dünya görüşünü ifade eden dev bir atılımı ve saldırısıydı. Burjuvazinin feodal aristokrasiye, feodal dinci ideolojiye, kiliseye karşı kudretli saldırısı XVIII. yüzyılla birlikte zirveye vardı. “Aydınlanma felsefesi” olarak anılan bu burjuva dünya görüşü o gün devrimci bir içerik ve roldeydi; başını da Fransız filozofları çekmekteydi.

Burjuvazinin “eşitlik”, “kardeşlik “, “özgürlük”, “akılcılık”, “hümanizm”, motiflerinde somutlaşan ideolojisi doğal olarak, feodal dinci ideolojiye karşı mücadelede vicdan özgürlüğünü ve laisizmi de yarattı, yüceltti. Demek ki, vicdan özgürlüğü ve laiklik talebi devrimci burjuvazinin, burjuva demokratik devrimler çağında yarattığı demokratik içerikli bir istemdir. Kilisenin hegemonyasının yıkılabilmesi için dinle devlet işlerinin ayrılması, laikleşmesi, ekonomik gücünün kırılması, dinin bireyle tanrı arasındaki inanç sorunu, dinin kişisel bir sorun olduğunun, vb. ilan edilmesi gerekirdi.

Burjuvazinin feodalizmle, feodal aristokrasiyle, kiliseyle, feodal dinci ideolojiyle jakobence hesaplaştığı burjuva demokratik devrimin gerçekleştiği ülkelerde feodal dinci ideoloji hızlı, köklü darbeler yedi, etkisi zayıfladı.

Fakat burjuvazinin feodaliteyle, feodal aristokrasiyle uzlaştığı, bağlaştığı ülkelerde ise, feodal dinci ideolojinin etkisi daha güçlü ve uzun süre sürdü. Burjuvazinin feodaliteyle uzlaşmaya, bağlaşmaya yönelmesi, burjuvazinin gericileşmeye, devrimci barutunu tüketmeye başlamasıyla oldu. Bu olgunun ve gelişmenin temelinde ise, kapitalizmin mezar kazıcısı proletaryanın bağımsız bir politik güç olarak politika arenasına çıkışı yatmaktaydı…

Serbest rekabetçi kapitalizmin emperyalizme tekelci kapitalizme dönüşmesiyle birlikte, burjuvazi tümden gericileşti. Emperyalist burjuvazi her alanda, iç ve dış politikada, ideolojide yoğun ve dizginsiz bir siyasal gericiliğe doğru dörtnala koştu. İç politikadaki demokrasinin inkarı, dış politikada emperyalist saldırganlık, yayılmacılık, hegemonya ve rekabetle el ele gitti, Artık kapitalizmin emperyalizmden öte gideceği yer yoktu. Böylece emperyalizm, dünya gericiliğinin, siyasal gericiliğin merkezi haline geldi. Dünya çapında, tek tek ülkelerde feodalizmle ittifaka güçlüce yöneldi. Feodal kalıntıları, ideoloji ve kültürü, feodal dinci ideolojiyi korudu, kolladı, ömrünü uzatmaya çalıştı vb. vb.

Neki, tarihsel toplumsal süreç, insanlığın ilkel, köleci, feodal ve kapitalist sistemlerin birbiri ardına yaşandığı bir süreç olmasına ve her bir dönem bir öncekinden ekonomik-siyasal-toplumsal bakımdan nitelik olarak farklı olmasına ve yine her dönemde din ve dine karşı tutum biçim olarak değişmesine rağmen içerik olarak hep aynı kalmıştır.

Sosyalist sistem ise diğer baskıcı-sömürücü sistemlerden temelden farklı karakterinden dolayı dine karşı tutumu da diğer sömürücü sistemlerin tutumundan temelde farklı olmuştur.

Çünkü biliyoruz ki, sınıfların ortaya çıkmasıyla başlayan sınıf mücadelesinin, kaldırıp bir kenara fırlattığı fikir, tarafsızlık fikri, din karşısındaki tutum bakımından da işlevsizleşmiş, ”sınıflara bölünmüş bir toplumda tarafsızlık büyük bir yalan ve demagoji, güçlüden yana, yanlıştan yada haksızdan yana olunduğunun gizlenmesinden başka bir şey değildir” gerçeğini din sorununda ortaya koymuş, dine karşı tutum bakımından tarafsızlık fikri dinsel doğma ve gericiliğin dolaylı yada dolaysız desteklenmesinden başka bir anlama gelmez olmuştur. Bu bakımdan din karşısında takınılan tutum her zaman ya dinin karşısında yada yanında olunduğunu gösteren olgu olmuştur. Ve işte tam da bu noktada sömürücü sınıflar, burjuvazi ve gericilik dinsel doğma ve tabuların yanında yer almış, bu dinsel tabu ve doğmaların korunmasına ve hatta gelişip güçlenmesine ön ayak olmuşlar, sadece sosyalistler ve materyalistler dinin karşısında ve ona karşı mücadele içerisinde olmuşlardır.

Din ve dine karşı devrimci tutumun ne olması gerektiğini ortaya koyduktan sonrası son olarak 14 Ekim 2019 tarihinde yitirdiğimiz Garbis Altınoğlu’nun Belçika’nın-Anvers kentinde toprağa verilen törenine ilişkin yapılan olumsuzlukları savunup, Garbisin yaşam tarzı ve inandığı sosyalist dünya görüşüne uygun  olmayan cenaze törenine ilişkin  Yıldız Aydın’ın  ilkesel ve bilimsellikten uzak “Kilise Polemiği Üzerine Zorunlu Bir Açıklama” başlıklı yazı üzerinde durmayı gerekli gördük.

Elbette asıl olan Garbis Altınoğlu’nu değerlendirirken temel alacağımız ideolojik-politik ve örgütsel duruşu ve ortaya koymuş olduğu nasıl bir dünya yaratma hedefi doğrulusundaki mücadelesidir.  Ama bu 60.yıllık devrimci mücadele yaşamında bir materyalist, sosyalist ve ateisttin dini ritüellerle toprağa verilmesini asla haklı çıkarmaz. Garbisin yazılarına baktığımızda dini gericiliğe karşı materyalizmin haliyle ateistmin propagandasını yapmış ve emekçileri laik demokratik ve sosyalist bir Türkiye için örgütleyip mücadeleye katmaya çalışmıştır.  Bu tüm dinlere aynı mesafede yaklaşıp eleştirmiştir.  Durum böyle olunca eşi Yıldız Aydının   etnik ve dini farklılıkları aşmış ateist ve enternasyonalist bir devrimci için, ” etnik ve dini farklılıkları yok sayamazdık” diyerek kilisede cenazenin kaldırılmasına haklı gerekçe yaratması hiçte hoş olmadığı gibi, zorlama bir açıklama olmuştur. Üstelik sapla samanı bir birine karıştıran Aydın,  Alevi ve Sünni devrimcilerini ölümünde cenaze merasimlerini Cami ve Cemevlerinde dini ritüeller ile kaldırılması hatalı pratiğini, Garbisin “Hristiyan kökenli biri için de doğal karşılanmalı “ diyerek kendi olumsuz tutumuna haklı dayanak  yaratmaya çalışıyor.  Zaten cenaze merasimlerinde devrimci ve komünist hareketin pratiği tutarsız ve ilkeli duruşu bir yana itici, oportünist ve  halkın geri yanlarıyla uzlaşan bir karakterdedir.  Biz devrimci ve komünistler Camide de Cemevinde de, Kiliside de devrimcilerin merasiminin dini ritüellerle yapılmaması gerektiğini savunuyoruz.  O halde Y.Aydının, devrimci -sosyalistlerle yönelik, “egemen ulus devrimcilerinin  cenaze törenlerini  cami ve cemeveinde kaldırılmasına bir şey demiyorlar” demesi de tamamıyla hatalı ve bir yanlışa karşı başka bir yanlışı doğal karşılamaktır.
Yine Y.Aydın zorunlu açıklamasında, devrimci ve sosyalistlerin cenaze törenlerini dini ritüellerinden arındırılmış, kendi devrimci ilke ve değerlerine göre kaldırılmasını savunmayı , Cami-Cemevi ve Kilisleri yok saymak anlamına geliyormuş havası yaratmaya çalışıyor.

Başta şunu belirtmeliyiz ki, Garbis  her hangi bir ulusun ve mezhebin temsilcisi olarak değil, işçi sınıfı ve emekçi yığınları, M-L temelinde   örgütlenip ayağa kaldırılmasını savunan bir dönemde örgütlü enternasyonalist ateist  bir devrimci önderdi. Y.Aydın bu hatalı açıklamasıyla Garbisi etnik kimliğe yani Ermeniliğe, Hristiyanlığa ve Kiliseye hapsetmeye çalışarak, onu proleter sınıf devrimcisi özelliklerinden, uzaklaştırmaya çalışıyor. Yani Y.Aydın,  Garbiste olmayan ve çoktan geride bırakılmış etnik ve  dinsel kimliğini öne çıkararak, Garbisin eleştirip mahkum ettiği Kilisede dini ritüellerle  toprağa verilmesini savunarak  ona haksızlık yapmıştır

Aynı zamanda sanki çok büyük bir iş başarmış gibi, “ben eşi olarak  Garbisin Kilisede kaldırılması kararını verdim ve iyide yaptım” mealinde birşeyler söylüyor.

Y.Aydın bu tutumuyla bir kere Garbisin savunduğu dünya görüşüne yok sayıyor ve  60. yıllık  dini gericiliğe karşı savaşımını da  bir yana itiyor. Yaşarken ateist  ölürken dine sığınma havası yaratmakla Y.Aydın  Garbis’e layık devrimci bir merasimin yapılmasının önünü kapatmıştır. Yine Y.Aydın’ın bu tutumu, Garbis’e mülkiyetçi bakışı da ele veriyor. Son 9 yıl örgütsüzlük dönemi bir yana    Garbis dah önceden yürütmüş olduğu örgütlü mücadele ile  geniş kitleler ve devrimci çevrelere mal olmuş öncü bir devrimcidir. Haliyle Y.Aydın bu gerçekliği dikkate alarak hareket etmesi ve Garbis’e layık bir  cenaze merasimi için çaba göstermesi gerekiyordu. “Ben eşiyim  ne dersem o olur yaklaşımı”  hatalıdır. Nitekim, cenaze merasiminin Ermeni Dostluk Derneği inisiyatifine bırakılması ve  merasim gününün 21 Ekim pazartesi çalışma gününe getirilmesi,  tamamıyla hatalı ve yanlış bir karar olmuştur.  Kısacası Y.Aydın’ın toplumsal gerçekliği pek dikkate almayan bireysel hatalı tutumu nedeniyle, enternasyonalist ateist  bir devrimciye uygun daha güçlü katılımlı ve örgütlü  bir cenaze töreni yapılabilirdi.

Buradan olarak Yıldız Aydın, “ Kilise polemiği üzerine zorunlu açılma” hiçte şık bir açıklama olmamıştır. Kendi eksiklik ve hatalarında  bahsetme yerine  Garbisi savunmadığı etnik ve dinsel  köken polemiğine  katmaya çalışması  ve Onun adına konuşması da oldukça anlamsız olmuştur.

Elbette bir kişiyi teorik-politik duruşu ve  devrimci pratikte çalışmalarıyla bütünsellik içine değerlendirmek en doğru olanıdır. Ama bu bir devrimci ve sosyalistin yaşarken materyalist ateist öldüğünde dini ritüellere teslim edilmesi ve  halkın geri yanlarıyla uzlaşılması anlamına asla gelmez.  Bu bakımdan Garbisin cenaze töreninin devrimci ilke ve değerleri uygun bir tarzda kaldırılmaması  tersine yaşamı boyunca inanmadığı ve eleştirdiği halkın afyonu dini kurum Kilisede papazların dualarıyla kaldırılmış olması, birkez daha  devrimci ve sosyalistlerin  cenaze merasimlerini devrimci geleneklere uygun bir şekilde kaldırılmasında ısrarlı davranmaları  gerektiğinin ne kadar önemli olduğunu  ortaya koymaktadır

24-Ekim-2019

HALKIN BİRLİĞİ

HALKIN BİRLİĞİ

(YA DA “NE OLUYOR; NASIL; NE YAPMALI” MI?)

“Beklemeye tahammülü olmayan hiçbir yolculuğa çıkmasın.” [1] Günümüz yerküresi ve coğrafyamıza ilişkin soru(n)ları [2]  konuşmak/ …

instagram web viewer instagram profile