Anasayfa / Özgür Kürsü / Dünyada emekçiler sömürüye, gelir adaletsizliğine işsizliğe, baskılara karşı yeniden yeniden ayağa kalkarken..!

Dünyada emekçiler sömürüye, gelir adaletsizliğine işsizliğe, baskılara karşı yeniden yeniden ayağa kalkarken..!

Dünya hiç olmadığı kadar mücadelenin sıcaklığını yaşıyor.. Halklar bütün coğrafyalarda sömürü ve zulme karşı ayakta. Ancak son derece karışık özellikler taşıyan bu yeni emekçilerin isyan dalgasının genel ideolojik eğilimlerini saptamak çok da mümkün değil. Zira kimi yerde tamamen ayrılıkçı ulusal taleplerle ( Hong Kong, Katalonya) ayaklanan kitleler, başka bir yerde bütünüyle ekonomik talepleri ( Lübnan, İran,Irak,Fransa, Şili, Ekvador ) öne çıkarabiliyor. Kimi coğrafyadaki isyanlar 20. yüzyıl isyanlarına benzer özellikler taşırken (Endonezya gibi) kimileriyse bambaşka şekiller alıyor (Cezayir vb.).

Biliyoruz ki sınıf savaşımı düz bir seyir izlemiyor. Daha önceli dönemde Arap baharı olarak ifade edilen ve dünyanın bir çok ülkesinde sokaklara çıkan emekçiler, faşist ve gerici emperyalist kapitalist devletleri korku içine itmişti. Devrimci önderliğin yaratılamamış olması, Arap baharının sistem içi alternatiflerin öne çıkarılarak sönümlendiğini ve durumun emperyalist ve faşist gerici güçlerin lehine sonuçlandığını söylemek hiçte yanlış olmayacaktır.

Kuşku yok ki burada temel eksiklik, halk ayaklanmalarının devrimci önderliklerin yaratılamamış olmasıdır. Emekçilerin isyanları sisteme karşı ayaklanma olarak anılmasına karşın , sonucu sistemi yeni yüzlerle tahkim etme dışında pek bir emekçilerin yararına bir sonuç çıkmamıştır.

Şili’den Lübnan’a, Fransa dan İran’a, İspanya’dan Arjantin’e; Irak’tan Hindistan’a, birbirlerinden hayli uzaklarda aynı büyüklük, genişlik ve şiddette olmasalar da, ülkelerin ve halklarının özgünlükleriyle bağlı farklılıklarıyla birlikte bu benzer direnişlerin, bu çatışmalı mücadelelerin aynı zaman diliminde ortaya çıkması, dünya ölçeğinde uzun on yıllardır uygulana gelen “neoliberal” saldırganlığın nedenlediği yıkımların uluslararası özellik göstermesiyle doğrudan bağlıdır. Televizyonlar, uzaklarda da yaşansalar bu direnişleri her yerde evlerin içine dek taşıyor.  Türkiye’de yaşanıyor olsaydılar, Türkiye’yi yöneten büyük sermaye sahipleriyle temsilcilerinin hep ve her zaman yaptıkları gibi, “dış kaynaklı” göstermeye teşne olacakları yığınsal isyan hareketlerinin‚ kimi nasıl ve ne yönde teşvik edecekleri’ yine de genel bir sorudur. Kaygılanmaları için yeterince “yerel” ve uluslararası nedenleri olan burjuva iktidar gücünün, “Gezi direnişi” olarak da anılan Büyük Haziran Direnişi’ne katılan milyonlarca kişiyi, bizzat Erdoğan’ın ağzından “hain teröristler” ve “yabancı lobilerin piyonları” olarak suçladığı düşünüldüğünde, benzer bir yeniye karşı ne denli daha bir öfkeye kapılacağı, ancak tahmin edilebilir.

Neredeyse her gün ve günde birçok kez “milletimiz”in bütün ötekilerden farklı “hasletleri”, kültürü, “devletine bağlılığı” üzerine ahkâm kesenlerin, henüz uzaklarda da yaşanıyor olsalar, evlerimizin, kıraathanelerin, Cafe’lerin duvarlarını aşarak ta içerilere dek gelen görüntülere bakarak isyancılara nefretle, “kendi ülkesi”ndekilere kaygı ve korkuyla bakmaları için çok sebep var: Sosyo-politik ve toplumsal psikolojik yaylar yıllardır geriliyor. Yüksek oranlı vergi ve zamlar günlük kararnamelerle, Saray memuriyet şubesi kurumlarca ilan ediliyor. Enflasyon yüzde 30’lara doğru yol alıyor. İşsizlik yüzde 13’lerde(8 milyon deniyor.) Kürt emekçi kitlelerini hava ve kara baskınlarıyla mengeneye alma harekatlarının yarattığı huzursuz sükunet ve Türk kökenli işçi ve emekçilerle küçük ve orta burjuva kesimlerin önemli bölümü işbirlikçi tekelci gericiliğin şoven milliyetçi ve burjuva demokrasisine dahi düşman politikalarıyla “idare edilebilir” durumda tutuluyor olsalar da, toplumlar söz konusu olduğunda, ısınmış sularla birikmiş enerjinin illa ki bir yerlerden patlamaya yol açması önlenemez. Ötesi “zaman” sorunudur. Kuşkusuz, halkların mücadele deneyimleri farklılık gösterir. Türkiyede  olduğu türden, egemen sınıf devletine boyun eğme ve yedeklenmeyi “milli haslet” gösteren ve sayan anlayışların güçlü ve geleneksel neden ve dayanakları vardır. Sınıf mücadelesini karartan, burjuva “ulusal” içerikli propaganda ve onun nesnel dayanakları sınıf düşmanının yönetme işini kolaylaştırabilir.

Sınıf savaşım Nevskin   bulvarı gibi dümdüz olmayacağına göre, karşıt sınıf çıkarları zemininde yaşanan mücadelelerin güç ilişkilerine ve toplumsal koşullara bağlı olarak gelişeceği ve gelişmekte olduğunu belirten ya da açıklayan bir vurgudur bu. Başarı ve başarısızlıkların; yengi ve yenilgilerin neredeyse iç içe geçecek şekilde aynı sürecin unsurları olarak varoluşunu anlatır. Gelişmelerin çizgisel-düz olmayıp yükseliş ve alçalışları içererek yaşandığını. Bu durum içinde bulunduğumuz dönemin kitle mücadeleleri açısından da geçerli olup bu direnişlerin sonuçları üzerine tek yanlı mutlaklaştırıcı belirlemeler yapılamaz. Daha da önemlisi, pratik eylemin birleştirici ve örgütleyici karakterine karşın, bugünkü yığınsal hareketin bilinç ve örgütlülük düzeyi bakımından yetersizliklerle belirgin olmasıdır. Bu eksiklik ve zayıflıklar mücadelenin gelişme seyri üzerinde etkili olacak öneme sahiptirler ve giderilmesi için kararlı bir çaba gereklidir.

Ülkeden ülkeye değişmekle birlikte çok sayıdaki ülkede, işçilerin de içinde yer aldığı kitle direnişlerinin ortaya çıkışı, sol siyasal çevrelerle sosyalist parti ve örgütlerin hemen hepsi tarafından yeni bir yükseliş dönemine giriş işareti olarak tarif edildi. Şili’den Irak’a birbirlerinden oldukça uzaklarda bulunan farklı çok sayıdaki ülkede ortaya çıkan bu kitle direnişlerine karşı siyasal şiddet politikası izleyen ilgili ülkelerin yönetici sınıfların da, bir yeni yükseliş dönemi korkusu yaşadıkları görülüyor. Beklenti ve korku bir aradadır.

İşçiler ve işsizler, kent kır emekçileri, kadınlar ve gençler, kitlesel olarak bu protesto ve çatışmalı eylemlerin içinde yer alarak taleplerinin karşılanmasını istiyorlar. Şili ve Ekvator’da olduğu üzere kimi ülkelerde devlet yönetimleri gösterileri sonlandırmak için belirli tavizler vermelerine karşın, direnişlerin ortaya çıktığı ve sürmekte olduğu ülkelerde baskı ve saldırılar devam ediyor. Irak’ta 300’ü aşkın kişi öldü. İran’da 150 civarında ölü olduğu açıklandı. Şili de 15 kişi katledildi.  Bolivya’da yerlilere karşı ırkçı-şoven propaganda eşliğinde fiili saldırılar giderek yoğunlaşıyor. Kolombiya’da mafya çeteleri devlet işbirliğinde cinayetlere yenilerinin eklenmesi işten bile değil.

Bazıları ayaklanma düzeyinde seyreden bu kitle gösteri ve direnişleri kazanım veya kayıpları yönünden henüz tam olarak sonuçlanmış değildirler. Ancak, sömürülen ve ezilen sınıf ve kesimlerin burjuvazi ve devlet iktidarına boyun eğmeye mahkum olmadıklarını gösterme gibi bir sonuç, daha baştan açıklık kazanmıştır. Çalışma ve yaşam koşullarının belirli bir iyileştirilmesiyle sınırlı sonuçlar sağlanabileceği gibi, bazılarının hiç taviz verilmeksizin bastırılma olasılığı da vardır. Bu direniş ve başkaldırıların gösterdiği en belirgin ihtiyaçlardan biri ve başta geleni işçi sınıfı partilerinin öncülüğüdür. Proletarya partilerinin yol gösterici, organize edici ve birleştirici politika ve pratik eyleminden yoksun oluş, sadece emperyalist ve işbirlikçi gericiliğin manevralarını boşa çıkarma olanaklarını daraltmamakta, emekçi taleplerinin içeriğini de sınırlamaktadır. ABD emperyalizminin Latin Amerika ülkelerinde ve İran’da izlediği istismar politikası, bu kitle direnişlerini sabote etme işlevi görerek burjuva yöneticilerle militarist tekelci sermayenin  işini kolaylaştırdı. “Dış güç” müdahalesi, “ulusal çıkar” anlayışı ve propagandasına güç katarak burjuvazi ve sermayenin politikalarına daha geniş alan açmakta, kitle direnişlerini güçten düşürücü işlev görmektedir.

Direnişlerin patlak verdiği hemen her ülkede burjuva iktidarlarının şiddetli saldırılara yönelmesi ise, sömürücü egemen sınıfla işçi ve emekçiler arasındaki sınıf savaşımını önümüzdeki dönemde daha sert biçimler alacağını göstermektedir. Emperyalist ve burjuva saldırıların yoğunlaşacağını işaret eden bu gelişmelerin proleter ve emekçi kesimleri aleyhine ağır sonuçlar doğurmasını önlemek için, işçi ve emekçi örgütleri güçlendirilmeli ve bu örgütlere dayanarak mücadele daha ileri boyutlara yükseltilmelidir. “Engellenemez yükseliş” ajitasyonuyla yetinilemez. Daha da sert geçeceği dünden belli olan önümüzdeki dönemin gereklerini bugünden hazırlamak için daha çok çaba göstermeye ve daha çok örgütlenmeye  ihtiyaç vardır.

HALKIN BİRLİĞİ

HDP’ye kurulan tuzak ters tepti..!

Ekran üçe bölünmüştü; sol başta sunucu Didem Arslan Yılmaz, ortada Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu …

instagram web viewer instagram profile