Anasayfa / Devrimci Teori / GARBİS ALTIOĞLUNUN NEZDİNDE ÖRGÜTSÜZLÜĞÜN KUTSANMASI ÜZERİNE..!

GARBİS ALTIOĞLUNUN NEZDİNDE ÖRGÜTSÜZLÜĞÜN KUTSANMASI ÜZERİNE..!

GARBİS ALTIOĞLUNUN NEZDİNDE ÖRGÜTSÜZLÜĞÜN KUTSANMASI ÜZERİNE..!

68 devrimci kuşağının yakında tanındığı ve öne çıkan devrimcilerinden birisi olan Garbis Altınoğlu 14 Ekim 2019 tarihinde ani beyin kanması nedeniyle 73 yaşında kaybettik. Kuşku yok ki Garbisin ölümünün ardında değişik kesimler anma yada anılarını yazma gereği duydular.

Halkın Birliği dergisi olarak yakınen tanımamız ve bir dönem aynı saflarda mücadele etmemiz nedeniyle Garbis Altınoğlu hakkında düşüncelerimiz dile getirdik. Garbis Altınoğlu’nun yaşama ve mücadelesini doğru olarak tanımak ve yeni kuşaklara gerekleri taşımak büyük önem taşıyor. Garbis ile ilgili olarak iki hatalı yaklaşımdan uzak durduk. Garbisi değerlendirmede ne Garbisin hata ve olumsuzluklarını, son 19 yılını örgütsüz geçirmesini öne çıkararak Garbisin devrim ve sosyalizm savaşımına yaptığı katkıyı yok sayıp  tu kaka diyerek tümden olumsuzlama, yada işkence ve zindan direnişini öne çıkararak-ki Garbisin ilk yakalandığı İstanbulda işkence tavrında kısmı olumsuz davranışı  olmuştur-kendi örgütsel statüsünü kabul etmesi ve bazı eylemlerin üstelenmesi gibi. Nitekim Emeğin Bayrağında Garbisin kendisiyle ilgili yayımlanan dizi yazıda – abartıcı değerlendirmelerin yapıldığını ifade etmiştir- olumsuzluklarını ve hatalarını görmezden gelerek her bakımdan olumlu olduğunu öne süren, her bakımdan olumlayan tek yanlı bakış. Aslında her iki bakış açısı da, kişileri yada örgütleri değerlendirmede mükemmeliyetçiliği içinde taşıyan hatalı ve inkarcı yaklaşımlardır.

Buradan olarak Garbisi değerlendirirken mümkün olduğunca duygusallık uzak bilimsel M-L bakış açısıyla değerlendirdik. Garbis, 1971 yılında PDA’da koparak Robet Kolejleri adı altında küçük bir devrimci grubun lideri olarak ortaya çıktı. Kısa süreli mücadelenin ardından 12 Mart faşist darbesinin ardında örgüt ağır darbe alarak,  örgütsel olarak dağılır. Garbis başta olmak üzere geride kalanlar zindana kapatılır. PDA döneminde  bir birlerini yakınen tanımaları ve ideolojik-politik olarak aynı hatta durmalarının da etkisiyle, Garbis Altınoğlu öz-eleştiri yaparak  1974 yılında  zindanlarda TKP-ML Hareketine katılır. Garbisin devrimci örgütlü yaşamı 1994 yılında MLKP-K’nın kuruluşuna kadar TKP-ML Hareketi saflarında devam eder. 1994 yılında MLKP-K’nın kuruluşunun ardında Nisan 2000 yılına kadar MLKP saflarında Merkez Komite üyesi olarak mücadelesini sürdürür.

Garbis, Nisan 2000 yılında “Bir “iç savaş” güncesi: Parti’yi, proletaryayı ve komünizmi savunma yazıları 1991-1999..” başlıklı bir kitap çalışmasına yazmış olduğu önsözle, MLKP’nin ortaya koymuş olduğu iddialarına uygun bir devrimci faaliyet geliştirmediğini ve  küçük burjuva bir çizgiye kapaklanarak yozlaşıp savrulduğunu, bu koşullarda MLKP saflarında mücadele yürütmenin boş ve beyhude bir çaba olduğunu ilan ederek örgütle yollarını  ayırdığını ilan eder.  Ve  “söz konusu belge ve yazılar, özel olarak MLKP içindeki komünist güçlerin bu Parti-karşıtı tasfiyeci saldırıya karşı koymasına, Parti’ye sahip çıkmasına ve onu sağlam bir Marksist-Leninist çizgiye oturtmasına ve genel olarak Türkiye devrimci hareketi içindeki küçük-burjuva devrimciliğinin ve reformizm’inin eleştirisine katkıda bulunabilirlerse, bu derleme amacına ulaşmış olacaktır.” sözleriyle MLKP ile  köprüleri attığını devrimci kamuoyuna ilan eder. Ama kendisi örgüte kopar fakat örgüt dışında eleştirilerle MLKP’yi küçük burjuva devrimciliğin de çıkarma tutarsızlığına devam eder.

Garbis’e kopuş gerekçesini temellendirirken:  “MLKP’nin programında ve onun, Birlik Kongresi belgelerinde anlatımını bulan -esas itibariyle doğru- temel görüşlerini ayaklar altına alanların, bozanların ve keyfi bir biçimde çarpıtanların, Parti’nin rotasını küçük-burjuva reformizm’ine çevirmiş ve böylelikle MLKP tüzüğü bakımından da gayrı meşru bir konuma sürüklenmiş “ diyerek, “komünist hareket”in MLKP önderliğince adım adım tasfiye edilerek örgütün küçük burjuva devrimciliğine kapaklandığını  ifade ediyordu..

Yine Garbisin açıklamasına göre,  uzun yıllar hem TKP-ML Hareketi ve hem de MLKP saflarında “küçük burjuva devrimciliğine karşı ilkeleri ve sabırlı bir savaşım yürütmüş, ama bu örgütlerin proleter devrimci çizgiye kazanımında  başarılı olamamış.”

Hatta Garbis bir yerde” Ancak burada, TKP (M-L) Hareketi’nin ve MLKP’nin yaşadığı olumsuz evrimin, gerçek bir komünist hareketin ya da komünist partisinin revizyonist bir kliğin egemenliğine girmesi türünden bir süreçle tam olarak örtüşmediğini de anımsatmak gerekir. Bunun nedeni açık: MLKP’ye damgasını vuran TKP (M-L) Hareketi, Maoizme karşı tutum almasını izleyen dönemde esas itibariyle Marksist bir programatik yaklaşıma sahip olmasına ya da daha doğrusu öyle gözükmesine rağmen,

  1. a) hiçbir zaman küçük-burjuva demokratizminden proleter sosyalizmine ideolojik geçiş sürecini tamamlayamamış ve genel olarak oportünizmle ve özel olarak kendi Maoist kökeni ve geçmişiyle gerçek ve tam bir hesaplaşma yaşamamış,
  2. b) işçi sınıfı hareketiyle anlamlı bağlar kuramamış, dahası işçi sınıfını çalışmasının merkezine koyma, bu sınıfa sosyalist bilinç götürme ve onun anti-kapitalist eylemine önderlik etme görevleri konusunda da hiçbir zaman yeterli kafa açıklığına kavuşamamıştı. Dolayısıyla o, Marksizm-Leninizmle Maoizmin ve diğer anti-Marksist eğilimlerin eklektik bir karışımı olan bir ideolojik-siyasal çizgi tarafından yönlendirilen orta yolcu oportünist bir akım olarak biçimlenmiştir. Ne yazık ki, bağrındaki komünist potansiyele rağmen yaşanan süreç, TKP (M-L) Hareketi’nin ve onun önderliğinin küçük-burjuva demokratizminin sınırlarını aşamadığını, bu olgunun MLKP deneyimini de daha başından başarısızlığa mahkum ettiğini kanıtlamış bulunuyor.

Kendisini de inkar eden bu çelişkili söylemleriyle TKP-ML Hareketinin küçük burjuva Maocu geçmişinden kurtulmadığını ve komünist bir hatta giremediğini, MLKP’nin aynı durumda olduğunu ifade ediyor.

Maalesef Garbis bu açıklamalarında samimi ve dürüst değildir. Hatırlanacağı üzere  1994 yılında hala sınıf hareketiyle ve dışındaki komünistle birlik sağlanamadığından dolayı, Birlik Kongresinde MLKP-K yani MLKP -Kuruluş- ekiyle, örgütün hala hazırda parti konumuna gelemediğini ve partinin özünün sınıf hareketiyle birliği sağlama ve sınıfın sevgi ve sempatisini kazanma olduğuna vurgu yaparak, sınıftan kopuk komünist parti fikrine  karşı olduğunu   MLKP-K Birlik kongre belgelerinde netçe ortaya konuyordu.

Neki MLKP-K önderliği Birlik Kongresinin bu temel görüşüne uymadı ve 95’te darbe yaparak, o güne kadar örgütün resmi olarak savunduğu Leninist parti öğretisi bir yana itilerek, komünist partisinin sınıftan kopukta kurulabileceği görüşüne rücu ederek,  1995 yılında TKP-ML YİÖ de katılımıyla- MK birlik Konferansını sürecinde  iç tartışmaları yasaklayarak, işi oldu bittiye getirerek ve  genç deneyimsiz kişileri konferans delegesi atayarak, bir yıl önceden tek bir kişinin onay verdiği MLKP-‘nin parti olarak ilan edilmesi görüşü bir yılın ardında sınıfla var olan bağların tümüyle  koptuğu, işçi sendika ilişkilerinin dağıldığı  tamamıyla mahallelerde yüzer gezer gençlere dayanan-PKK-DHKP-C kopyeciliği yolunun tutulduğu – örgütün  bir yılın ardında yapılan Birlik Konferansıyla Kuruluş eki kaldırılarak MLKP parti olarak ilan ediliyordu. Bir kere Leninist parti öğretisinin temeli olan komünist partinin sınıfla sosyalist hareketin birliği öğretisi Birlik Kongresinde karar altına alınmıştı. MLKP-K tüzüğüne göre,  örgütün temel görüşleri ancak iç tartışma düzenlenerek, toparlanacak yeni bir örgüt kongresinde değiştirilebilirdi.  Dahası örgütün temel görüşlerini MK’nin  kendi isteğine  göre değiştirme yetkisi de hakkı da yoktu.

Ama 1995 yılında gerçekleştirilen ve en genç konferans olarak  övülünen Birlik Konferansının almış olduğu, Kuruluş ekinin kaldırılarak ,  MLKP’nin parti olarak ilan edilmesine,  daha başından itibaren , sonrasında Komünist Parti-İnşa Örgütünü kuran yoldaşlar karşı çıktılar ve bunun açıktan darbecilik program, tüzük ve sosyalist demokrasinin  ayaklar alınması anlamına  geldiğini ifade ederek,  derhal  geri çekilmesi gerektiğini ifade ettiler.

1995 yılında MLKP önderliğinin örgüte yönelik gerçekleştirmiş olduğu darbeye geçit vermemek adına bir avuç komünist yoldaş önce MLKP önderliğini uyardı ve ardından MLKP ile Ağustos 95 yılında yollarını ayırdı. Peki işçi sınıfını kazanma görevi öndedir ve parti sınıf hareketi ile sosyalist hareketin birliği görüşünü savunan ve süreçte MLKP önderliğinde yer alan Garbis, Altınoğlu ne yaptı,yada nasıl bir tavır içinde oldu. Garbis, örgütü küçük burjuva maceracı çizgiye oturtan MK’sinin darbesine tavır alma bir yana örgütü darbe ile ele geçirip   küçük burjuva limana yanaştıran MK’sinin darbesine bayrak açıp komünist hareketin ölüm döşeğine yatırılmasına tutum alan KP-İÖ’ne yönelik, karşı devrimci şiddet ve her türlü kirli kontracı eylemleri uygun bulup, uygulamaya sokmanın öncülüğüne soyundu.  “Parti birliğini koruma s” adına, Kemal Yazar yoldaşın katledilmesinde, 3 yoldaşın kont-gerillayı aratmayan eylemleriyle kaçırılmasına, 70 aşkın yoldaşın  pusularda çivili-çivisiz sopalarla öldüresiye dövülmesinde hamile bayan yoldaşların bıçaklanmasına , evlerin-arabaların basılıp camların çerçevelerinin kırılmasında, insanların tehdit edilerek devrimci mücadelede uzaklaştırılmasına kadar karşı devrimden aşılmış yöntemlerin devreye sokulmasında, çok demokrat ve mütevazi olarak gösterilen Garbis Altınoğlu’nun başat rolü oldu.  Bu süreçte yurtdışında KP-İÖ’lülere yönelik terör estiren MLKP’nin başında 3 MK üyesi vardı. Bunlardan birisi Garbis iken diğer iki kişi Zeki ve İrfan adlı kişilerdi. Bu kişilerin üçü de MLKP MK’si üyesiydi ve her türlü kirli savaşın yürütücüleriydi.  Yine MLKP MK’si bu üç kişinin MLKP’den kopmalarını fırsat bilerek, 1995 yılında başlayıp onlarca yıl devam eden KP-İÖ’lülere yönelik saldırıları, Kemal Yazar yoldaşın katledilmesi, üç yoldaşın kaçırılıp ihanete zorlanmaları ve onlarca yoldaşın çivili sopalarla, silah ve bıçakla dövülüp-yaralanması ve tehdit edilmeleri gerçekliğinin sorumlusu MLKP MK’si olduğu halde, yıllar sonrasında MLKP karşı devrime hizmet eden tutum, yaklaşımları ve  uygulayıcıları  temize çıkarmak için,  yaşanan karşı-devrime hizmet eden politikaları ve eylemleri mücadelenin dışına düşenlerin sırtına yıkarak  çıkma tutumuyla aslında bir başka kirli yöntemini kendisine örnek aldığını gösteriyor.

Türkiye de ve yurt-dışında KP-İÖ’ye yönelik çizgi haline gelmiş karşı devrimci uygulamaların tümünün altında MLKP MK’si imzası vardır ve bu kirli kanlı dönemin sorumluları yalnızca MLKP’de kopan içinde Garbis’inde bulunduğu 3 MK üyesi değil, o süreçlerde ve hala MLKP önderliğinde görev alan MK’si üyelerinin tümü sorumludur. Atılım gazetesinde yayınlanan KP-İÖ’lüler kastedilerek: “lağım farelerinin kafası ezilmelidir”, “partiyi tankla topla kurduk, tanla topla koruyacağız” vb. çağrısı yapan makale ve broşürler, önder yoldaşların isimlerinin açıktan yayınlanarak ölüm kararlarının ilan edilmesi, aslında kitlelerden teşhir olmuş MLKP önderliğinin, “örgüt olarak biz bunları onaylamadık” yönlü açıklamalarının ne kadar sahte ve iki yüzlü olduğunu gösterir başka bir şeyi değil.

Biz konumuza dönecek olursak, Garbis 95 yılında MLKP MK’sinin darbe yaparak örgütün temel görüşlerini bir yana iten, Birlik Kongre program ve tüzüğünü boşa düşüren darbeye karşı durmak bir yana, darbenin militan  savunucusu  olarak, çürüme ve yozlaşmaya karşı çıkan komünistleri hedef almıştır. 95 ayrılık sürecinde Garbis, yurt-dışında derneklere çadır kurmuş ve farklı düşünenlere hakaret yağdırmaktan ve derneklerde genç bayan yoldaşlara “ atın şu o…..ları “ demekten kendini alamamıştır.  Örgüt içi mücadelede tamamıyla tasfiyeci ve farklılıklarla birlikte yürümede problemli olan Garbis, yıllarca farklı fikirlerine rağmen TKP-ML Hareketinin disipline uyduğu sürece, örgüt tarafından kendisine hoş görü içinde davranarak, ideolojik-politik savaşımla birlikte yürüme dışında başka bir önlem uygulanmazken, 1994’te iktidarı ele geçirince kendisi gibi düşünmeyen kadrolara tasfiyeci davranmaktan geri durmamıştır.

Yine Garbis, 94 Birlik Kongresinde, birliğe sıcak bakmayan ve bu konuda önemli kaygıları taşıyan, ideolojik-politik ve örgütsel ilkeler bakımında ortaklaşma da sorunlu olan muhalif öncü kadroların tasfiye edilmesini içeren bir raporu, Birlik Kongresine ileterek, örgüt içi mücadelede nerede durduğunu ortaya koyuyordu.

Aynı keza Garbisin ölümünün ardında yazı yazan bir çok arkadaşın, Garbisi yeterince tanımamalarından kaynaklı güzellemeler yapmaları hiçte nesnel yaklaşımlar olmamıştır. Elbette Garbisin ölümünün ardında yazı yazan bir çok kişinin örgütlü savaşımın dışına düşmüş ve bu durumu kutsamış olmalarının önemli yeri vardır.

Bu arkadaşlar yalnızca dış görüngüye bakarak  Garbis’le ilgili   “ çok mütevaziydi” yönlü değerlendirmeler yaparak, aslında Onda hiçte olmayan olumlu bir özelliği ona bahşetmeye çalışıyorlar . Bir kere Garbis hiçte mütevazi bir devrimci önder değildi. Örneğin Onu, tecrübesiz genç  ve üniversite okumamış olanlar eleştirmezdi. Çünkü Ona göre teoriyi ancak üniversitede okumuşlar algıya bilir ve değerlendirme yapabilirlerdi. Birçok kez örgüt iç toplantısında bunları yaşayıp gördük. Örneği bir örgüt içi toplantıda 18 yaşında genç bir yoldaşın kitle karşısında  Garbis’i eleştirmesini kendisine hakaret olarak görüp genç arkadaşı  kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle acımasızca eleştirmiş ve terslemiştir.  Bu gerçeği yazılarında görmekte mümkündür.  Garbisi kim eleştirmiş ve hatalarını ortaya koymuşsa o kişi  Garbis’e kendisine kötülük yapmış gibi algılamış ve kindar yaklaşımlar içinde olmuştur. Eleştiride oldukça rahatsızlık duyan bir kişi olması nedeniyle, Garbis, eleştiri-özeleştiri süreçlerinde küçük burjuva aydın tavrının dışa vurumu olan küsme-içe kapanma tutumlarından kurtulamamıştır. Kendisini eleştiren bir yoldaşla 3 aya yakın bir dönem zorunluluklar dışında ilişkisini  kesip konuşmama tutumu içinde olması da Garbisin  ağır başlı-mütevazi ve eleştirilerde ders çıkarıp kendisini yenileyen bir konumda olmadığını gösterir.

Şu gerçeğin altı özenle çizilmelidir ki  Garbis maddi olanakları kullanma, yeme-işçe, giyim vb. konularında  oldukça mütevazi bir yaşam içinde olmuştur. Örgütün parasını kullanma da, gereksiz giderlere izin vermeden yaşamını bir proleter gibi düzenlemede olumlu konumda yer almıştır. TKP-ML Hareketi döneminde örgüt içinde yaşamını disiplin içinde ve mütevazice örgütleyenlerin başında Garbisin geldiğini söylemek hiçte abartıcı bir değerlendirme olmayacaktır. Kitle ilişkilerinde kendisine verilen harçlıkları harcamaz ve getirip örgütün merkezi kasasına aktarırdı. Örneğin ailesinin durumu maddi olarak oldukça kötü olmasına karşın, hiçbir gün örgüte ailesine destek olma talebinde bulunmayarak, gerçekten aile ilişkilerinde, devrimci yaklaşımı temel almış ve mücadelenin ihtiyaçları onun için öncelikler arasında olmuştur. Garbisin mütevazi  bu proleter yaşamında bazen uçlara gittiğini söylemekte yerinde olacaktır. Yurt-dışında  olduğu dönemde birgün sabah erkende hal hatır sormak için bir yolda Garbisi arar . O dönemde Garbis araştırma-inceleme için bir   yoldaşın evinde kalır. Garbis,” Yoldaş kahvaltı hazırlıyorum gel birlikte kahvaltı yapalım “ der. Yoldaşta Garbise “tamam kahvaltıya geliyorum  eksik bir şey var mı gelirken alayım der. Garbis “yok yoldaş evde herşey var “der.. Kahvaltı yapmak için yoldaş  Garbisin kaldığı eve gider ve zile bastığında  zilevde yoğun ekmek kokusuyla karşılaşır. Günaydın nasılsın yoldaş   seremonisinin ardında yoldaş Garbise ne yaptığını sorar. Garbisin elinde tava mutfakta “lavaş ekmeği”  pişirdiğini söyler. Yoldaş neden böyle davarandığını sorduğunda Garbisin yanıtı ilginç olur. “ Yoldaş bir kilo unda kaç tane lavaş ekmek  yapıldığını biliyormusun, böyle  çarşıda alınan ekmekten daha ucuza ekmek elde edildiğine dair açıklamalar yaptı. Yoldaşta,”  yoldaş ekmeğin pazarda çok pahalı olmadığını, hamur yapmak, ekmeği gaz yada elektrikle pişirmek, zaman ayırmak vb. toplamda hazır ekmek alımında evde ekmek yapmanın önemli  ekonomik farka tekabül etmeyeceğini söyler. Zamanını ekmek pişirme yerine  başka şeylere harcamasının daha uygun olacağını ifade ederen yolda  Garbisi uyarır.  Ama Garbis  yine bildiğini yapmaya devam etti.

Garbis kişisel yaşamında mütevaziydi ama teorik-politik ve örgütsel faaliyet ve ilişkilerde asla mütevazi değildi. Teorik-politik ve örgütsel faaliyetlerde ve değerlendirmelerde herşeyin en iyisini ve en doğrusunu Garbis bilirdi. Onun içindir ki Garbis hatalarında ders çıkartan birisi değildi.  Eleştiriye oldukça kapalıydı. Kendi düzeyinde olmayanların eleştirisi, Onu yıpratma amacı taşıması nedeniyle onun içinde pek değeri yoktu.  Önemli ölçüde kariyerist eğilimler taşıyordu.  Garbisin MLKP’de kopuşunun temel nedenlerinden  birisinin de  kariyerist eğilimlerinde olduğunu söylemek hiçte yanlış olmayacaktır.

MLKP önderliği eliyle 95’te sınıf dışı küçük burjuva maceracı bir çizgiye evrildiğinde  ses çıkarmayıp aksine bu darbeye çanak tutan Garbis  2000 Nisanında MLKP ile yollarını ayırdığında , MLKP’yi sınıf dışına kaymış küçük burjuva devrimcisi olarak ilan ederken, bu sürecin suç ortağı olduğunun kapsamlı özeleştirisini yapmayarak herşeyi başkalarının sırtına yıkarak kolay yoldan kendisini yanılmaz  otorite olarak olarak gösteriyor.

Burada önemli olanı Garbisin MLKP ile olan ilişkisiydi. Garbis  MLKP’nin yozlaşarak küçük burjuva devrimciliğine kapaklandığını söylediği 2000 Nisanında şunları dillendiriyordu:”  Uluslararası komünist ve işçi hareketinin tarihsel deneyimi, proletaryanın bilinçli sınıf düşmanlarının ve onların komünist ve devrimci hareket içindeki bilinçli ve bilinçsiz küçük-burjuva uzantılarının ilk ve asıl hedeflerinden birinin her zaman komünist hareketin sınıfsal kimliği olmuş olduğunu göstermiştir ve göstermektedir. Evet, bu komünist kimliğin oluşmasını engellemek ve eğer oluşmuşsa bu kimliği yıpratmak ve yok etmek, hareketin saflarında ideolojik kafa karışıklığı yaratmak ve onun tutarlı Marksist-Leninist siyasal çizgiden uzak kalmasını ya da uzaklaşmasını sağlamak. Adından ve özellikle içeriğinden de görülebileceği gibi bu derlemenin yazarı, işte bu anlayıştan hareketle TKP (M-L) Hareketi’nin ve MLKP’nin olumlu geleneklerini ve Marksist-Leninist birikimini savunmak, olumsuz geleneklerini ve küçük-burjuva yanını yıkmak, böylelikle bu örgütlerin potansiyel komünist kimliğini yaşatmak ve geliştirmek amacıyla fazlasıyla uzun ve sabırlı bir savaşım sürdürmüştür. Ama teoriyi devrim ve sosyalizm kavgasının vazgeçilmez bir aracı değil, bir süs, bir dekor olarak algılayan ve Marksizm’i oportünizmle bağdaştırma ve dolayısıyla ona bağımlı kılma ve eklektizm batağında yüzme geleneğinden bir türlü kopamayan MLKP önderliği, temelden sakat yaklaşımı nedeniyle bu çabayı hiçbir zaman anlayamamıştır. Ve o “komünizm modasının” eskisi kadar “geçerli olmadığı” günümüz dünya ve ülke koşullarının da basıncı altında ve kaçınılmaz bir biçimde Parti’yi ideolojik ve örgütsel olarak tasfiye olmanın eşiğine getirmiş, hatta bu tasfiye işlemini yaşama geçirmiştir.”

Bu açıklamanın doğalında olması gereken, madem MLKP yozlaştı ve komünist idealleri bir yana iterek küçük burjuva devrimciliğine teslim oldu,  tamda burada kendisine komünistim diyen bir önderin yapması gereken,  MLKP içinde küçük burjuva çizgiye tutum alacak devrimcilere çağrı yaparak, komünist hareketi yeniden ayakları üzerine dikmek için kolları sıvamaktır. Yani komünist hareket yozlaşmış tespitini yakan yürekli biri komünist öncü devrimcinin yapması gereken, çürüme ve yozlaşmaya karşı radikal kopuşu gerçekleştirerek komünist hareketi yeniden örgütlemek olması gerekirdi.

Ama Garbis yalnızca durum tespiti yapıyor, Kendisi MLKP’de kopuşunu ilan ederken, MLKPde saflarındaki iyi niyetli devrimci militanlara yozlaşma ve çürümeye karşı, yalnızca kendisinin yazılarının ve değerlendirilmelerinin okunarak, örgüt içinde kalınıp mücadele edilmesini salık veriyor.    Yani kendisi örgütsüzlüğe yelken açarken, dışarıda akıl hocalığı yapmaya soyunuyor.

Bir zamanlara komünist devrimcilik kurulu burjuva kapitalist sisteme karşı örgütlü savaşım içinde olmak gerektiğine vurgu yapan ve  mücadeleden koparak örgütsüzlüğü seçen  kişileri şiddetle eleştiren Garbis MLKP’nin kuruluşunun 5. Yılında,  küçük burjuva aydın bireyciliği yolunu seçerek ,  örgütsüzler ordusuna katılmıştır.

Elbette Garbis ve örgütsüzlüğü seçen birçok devrimci geçinen devrimci örgütlerin bir dönemler önderliklerinden veya şu veya bu düzeyde örgütlü savaşım içinde yer almış olan geniş bir kesim değişik gerekçelerden dolayı örgütlü mücadelenin dışına düşmüştür. (Yaşar Ayaşlı, Murat Kılıç, Hasan Oğuz Hasan Aksu, vb. bunlardan ilk akla gelenler. ) Belki de örgütlü olan devrimcilerden daha fazlası mevcut halde örgütsüz bir yaşamı seçmişlerdir. Örgütsüzlüğü seçen eski devrimci önderler ve militanlar pratik mücadelenin ihtiyaçlarına göre kendilerini konumlandırmadıklarında ve disiplinli bir örgütsel pratik çalışma içinde feda ruhu içinde olmadıklarından dolayı, adım adım yeniden düzen içi yaşama dönerek, bolca teori yapıp-devrimci örgütleri beğenmez, nostalji hikayeleriyle devrimci teorinin devrimci pratik için olduğu gerçeğini unutarak, mevcut durumlarına uygun düşen  örgütsüz komünist olunacağı teorisini pompalamışlar .   Yüz yıl öncesinde bilimsel sosyalizmin kuramcısı Marks, bir devrimci ve komünist için olmaz olmazı şu sözleriyle açıklamıştı: “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa asıl olan dünyayı değiştirmektir.”

Demek ki bu durumda temel sorun, devrimci teorinin ışığında mevcut burjuva kapitalist sistemi yıkacak ve   işçi-emekçi yığınları kurtuluşa götürecek, bilimsel sosyalizmle donanmış, ülke geçekliğine yanıt veren komünist öncü örgütü yaratmaktır.

Çünkü burjuva kapitalist sistemde işçi sınıfının öncü örgüt yoksa hiç birşeyi yok demektir. O halde kendisine komünistim diyen önderlerin yapması gereken ilk iş, dağılmış, savrulmuş ve parçalanmış komünist hareketi ellerini-ayaklarını ve beynini bir araya getirerek yeniden yaratmak  olmalıdır.

Garbisin ölümünün ardında onlarca benzemez kişinin örgütsüzlüğü kutsayan yazılar döşemeleri ve  Garbisin örgütsüzlüğü üzerine tek kelime etmemeleri aslında,  yazılan yazıların devrimci hareketin mevcut dağınıklık durumunda çıkışına  dair bir çözüm arayışı içinde olmadıklarını aksine mevcut dağınık ve örgütsüzlük halinin sürüp gitmesini  üstediklerini gösteriyordu.

Daha da önemlisi Garbis ile ilgili yazılan anılar yada anma yazıları genellikle suya sabuna dokunmayan, tek yanlı bilimsellikten ve  nesnel gerçeklikten  uzak yazılardı.  Yine bazı kişilerin yazdıkları yazılarda samimiyet ve açıklıkta yoktu. Yaşar Ayaşlıdan Murat Kılıç’a, Ragıp Zarakoldan Recep Maraşlıya Alınterinden  Gazete Patikaya, K. Bayrakta Evrensele, Yeni Demokrasiden Artı-Gerçek sitesine  kadar geniş bir kesim Garbisle ilgili anma yazıları yazdılar. Bu yazıların hemen hiç birisinde Garbisin hata ve olumsuzluklarına dair-örneğin en somutta örgütsüz yaşamı seçmekle, devrimcilere ve emekçilere olumsuz örnek olması gibi- pek bir şey yazmadılar. Bu yaklaşım aslında Garbis’e iyilik olarak gösterilse de yanlış ve hatalı bir tutumdu. Ölenin arkasında konuşulmaz hatalı yaklaşımı, Garbisin hata ve olumsuzluklarına karşı mücadeleyi zayıflatıcı bir etki yapmıştır.

Haliyle Garbis gibi yıllardır mücadele içinde olan önder bir devrimcinin , komünist hareketin yozlaşıp küçük burjuva bir hatta kapaklandığını tespit ettiği durumda, yapması gereken ilk iş, önce içinde yer aldığı örgüt saflarında dürüst ve  mücadeleci kadro ve sempatizanlara ulaşarak, onları komünist hareketi yozlaştırıp çürütmüş olan revizyonist önderliğe  karşı tutum almaya örgütsel bağları kesmeye çağırarak  yeniden bir komünist hareketin kuruluşu çalışmasına önderlik etmek olmalıydı.

Herşeyden önce komünist olmak, teoride proletarya diktatörlüğünü savunmak ve pratik politikada bunun gerekleri doğrultusunda faaliyet yürütmek ise, buradan  açıktan,  örgütsüz komünist olmaz-olunmaz sonucunu çıkararak bunun gereklerine uygun hareket etme başarısını göstere bilmekti. .

Hatırlanacağı gibi Marks ve Engels, ünlü eserleri Komünist Parti Manifestosu’nda “komünistlerin teorisini bir cümlede özetlemek gerekirse, bu özel mülkiyetin kaldırılmasıdır” diyorlardı. Küçük-burjuva teoriler, özel mülkiyetin (bazı biçimlerinin, tamamının değil) tasfiyesini öngörmezler; onların ufku, özel mülkiyetin savunmasıyla sınırlıdır. Küçük-burjuvazinin politik temsilcileriyle, proletaryanın politik temsilcileri arasındaki bu fark doğal olarak politikada da ifadesini bulur. Özel mülkiyetin tasfiyesi, zorunlu olarak proletarya diktatörlüğünü getirir. Zira özel mülkiyetin tasfiyesinin başka bir yolu da yoktur. Özel mülkiyetin tasfiyesi için tek yol proletarya diktatörlüğüdür. Oysa özel mülkiyetin tasfiyesini öngörmeyen küçük-burjuva teorileri, politik bakımdan ancak nihai olarak demokratik bir cumhuriyeti savunurlar. Demek oluyor ki, devrimci-demokrasinin aşılması demek, teoride özel mülkiyetin tasfiyesinin, politikada da proletarya diktatörlüğünün zorunluluğunun anlaşılması demektir.

Buradan olarak komünistliğin temel kıstası, teoride ve pratikte proletarya diktatörlüğünü savunmaktır. Marksizm’de esas olan şey sınıf savaşımı değildir. Sınıf savaşımı öğretisi Marks tarafından değil, ondan çok önceleri burjuva devrimcileri tarafından açığa kavuşturulmuştur ve genel olarak burjuvazi için kabul edilebilir bir şeydir. Yalnızca sınıf mücadelesini kabullenen kimseler henüz Marksist değillerdir, çünkü onlar hala küçük-burjuva politik sınıflar içerisindedirler. Toplumsal olguları, sınıfların ortadan kaldırılması bakış açısıyla ele alan ve bu tarihsel hedefe ulaşmak için proletarya diktatörlüğünü gerçekleştirmenin ve sürdürmenin zorunluluğunu gerçekten anlayanlar yalnızca komünistlerdir. M-L özü ve proletarya devriminin temel içeriği olarak proletarya diktatörlüğü sorunu, burjuva ya da burjuva devleti ile komünisti birbirinden ayıran temel ölçüttür.

Teoride proletarya diktatörlüğünü öngören, kabul eden yani proletarya diktatörlüğüne uygun bir siyaset izleyen, pratikte (propaganda, ajitasyon ve örgütlenme) buna uygun davranan örgüt, grup, çevre, parti vb. komünisttir. Yani proletarya diktatörlüğünün kabulü sözde kalmamalıdır. Kimin komünist olduğu sözde değil, eyleme göre değerlendirilmelidir. Ve bu tamamen somut bir sorundur, dolayısıyla somut koşullar içinde ele alınmalıdır. Keza komünist olmak, verili burjuva kapitalist düzene saldırarak, işçi ve emekçi yığınları devrimci temelde örgütleyip mücadeleye seferber etmekle bağlı olduğunu unutmamalıyız.

Garbis Altınoğlu’nu  birde bu perspektifle değerlendirmek sanırız yerinde olacaktır. En kötü örgütlülüğün en iyi örgütsüzlükten iyi olduğunu olacağını ve proletaryanın öncü örgütü yoksa hiç bir şeyinin olmadığı olamayacağını unutmadan, örgütsüzlüğü kutsayan ve kendiliğinden komünist olunacağı yada komünist savaşımın yürütüleceği savlarının Garbisin son 19 yıllık pratiğinde çıkmaz sokak olduğunu görüp bilince çıkarıp, örgütlü savaşımı geliştirip güçlendirerek, proletaryanın öncü örgütünü yaratmak için devrimci teori ile devrimci pratik ilişkisini yerli yerine oturtarak Leninist yolda inatla ve ısrarla eğilip bükülmeden yürümek gerekiyor.

Kasım -2019

Halkın Birliği

 

HALKIN BİRLİĞİ

İSTANBUL SEÇİMİ – BİR DEĞERLENDİRME..!

“Boyun eğmiyorum ve eğmeyeceğim.”[1]   Hemen belirtelim, 23 Haziran seçimlerinde oy kullanmadık. Daha doğrusu, “geçersiz …

instagram web viewer instagram profile