Anasayfa / Analiz-Polemik / Hasan Aksu’nun Halkın Birliğine Dair Hezeyanları Üzerine..!

Hasan Aksu’nun Halkın Birliğine Dair Hezeyanları Üzerine..!

Garbis Altınoğlu’nun ölümünün ardında, değişik düşünce ve örgütlerde gelen bir çok kişi anma yada değerlendirme yazısı yayınladı. Bu yazıların bir çoğu dışarıdan bakışı ifade ediyordu. Haliyle nesnel bir değerlendirme yapmaları oldukça zordu. Buradan hareketle, bir dönemler içinde yer almış olduğu komünist harekete olmadık nitelemelerde bulunanların, Garbisin ölümünün ardında bunları unutarak nesnel değerlendirme yapmaktan uzak yazıp-çizmeleri, Halkın Birliğini devrimci kamuoyunu doğru bilgilendirme zorunluluğuna iterek, örgütsüzlüğün kutsanması yaklaşımlarını eleştirmeye ve kendisine göre doğru bulduğu devrimci tutumu ortaya koymaya çalıştı.
Halkın Birliği Garbis’e ilişkin değerlendirmesin de mükemmeliyetçi ve inkarcı yaklaşımlara tutum alarak Garbisin devrim ve sosyalizm mücadelesine katkısı yanında eksik ve hatalarını da ortaya koyarak mümkün olduğunca nesnel davranmaya ve hiç bir biçimde Garbisi haksız ve doğru olmayan savlarla eleştirmedi.
Halkın Birliğinin gerçekleri dillendiren bu yazısına karşı değişik kesimlerde farklı tepkiler görüldü. Bu tepkilerden biride “DEVRİMCİ OLMAK İÇİN HALKIN BİRLİĞİNDEN İZİN Mİ ALMAMIZ GEREKİYOR?” başlığıyla Hasan Aksudan geldi. Hasan arkadaş İki çizgi mücadelesinden girmiş, öğüt için mücadelede ne kadar demokratik davrandığına, Halkın Birliği’nin kendisinden menkul bir grup olmasından, devrimci örgütlenmeyi savunmada ne kadar kararlı bir hatta durduğuna kadar bir çok konuda kendi sübjektif düşünce tarzının prizmasında bolca demagoji yapıyor.
Başta şunu vurgulamak gerekiyor ki, Halkın Birliği hiç bir yerde kendi durumunu abartarak devrimin öncülüğünü yakaladığı gibi abuk-subuk değerlendirmeler içinde olmadı. Haliyle Hasan arkadaş Halkın Birliğinin Garbis nezdinde örgütsüzlüğü eleştiren değerlendirmesinde, pek bir şey anlama başarısı göstermediği görülüyor. Halkın Birliği Garbisin ilkeli davranmadığını ve kendisine biçmiş olduğu önderlik rolüne uygun hareket etmediğini ve 19 yıl örgütsüz davranışıyla inandırıcılığını darbelediğini söylüyor. Hasan arkadaş önce buna yanıt vermesi gerekiyordu.
Garbisin ardında güzelleme yapan geçmişte şu yada bu örgütün önderliklerinde yer almış olan kişilerin Garbisin örgütsüzlüğü teşvik eden tutumundan tek kelime bahsetmemeleri, aslında bu kişilerinde Garbis’le aynı hatta durduklarını gösterir başka yerde değil.
Hasan Arkadaş Kaçak Dövüşüyor
Hasan arkadaş laf kalabalığı yapıp, demagojik yaklaşımlar içine girip ve Halkın Birliğini “kırk yıldır marjinal bir grup olduğunu söyledim” ukalalığı içinde küçümseyerek , “cürümünüz neki “ hafifliği içine girerek grupçuluğun zehriyle Halkın Birliğini aşağılayan bir yaklaşım içinde hareket ediyor.
Devrimci mücadele yürüten ve birçok oportünist -revizyonist kesimle gerçeklerin dillendirmesi bakımından ortaklaşamayan Halkın Birliği, devrimci ilkeleri sulandırmadan, faydacı küçük hesapçı tutumlardan uzak durarak gerçeklerin her zaman savunucusu oldu. Anladığımız kadarıyla bunda birçok akım gibi Hasan arkadaşta rahatsız olmuş. Onlar istiyor ki, devrimci hareket saflarında yaşanan tasfiyecilik ve çürüme dillendirilmesin, örgütsüzlüğe karşı tutum alınmasın ve yaşanmışlıklar sümen altı edilerek geçiştirilsin. Hasan arkadaş örgütsüzlüğü savunmadığını iddia ediyor. Peki tamda burada yeri gelmişken Hasan arkadaşa sormak gerekiyor, siz Özgür Gelecek-Yeni Demokrasi ayrışmasında hangi tarafta yer aldınız?
İşin gerçeği şu ki, iki çizgi mücadelesini savunduğunu iddia eden Maocu Partizan o kadar bölünüp parçalandı ki, gelinen durumda kimin nerede durduğunu bilmek-anlamak oldukça zorlaştı. Hasan arkadaş sanırız son ayrışmanın ardında bir dönem Yeni Demokrasiden yana tutum aldı ve ardından burada da koptu.
Demek ki Hasan arkadaş her hangi bir örgüt ve dergi çevresinde örgütlü değil. Yani Hasan arkadaş dağılmış ve bir birinden farklı gruplara bölünmüş ve temelde ideolojik-politik farklılıklar nedeniyle bir araya gelmeleri artık olanaksız hale gelmiş eski Partizanın gölgesinde kendisini konumlandırmaya çalışıyor. Yani Hasan arkadaş “ben örgütsüzlüğe karşıyım ama kendim şu kesimlerle birlikte hareket ediyorum” demeyerek-diyemeyerek, hiçbir örgütlülüğü beğenmediğin dolayı, örgütsüz yaşama devam ettiğini kabullenmiyor. Eğer Hasan arkadaş her hangi bir dergi ve örgüt çevresiyle birlikte hareket etmiş olsaydı, bunu tokça ortaya koyar ve laf kalabalığı yolunu tutarak iri laflar etme gereği duymazdı.
Komünistliğin Denek Taşı Ve Hoş seda Olmaktan Öteye Geçmeyen Örgüt İçinde İki Çizgi Teorisi
Hasan arkadaş “ herkes Halkın Birliği gibi düşünmek zorunda değildir” diyerek, haklı olarak kendi yaklaşımlarını ortaya koyuyor. Bunda olumsuz olan hiç bir şey yoktur ve Halkın Birliği hiçbir yerde ne kendi gerçekliğini abarttı, ne devrime , sosyalizme önderlik yaptığını söyledi, ne sübjektif dogmatik bir hatta durdu ve nede herkesi kendisi gibi düşünmeye çağırdı. Ama her dönem inandığı M-L doğruları savunmada ısrarlı oldu.
Nitekim komünistliğin temel kıstası nedir sorusunu yanıtlarken de, görüşlerini şuna buna göre eğip bükmedi. Elbette komünist devrimcilik kimsenin tekelinde değildir. Ama komünist olmanın temel kıstası ona yada buna göre farklı değildir. Peki nedir komünistliğin temel kıstası: teoride proletarya diktatörlüğünü savunmak ve pratik politikada bunun gerekler doğrultusunda hareket etmektir. Buradan hareket ettiğimizde, proletarya diktatörlüğünün yolunun açılması için öncelikle Türkiye devrimini gelişim çizgisinin doğru tahlil edilmesi, temel sınıflara arası ilişkilerin somut verilerle aydınlatılması ve buna uygun olarak teori- program ve temel taktikler bilimsel temelde kurulması gerekiyor. Hasan arkadaşın kıskançlıkla savunduğu Maocu görüşler Türkiye gerçekliğinin duvarına çarparak geriye düşmüştür.
Tek tek ülkelerde devrime nasıl başlayacağını o ülkenin ekonomik-toplumsal-politik-tarihsel koşulları, bunların üzerinde şekillenen temel sınıflar arasındaki ilişkiler, emperyalizme bağımlılık derecesi ve proletaryanın önünde duran görevler arasındaki ilişkiler, proletarya yığınlarının bilinç, örgütlülük ve hazırlık düzeyi tarafından koşullandırılması yerine Mao Zedung ve Çin devrimi kopyeciliğine temel alan Partizan, Türkiye de işbirlikçi tekelci kapitalizmin egemen olmasını devrime bağlayarak, bir ülke yarı-sömürge ise yarı-feodal olarak kalır ve devrimin özü toprak devrimi, devrimin yolu kırdan şehre doğru gelişen KSÜ kurularak adım adım iktidarın alınacağı halk savaşı yolu olduğu görüşüne çakılıp kalınarak ,Türkiye gerçekliğinden kopuk sübjektivizm etrafında dönüp duruldu. Hasan arkadaş Halkın Birliğinin teorik-programatik ve temel taktiklerde ne savunduğunu irdeleme yerine, nicel gücü temel alıyor ve sapla samanı bir birine karıştırarak bir akımı değerlendirirken ortaya koymuş olduğu görüşlerin bütünselliği yerine kaç kişiyi örgütleyip harekete geçirdiğini yada kitlesel gücünün ne olduğunu temel alıyor.
Sanırız Türkiye Kuzey Kürdistan devrimci hareketi içinde mevcut haliyle PKK dışındaki akımların, kitlesel karakterleri oldukça sınırlı ve emekçi kitleler içinde ciddiye alınacak bir etkileri de söz konusu değil. Kendisine partiyim diyen akımların etkiledikleri kitle sayısı taş çatlasa 300-500 geçmiyor. Haliyle devrimci akımların güçlerinin sınırlı olduğu ve emekçi yığınlardan izole yaşadıkları bir sır değil. Buna Hasan arkadaşın içinde geldiği Partizanın toplamı da dahildir. 40 yıldır halk savaşı, köylü toprak devrimi, her adımda silahlı mücadeleyi yükseltme , kırdan şehri kuşatma, yarı-sömürge-yarı-feodal Türkiye vb. deyip teorisi ayrı pratiği ayrı bir Partizan gerçekliği ortada dururken Hasan arkadaşın Halkın Birliğine hayali eleştiriler hiçte doğru ,yerinde ve haklı eleştiriler değildir.
Hasan arkadaş bizi “ örgütsüzlüğün propagandasını nerede yaptığımızı “açıklamaya çağırıyor. Mevcut durumda Hasan arkadaş örgütlü bir savaşım içinde mi değil mi? Öncelikle bu soruya yanıt vermeliydi. Hasan arkadaş bu soruya açık yanıt verme yerine bir sürü laf kalabalıklığıyla soruyu yanıtlamaktan uzak duruyor. Yani açıktan demagoji yapıyor. Hasan arkadaş hem iyi Maoist olduğunu iddia ederek, hem örgüt içinde iki çizgi görüşünü savunuyor, hem de mevcut Partizan gruplarından her hangi birisiyle hareket etmeyerek, küçük görüş ayrılıklarını abartarak yada örgütleri beğenmeyerek örgütlü mücadelenin dışına kalıyor. Ardında Halkın Birliğine ,”hani nerede örgütsüzlüğü savunuyorum “ diye soru sormaktan kendini alamıyor. Bu tutum ikircimsizce Hasan arkadaşın zaten örgütsüzlüğü kutsadığı anlamına geliyor.
Demek ki devrimci yada komünist bir parti yada örgüt içinde iki çizgi teorisi Hasan arkadaşın iddia ettiği w ettiği gibi işlemiyor ve sorunları gidermede sihirli değnek rolünü de oynamıyor. Komünist partide tek bir çizgi vardır, iki çizgi demek iki ayrı örgüt, iki ayrı dünya görüşü ve iki ayrı program demektir. Aynı zamanda iki çizgi teorisi örgütte irade eylem birliğinin bozulması ve çok başlılığın yani anarşinin egemen olması demektir.
Hasan arkadaş sırf kendisini savunmak için kaleme aldığı yazıda Halkın Birliğinin eleştirilerinde öğrenme gereğini duymadığı gibi eleştirilerin özünü de anlamada zorlanıyor. Yine Halkın Birliği kişi olarak Hasan arkadaşın örgüt için mücadelede şiddet yöntemini savunduğunu hiçbir yerde iddia etmedik. Keza yine biz hiçbir yerde Maocu görüşleri savunanların bölünme ve parçalanma da kurtulamadıklarını, ama M-L savunanların bölünmeden-parçalanmadan azade olduklarını da iddia etmedik. Ama Hasan arkadaşın kıskançlıkla savunup arkasında durduğu Partizanın örgüt için mücadele yöntemlerinde geçmişinin hiçte temiz olmadığını da söylemeliyiz.
Daha iyi anlaşılması bakımından birkez daha vurgulama gereği duyuyoruz ki, biz Garbis ve MLKP’yi Maocu parti öğretisine rücu ettiklerini eleştirdik ve dün karşı çıkılıp mahkum edilen Maocuların savunduğu sınıftan kopuk parti kurulur öğretisine, yeniden rücu edildiğine dikkat çektik. Haliyle Hasan arkadaş bizim neyi eleştirdiğimiz anlama başarısı göstermiş olsaydı, baltayı taşa vurmazdı.
Örgüt İçi Mücadelede Hasan Arkadaş Başka Partizanın Pratiği Başka Konuşuyor
Hasan arkadaşın, Partizan örgütünü, örgüt içi mücadelede olumlayan değerlendirmeleri de hiçte gerçekçi değildir. Başka akımlar bir yana -1979 yılında Dersimin Mazgirt ilçesinde Dev-Yol’cu öğretmen Hasan Çakmak cezalandırılmıştı- 1976 ayrılığında 78’de TKP-ML-Partizan olarak kendisini ifade eden akımın her fırsatta Halkın Birliği taraftarlarına yönelik karşı-devrimden aşırılmış şiddet yöntemlerin devreye soktuğunu unutmadık.
İstanbul da örgüt evlerinin basılıp, daktilo-teksir baskı makinesi ve silahların zoraki gasp edilmesi ve kendisinden olmayan kişilerin hedef haline getirilmesi, 1976 Kasım ayında faşistlerce katledilen Zülfikar Uralçin yoldaşın cenaze töreninde Halkın Birliği okurlarını etraflarının çevrilerek yürümelerinin engellenip , saldırıya maruz kalmaları, 1977 yılında Kartalda Pir Ahmet Solmaz yoldaşı anma etkinliğinde gecenin basılması ve mikrofonun gasp edilerek provokasyon yapılması, 1 Mayıs gecekondu direnişinde gençlik derneklerine, Ali Haydar Yıldız yoldaşın ve Nuray Erenlerin mezarlarının açılışı etkinliğinde, 18 Mayıs Kaypakkaya yoldaşın mezarda anması vb. etkinliklerine kadar bir çok yerde Partizancılar, Halkın Birliği okurlarına karşı saldırgan ve provokasyon yaratan tutumlar içinde olmuşlar, kitle bu provakatif eylemlerini sürdürmekten geri kalmamışlardır. Haliyle devrimci hareketin saflarında şiddet yönteminin devreye sokulmasında Partizanın hiçte küçümsenmeyecek katkısı olmuştur. Keza Partizan örgütü geleneğini sürdüren akımların örgüt içi sorunları zaman zaman şiddet yönetmesiyle çözme yöntemi -MKP’nin Onlarca devrimciyi ajan olarak damgalayıp işkence yaparak öldürülmesinde, Özgür Gelecek’in Uzun Yürüyüş’ün önderleri hakkındaki ölüm kararına, yine , Özgür Gelecek’in İbocu Dönüşüm Hareketi arasındaki yaşananlar ve son olarak Yeni Demokrasi ile Özgür Gelecek arasında yaşanan olumsuzluklar- dünden bugüne devam edip gelmiştir. Sanırız bu konuda olumlu tek örnek Bolşevik Partizandır. Bunun dışındaki Partizan geleneğinden gelen akımlar ama az ama çok iki çizgi mücadelesini sözde savunmalarına rağmen, örgüt içi sorunların çözümün karşı devrime hizmet eden şiddet yöntemlerini de uygulamaktan geri durmamışlardır. Örneğin Partizan geleneğinden gelen Halkın Günlüğü, Özgür Gelecek ve Yeni Demokrasi dergi çevreleri örgüt içi mücadelede şiddeti savunmuşlardır.
Buda aslında Hasan arkadaşın iddia ettiği gibi Partizan geleneğinin ” ilkesel olarak örgüt içi mücadelede şiddetten uzak durduğu” iddiasının gerçekçi olmadığını gösterir. Kişisel olarak kendisi farklı düşünebilir ama örgüt olarak Partizanın Hasan arkadaş gibi düşünmediğini yaşanan pratiklerde göstermiştir.
Uzun olacak ama aşağıda aktaracağımız paragraf Hasan arkadaşın Halkın Birliği çizgisine geçmişten bu yana nasıl bir ön yargı, karalama ve küçümseme tutumu içinde olduğunu gösteriyor:
“Ne diyeyim ki, Türkiye Devrimci Hareketi’nin küçük parçalara bölünmüşlüğü “kaderciliğe inanmadıklarını” söyleseler de kader gibi geliyor bana. Hatta bazılarının varlığıyla yokluğu tartışılmalı bir konu. Halkın Birliği grubu da bunlardan biri.
Ne yani görüşlerimizi yazmadan önce sana mı danışacaktık? Yoksa senden icazet mi almamız gerekiyordu! Sen bölündükçe küçülmüşsen, taraftar kitlen üzerinde dahi benim kadar bir etkin bulunmuyorsa suçlu kim?
Sen üretmiyorsan, yaratmıyorsan, örgütleyemiyorsan, kitlelere ve senin dışındaki devrimcilere güven vermiyorsan suç sende kardeşim! Önce aynayı kendine tut, “öncü partinin önderliğini, liderliğini” yarım asır boyunca ispatlayamamışsan suçu dışarıda arama… Bireyler gelip geçicidir. Senin dışında olan ve seninle aynı düşünmeyen bireylere kolayından suçunu yükleme… Dün yaşadığın, yaşattığın olumsuzluklardan sorumluluk üstlenmeyip, eveleyip geveliyorsun. Bilmelisin ki, siyasal ve politik çözümsüzlük, ideolojik çürüklükten kaynağını alır.
Mecbur muyum senin yol ve yönteminle kurum ve kişileri değerlendirmeye? Senin tek doğru olduğuna kim karar verdi de sen milyonlar adına bizlere hükmetmek istiyorsun!
Ben, sana yön veren siyasal, politik, örgütsel çizginin yanlış olduğuna inanıyorum. Senin küçük burjuva marjinal bir örgüt olduğunu kırk yıldır söylüyorum. Senin Kaypakkaya’yla İdeolojik, Siyasi, örgütsel bir bağın bağlantın yoktur. Olması da mümkün değil. Savunduğun, seninle örgütlenmeden “devrimci olmuyoruz” sana göre öyle mi?
Bir de Maoizm’i çürük paslı tedavülden kalkmış Hocacı silahla vurmak istemişsin. İşin teorik tartışması başka bir konu. Eğer ki, Türkiye ve Türkiye Kürdistan Devrimci Hareketinin geçmişi doğru incelenirse kimse temiz çıkmaz, doğrusuyla yanlışıyla bu devrim tarihi bizim, ortaya çıkan olumsuzluklardan hepimizin payı var.”
Burada Hasan arkadaş herşey söylemiş ama fikir olarak hiç bir şey söyleme başarısını gösterememiş. Yukarıdaki paragrafta Hasan arkadaş geçmişten bu yana Halkın Birliğine yönelik kıskançlığını ve kinini kusuyor.
Partizan 43.Yıldan Bu yana Kaypakkaya Yoldaşın Şapkası ve Hatalrı Dışında Hiç Birşeyini Savunmuyor
Hasan arkadaş yazısında aynı zamanda nasıl bir grupçu ruh hali içinde olduğunu ortaya koyuyor. Hasan Aksu’ya göre 40 yıldır Halkın Birliği marjinalmiş, İbrahim Kaypakkaya ile ideolojik-örgütsel ve politik bağlantısı yokmuş, Halkın Birliğinde örgütlenmeyen devrimci değilmiş vb. gibi hayal mahsulü ve hiçbir veriye dayanmayan eleştirileri art arda sıralıyor.
Hasan arkadaşın aavunduğu Partizan Geleneği Kaypakkaya Yoldaşın Diyalektik Materyalist Bakışı Açısını İnkar ederek Kaypakakya yoldaşın komünist çizgisinden 1976 Temmuz-Ağustostan itibaren kopmuştur ve küçük burjuva bir hatta kapaklanmıştır.
Bir kere Kaypakkaya yoldaşın ideolojik-politik ve örgütsel devamcısı dün TKP-ML Hareketi ve bugün KP-İÖ’dür. Kaypakkaya yoldaşın M-L hattını hata ve eksikliklerden arındırıp sağlam bir çizgiye çeken TKP-ML Hareketiydi. Partizan ise Kaypakkaya yoldaşın hata ve eksikliklerinin kefareti olarak ortaya çıkan ve dogmatizme çakılıp çalan, küçük burjuva devrimcisi bir akımdır. Haliyle Kaypakkaya yoldaşın önderliğinde kurulan TKP-ML Hareketi’nin ideolojik-politik ve örgütsel devamcısı TKP/ML Hareketidir. Haliyle, dogmatizme çakılıp kalan ve Çin kopyeciliğin de ısrar ederek, M-L yerine Maozmi geçiren Partizanın Kaypakkaya yoldaşın M-L görüşleriyle ve çözümlemeleriyle hiç bir bağı kalmamıştır. Partizan geleneğinden gelen akımlara şöyle bir bakmak bile bu akımların Kaypakkaya yoldaşın şapkası dışında düşüncelerine sahip çıkmadıkları ve çıkamadıkları daha net görülecektir.
Örneğin Bolşevik Partizanın Maozmle M-L birleştirmeye çalışan yaklaşımlarıyla Kaypakkaya yoldaşa sahip çıkmasına kalkışması hiçte gerçekçi değildir. Kürdistan’ın sömürge görülmesinde aşamalı parti teorisine, kitle çizgisinde faşizm ve faşizme karşı mücadeleye vb. bir çok alanda Kaypakkaya yoldaşın düşüncelerinde kopmuş olan B.Partizan’ın hala Kaypakkayacı geçinmesi bu akımın nasıl bir iç tutarsızlık içinde olduğunu gösterir.
Yine Halkın Günlüğünün köylü toprak devrimi, yarı-sömürge yarı feodal, köylü toprak devrimi ve kırdan kente halka savaşı görüşlerinden bir gecede işbirlikçi tekelci kapitalizmin egemenliği ilanıyla sosyalist devrim teorisi ve şehirlerde ayaklanma teorisine rücu etmesi, biçimde dahi Kaypakkaya çizgisinde yüz geri etmesine karşın, hala “Kaypakkaya’nın takipçisi geçinmesi bu çevrenin nasıl bir tutarsızlık halinde ve göstermelik Kaypakkaya savunusu içinde olduğunu gösterir.
Hasan arkadaşın kırk yıldır savuna geldiği, pratiğin çoktan ıskartaya çıkarttığı ve bugün gelinen durumda Türkiye gerçekliğiyle hiçbir gerçek bağ olmayan: Türkiye yarı-sömürgedir o halde devrime kadar yarı-feodal kalır ve devrimin özü köylü toprak devrimi ve devrimin yolu kırdan şehri kuşatan halk savaşı Çin ve Maoizm kopyeciliği Partizan geleneğinin görüşlerini çıkmaz sokak içine itmiştir. Kaypakkaya yoldaşın 1970’lerde somut durumun somut tahlili gerçekliğine dayanan çözümlemeleri, Partizan geleneğinde Özgür Gelecek ve Yeni Demokrasi çevrelerince 40 yıl sonra tekrarlanarak, Kaypakkaya yoldaşın diyalektik materyalist dünya görüşü bir yana itilmektedir. Haliyle diyalektik materyalist bakış açısının dışına düşmüş olan Hasan arkadaşın ısrarla savunduğu görüşlerin Kaypakkaya yoldaşın M-L bakış açısıyla hiç bir ortak yanının olmadığı söylemeye bile gerek yoktur.
43. Yıl Sonra Türkiye Hala Yarı Feodal ve Devrimin Özü Köylü Toprak devrimini Svunmak Kaypakakya Yoldaşı Reddetmektir
Hasan arkadaş Kaypakkaya yoldaşı buz dolabına kapatıp dondurarak bir yerde diyalektik materyalist yasaları reddederek, dogmatik ve sübjektif düşünce tarzını temel alarak, kendi oportünist görüşlerine dayanak yapmaya çalışıyorr. Mevcut halde Türkiye 70’lerin yarı-feodal ekonominin etkin olduğu bir ülke değil ve haliyle de anti emperyalist demokratik devrimin özü köylü toprak devrimi olmadığı gibi, aynı zamanda devrimin yolu da kızıl siyasi üstlerin yaratılmasıyla iktidarın parça parça alınmasıyla zafere taşınacağı bir halk savaşının yolu değildir. Keza, mevcut halde Türkiye, emperyalizme bağımlılık ilişkileri, işbirlikçi tekelci kapitalizm, işbirlikçi tekelci devlet kapitalizmi, ulusal kapitalizm, feodal kalıntılar ve yaygın küçük meta üretimi ülkemizin toplumsal yapısının sınıflanmasını belirlemekte, şekillendirmektedir. Ülkemiz, ekonomik, mali, askeri, teknik, diplomatik ve politik bakımdan emperyalizme bağımlı yarı-sömürge, geri kapitalist bir ülkedir. Emperyalist, sistem içerisinde kapitalizmin orta düzeyde geliştiği ülkelerden biridir. Ekonomik ve toplumsal yapılanmaya damgasını vuran kapitalizmdir. Feodalizmin ülke ekonomisindeki yeri önemli ancak ikincildir. Ekonomik ve toplumsal yapıda egemen olan kapitalizm, işbirlikçi tekelci karakterdedir. Toplumumuzun temel çelişkisi, emek-sermaye çelişkisidir. Proletaryanın ve emekçilerin ekonomik ve toplumsal kurtuluşu ancak sosyalizmle gerçekleşebilir; ve bu nedenle, devrimci proletaryanın tek seçeneği sosyalizmdir. Devrimci proletaryanın bu amaca ulaşabilmesinin ön koşulu olan proletarya diktatörlüğü için işe, politik bir devrim olan bugünkü anti-emperyalist demokratik devrime, başarıya önderlik etmesiyle başlaması zorunludur. Anti-emperyalist demokratik devrimin özü politik özgürlük için savaşımdır. Devrimimizin ilk adımını koşullandıran temel etkenlerden biri, ülkemizin ekonomik gelişme seviyesinin yol açtığı sınıflararası temel ilişkilerdir. Ülkemizin kapitalist gelişmişlik düzeyinin emperyalist-kapitalist ülkelere oranla az-gelişmişliği, işçi sınıfıyla burjuvazi arasında geniş bir küçük burjuva mülk sahibi emekçiler, yarı-proleter, yoksul köylü kitlelerinin varlığını ortaya sermektedir. Sınıflar arası temel ilişkiler ve ilk adımda yerine getirmekle yükümlü olduğu görevler, devrimimizin karakterini belirlemektedir. Çünkü, herhangi bir devrimde eğer proletarya küçük burjuvazisiyle birlikte yürürse, birlikte yürüdüğü sürece o devrimin niteliği sosyalist değil, demokratik karakterde olacaktır. Ülkemiz devriminin ilk adımında proletarya şehir ve kırın küçük burjuvaziyle birlikte yürüyeceğinden devrime anti-emperyalist demokratik devrimle başlanacaktır. Bugünkü sınıflararası ilişkiler proletaryanın hemen ve doğrudan kurtuluşunu olanaklı kılmamaktadır.
Nesnel koşullarla kopmaz bağ içinde ele alınacak proletaryanın örgütlülük ve bilinç düzeyi, devrim aşamasını belirlemede ikinci temel etkendir. İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır. Proletarya yığınlarının sosyalist bilinci ve örgütlenmesi olmadan, yığınlar açık sınıf savaşımı içinde tüm burjuvaziye karşı hazırlanmadan ve eğitilmeden bir sosyalist devrimden söz edilemez. Bugün ülkemiz işçi sınıfının sosyalist bilinç ve örgütlülük düzeyi düşüktür. Bu durum, komünistlerin çabalarının zayıflığıyla ilişkisi olsa da, nesnel koşullarla bağlantılıdır. Geniş proleter ve yarı-proleter yığınların sosyalist bilinç ve örgütlenmesinin yükseltilerek sosyalist devrim ordusunun kazanılması, ülkemiz koşullarında gelişmekte olan anti-emperyalist demokratik devrim içinde, faşist diktatörlüğe karşı demokratik devrimci savaşım içinde ve yanı sıra bu devrimin başarısıyla kazanılan demokratik özgürlük ortamında, tüm burjuvaziye karşı açık sınıf savaşımı yoluyla sağlanacaktır. Anti-emperyalist demokratik devrimin zaferiyle proletaryanın kazandığı devrimin iktidarı içindeki yeri, proletaryaya sosyalist eğitim ve örgütlenme işini tamamlamak için elverişli koşullar yaratacaktır. Ülkemizde proletarya yığınlarının, geniş yarı proleter ve yoksul köylü kitlelerin sosyalizm için bilinç ve örgütlülük düzeyi henüz çok geridir.
Oysa proletarya ve yığınlar, sosyalizm için, ancak politik özgürlük ortamında hazırlanabilirler. Geniş küçük burjuva kitleleri bir dizi devrimci deneyden geçmeksizin burjuva, küçük burjuva parti ve örgütlerin arkasından gitmekten vazgeçip sosyalist devrimin tarafsız bir yandaşı durumuna gelmezler. Son 40 yıllık dönemde yaşanan iki yükseliş döneminin ortaya çıkarmış olduğu devrimci olaylarına kışı ve niteliği devrimimizin ilk aşamasında anti-emperyalist demokratik bir devrim olacağını doğrulamaktadır
Devrimimiz işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahipleri egemenliğini süpürüp atmakla yükümlüdür. Bununla birlikte, aynı zamanda emperyalizme bağımlılık ilişkilerini de tasfiye etme sorunudur. Böyle olduğu içindir ki devrimimiz, anti-emperyalist bir karakter de taşır. Emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin tasfiyesi, ülkenin bağımsızlığının elde edilmesi sorunu bir devrim sorunudur. Bugün, ekonomik ve politik düzenin varlığı ve devamı, emperyalizme bağımlılık ilişkileri koşulları dışında düşünülemez. Aynı şekilde emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin varlığı ve devamı bugünkü ekonomik ve politik yapıyı gerekli kılmakta, üretmektedir. Ülkemizin demokratikleşmesi ve bağımsızlığı sorunu, bir yanıyla işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahipleri sınıfının tasfiyesi sorunudur. Bununla birlikte aynı zamanda emperyalizme, bağımlılık ilişkilerinin tasfiye edilmesi sorunudur. Emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin tasfiyesi savaşımı, ülkemiz devriminin proleter devrime dönüştürülmesi olanaklarını artırmaktadır.
Bütün bunlar proletaryanın sosyalist devrime dönüştürmekle yükümlü olduğu devrimimizin ilk adımının, anti-emperyalist ve demokratik karakterde olduğunu kanıtlamaktadır. Devrimimiz birinci evresinde işbirlikçi tekelci kapitalizmi hedefleyecektir; yani tüm kapitalizmi hedefleyen bir devrim olmayacaktır. İşbirlikçi tekelci burjuvazi ile ulusal kapitalizmin arasındaki ayrımı çizmede, birincinin uluslararası tekellerle sarmaş dolaş, kopmaz bağlarla bağlı oluşu ve tekelciliği temel iki unsurdur. İşbirlikçi tekelci burjuvazinin tasfiyesi savaşımı dosdoğru anti-tekel bir savaşım, tekellerin tasfiyesi savaşımıdır. Aynı şey kapitalist büyük toprak sahiplerinin tasfiyesi için de geçerlidir. Hangi yoldan gelmiş olursa olsun toprakların, büyük kapitalist işletmeler elinde toplanması, kırda belirgin olgulardan birisidir. İşbirlikçi tekelci kapitalizme ve kapitalist büyük toprak mülkiyetine karşı görevler, anti-tekel görevler ülkemizde burjuva demokratik devrimi, proleter devrime yakınlaştıran, devrimin proleter devrime dönüştürülmesi olanaklarını arttıran önemli etkenlerdir. Ülkemizin özellikle Kuzey Kürdistan kırında feodal kalıntılar güçlüdür. Devrim feodal kalıntıların işini bitirmekle de yükümlüdür. Yarı-feodal büyük toprak mülkiyeti ve tüm olarak feodal kalıntılar tasfiye edilecektir. Devrimimizin karakteristik özelliklerinden birisi de, anti-feodal mücadeledir. Tarım devriminin başlıca görevi, kırda büyük kapitalist ve yarı-feodal toprak mülkiyetinin zor alımıdır.
Her devrim egemen sınıflara yönelir. Egemen sınıflar, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahipleridir. Devrimimizin başlıca hedefleri bu sınıflar ve bununla birlikte emperyalizmdir. Ülkemiz bir küçük burjuvalar ülkesidir. Kırın ve kentin küçük burjuva katmanlarıyla proletarya arasında irade birliği vardır. Küçük burjuvazi devrimci bir rol oynamaktadır. Kırın ve kentin geniş küçük burjuva mülk sahibi emekçi yığınları devrimimizin temel güçlerinden birisidir. Yalıtılacak güç, orta burjuvazidir. Ulus çapında genel demokratik görevler varlığını sürdürmektedir. Devrimci Kürt ulusal hareketi devrimimizin itici güçlerinden biridir. Ülkemizde devletin yapısı gerici-faşist karakterdedir. Bütün bunlar, devrimimizin birinci adımının, anti-emperyalist demokratik karakterde olmasını gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Anti emperyalist demokratik devrimimizin, ekonomik ve toplumsal içeriği ve politik niteliği devrimci demokratiktir. Bu devrim bütün halkın ortak gereksinimlerini ve istemlerini karşılayacak olan bir halk devrimidir. Devrimimiz ilk adımında emperyalist bağımlılığa ve işbirlikçi tekelci burjuvazi ve toprak sahipleri egemenliğine son verecek, ne var ki, henüz genel olarak meta ekonomisi sisteminin ötesine geçemeyecektir.
Devrimci proletarya anti-emperyalist demokratik devrime en kararlı bir şekilde katılarak devrimde öncülüğünü gerçekleştirmeli, bu devrimi sosyalist devrime dönüştürmek perspektifiyle hareket etmelidir. Devrimci proletarya anti-emperyalist demokratik devrim aşamasında da olsa kendi esas hedefi olan sosyalist devrimi yapma, tarihsel görevini gerçekleştirme perspektifini hiçbir zaman göz ardı etmemelidir. Devrimci proletarya, bir yandan küçük burjuvazinin emperyalizme, işbirlikçi tekelci kapitalizme ve feodalizme karşı, devrimci demokratik hareketini sonuna kadar desteklerken ve bu mücadelede onunla tam bir bağlaşma içinde olurken bir yandan da kent ve kır yarı-proleterlerini sosyalist bilinçle eğitmeli, onları bağımsız proleter sınıf örgütlerinde örgütlemeli, burjuvaziye ve diğer sömürücü sınıflara karşı uzlaşmaz mücadele anlayışıyla donatmalıdır. Eğer işe, daha şimdiden başlamazsa, sosyalizme kesintisiz geçiş olanaklı olmayacak, proletaryanın burjuvazinin kuyruğunda yürümesi kaçınılmaz olacaktır.
Demek ki bugün yıl 1972 değil, O günden bu yana hiçbir şey değişime uğramadan, olduğu gibi donmuş halde yerinde durmuyor. Süreç içinde, yarı-feodal yapı , prusya yolunda-yani iç başkalaşım yoluyla- işbirlikçi tekelci kapitalizm adım adım gelişmiş, önce ekonomide ve ardında politik yapıda egemenlik kurarak yarı-feodal Türkiye işbirlikçi tekelci kapitalizmin egemen olduğu ve feodal kalıntıların tali plana düştüğü geri kapitalist bir Türkiye gerçekliğine yerine bırakmıştır. İşçi sınıfının sayısının 10 milyonu aştığı, kırdan kente göçün hızla sürdüğü ve şehirlerde yaşayan nüfusun yüzde 70’leri bulduğu ve pazara tamamıyla kapitalist ilişkilerin egemen olduğu ve kendi kendine yeterli ekonominin parçalanarak en ucra yerleşim yerlerinin bile kapitalist pazara bağlandığı Türkiye gerçekliğinde, kır çalışmasının temel olduğu, devrimin temel gücüm nün köylüler olduğu, iktidarın parça parça halk savaşıyla yoluyla alınacağı vb. tezleri çoktan tarihin sayfalarında yerini almıştır. Buradan olarak Hasan arkadaş Kaypakkaya yoldaşın düşüncelerinde 43.yıl önceden yüz geri etmiş ve dogmatizmin girdabında boğulup kalmıştır.
Kim İşkencede Kaypakkayacı Ser Ver Sır Verme Geleneğini Bayraklaştırdı
Yine çok keskin “İbocu geçinen “ Hasan arkadaşında kıskançlıkla savuna geldiği Partizan geleneği, Kaypakkaya yoldaşın işkencede ser verip sır verme geleneğini işkencede yaşatamamıştır. Partizan geleneğinin ilk MK üyelerinden 12 Eylül faşist darbesinde polisçe yakalananlardan Süleyman Cihan dışındakiler işkencede çözülmüşler ve Kaypakkaya yoldaşın direnişçi geleneğini sürdürememişlerdir.
Haliyle Hasan arkadaş bu konuda da baltayı fena halde taşa vuruyor. Partizan geleneğinin-ki bugün kaça bölündükleri belli değil. Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısını kapitalist görüp sosyalist devrim savunanlardan Türkiye’yi hala Hasan arkadaş gibi yar-feodal, köylülük içinde çalışma temel, silahlı mücadele esas ve kırda şehre kızıl siyasal üstler yaratarak devrimi zafere taşıma görüşünü savunanlara kadar bir birini reddeden düşünceler savunanlar hala Kaypakkaya’nın iz sürücüsü olmaktan kendilerini alamıyorlar. Hasan arkadaş dahil Partizan çevresi 43.yıldan bu yana Kaypakkaya yoldaşın ancak şapkasına sahip çıkabildi ama M-L düşüncelerine asla.
Dahası Hasan arkadaş hezeyan için TKP-ML Hareketine ve Halkın Birliğine saldırıyor ve gerçekleri çarpıtıyorsa 43. yıldan bu yana arkasına bir dönüp bakıp geçmişe dair sağlıklı bir devrimci muhasebe içinde olmadığını ve ordusuz komutanlık rolünü oynamaya devam ettiğini gösteriyor, başka bir şeyi değil.
Yeri gelmişken Hasan arkadaşa sormak gerekiyor, madem Partizan Kaypakkaya’nın görüşlerinin takipçisiydi neden Kaypakkaya’nın işkence de ser veri sır verme direniş geleneğini bayraklaştıramadı?. Hasan arkadaşın 40 yıldır marjinal görüp küçümsediği ve Kaypakkaya’nın görüşleriyle hiçbir ilişkisi olmadığını ifade ettiği -ki Halkın Birliği neye ve kime göre marjinal oda işin ayrı bir yanıdır. Sanki Partizan milyonları harekete geçiren bir örgüttü de, Halkın Birliği adı sanı bilinmeyen yada duyulmayan bir örgüttü. 12 Eylül faşist darbesinin ardından bitmek bilmeyen faşist operasyonlar ve tutuklama terörü nedeniyle, devrimci örgütlerin hemen hepsi küçüldü ve bazıları tasfiye oldu. Ama TKP-ML Hareketi ve Halkın Birliği geleneği inatla ve ısrarla devrimci kavgayı yeniden yeniden örme savaşımı içinde oldu ve 12 Eylül faşist darbesinin ardında ayakta kalan ve hızla yeniden toparlanan örgütlerin başında gelmiştir. Buradan olarak Hasan arkadaşın iyi düşünmeden belirttiği gibi Halkın Birliği geleneği hiçbir dönem marjinal olmadı. Ama 12 Eylül faşist darbesinin ardından alınan yenilgi ve ağır tasfiyeci dalga nedeniyle devrimci hareketin kitle bağları oldukça zayıflamış ve örgütler küçülmüşlerdir. Bu durum PKK harici diğer devrimci akımların hemen tümü için geçerli bir olgudur- TKP-ML Hareketinin önderleri ve yönetici kadroları Kaypakkaya yoldaşın komünist düşüncelerini özümlemiş olacaklar ki, işkencede Kaypakkaya yoldaşın kızıl direnişi geleneğini bayraklaştırarak, 12 eylül faşist darbesinde önderliği açığa çıkmayan tek örgüt olarak tarihe geçirmişlerdir. Demek ki Hasan arkadaşın Halkın Birliği geleneğine dair söylemleri külliyen gerçek dışı ve grupçu ön-yargılarla zehirlenmiştir.
Yine Hasan arkadaşın yazısında kendisini ve bir dönem içinde yer aldığı Partizan örgütünü gözü kapalı ve gerçekleri bir yana iterek savunmaya ve Halın Birliğini olumsuzlamaya devam ediyor. Bugüne kadar Hasan arkadaşın içinde yer aldığı Partizan geleneği TKP-ML Hareketi ve Halkın Birliği geleneğine yalan yanlış bir dizi çarpıtılmış iddialarla saldırılarda bulundu. Geçmiş 1976 ayrılık sürecinde önder kadrolara olmadık iftiralarda bulunan ve yine ideolojik-politik savaşım adına KK’ya yönelik sistemli karalama kampanyası yapan Partizan geleneğinden gelen Hasan Aksu da Halkın Birliğiyle ilgili olumlu değerlendirmelerde bulunmasını beklemiyorduk. Ama Hasan arkadaşın yazılanları anlamada bu kadar başarısız olacağını da ihtimal vermiyorduk.
Hasan arkadaş yazmış olduğu yazıda örgütlü bir çizgide durup durmadığına dair açık yanıt verme yerine, Halkın Birliğinin marjinalliğinden girip ne kadar m örgütlüğü savunmaya, Örgüt için mücadelede ne kadar demokrat bir hatta durduğundan nasıl iyi Maocu ve Enver Hocaya düşmanlığını kusarak kendisini haklı çıkarmak için daldan dala gezip duruyor ama attığı her dalın kurumuş olması nedeniyle, elinde kaldığı görülüyor. Buda Hasan arkadaşın söylemlerinin hiçte inandırıcı ve gerçekçi olmadığını gösteriyor.
KASIM-2019
HALKIN BİRLİĞİ

HALKIN BİRLİĞİ

“Kızıl’ı mor’a boyamak” mı? Hayır, teşekkürler..!

Bu yıl ‘25 Kasım Kadına Şiddetle Mücadele Günü’ gösterilerine iki olay damgasını vurdu. İlki, bir …

instagram web viewer instagram profile