Anasayfa / Devrimci Teori / İslami Dini Demokrat ve Barışçıl Bir Öz Taşımıyor..!

İslami Dini Demokrat ve Barışçıl Bir Öz Taşımıyor..!

Genel olarak dünyada özel olarakta Türkiye’de İslami harekette ideolojik-teorik entelektüel anlamda büyük bir gelişmesi söz konusudur. Bunun sebepleri bir kaç ana başlık altında sıralanabilir. Fakat bunun en başta gelen nedeni, İslami hareketin doğal dayanağını oluşturan Kuran’ın ve onun öğretilerinin statik yapısıdır. İşte bu temel neden üzerinde yükselen ve tarihsel toplumsal, ekonomik ve sosyal sorunlara cevap vermekten uzak oluşu tarihsel ve diyalektik yapının doğal ve kaçınılmaz sorunu olarak yaşanan toplumsal değişime ve dönüşüm, bilimsel ve teknik alanda elde edilen gelişmeler kaçınılmaz olarak İslami hareketleri ideolojik-teorik olması da daha büyük çelişkilere ve açmazlara sürülüyor. Bu ise şiddetin, ideolojik siyasal aczin ve çözümsüzlüğün dışa vurumu olarak daha fütursuz ve kuralsız olarak pratiğe sürülmesini beraberinde getiriyor. Ekonomik-toplumsal ve sosyal gelişmenin, bilim ve teknolojik de elde edilen başarıların Kuran yorumlarının daha bir iki yüzlü ve demagojik yöntemlerle başvurmalarına ve bu anlamda Din’in halkın afyonu olması özelliğinin geçmişe oranla kısa ve de daha bir artmasını sağlamasına rağmen, aynı zamanda dinin uzun madde etkinliğinin azalmasını beraberinde getirdiği gibi gerçeğini de gizlemiyor. Bu nedenle siyasal İslamcılar geçmişten günümüze değişmeyen bin yöntem olarak şiddeti siyasal iktidar mücadelelerinin -gerek muhalefette gerek iktidarda- olmazsa olmaz bir aracı hem de en temel aracı olarak görüyorlar. Burada İslami hareketlerin temel kaynağını ekonomik olarak yoksul, “aşağı tabaka”, “ayak takımı” tabir edilen işçi-köylü geniş yığınların oluşturması anlayabilmek için hem İslami hareketlerin siyasal iktidar mücadelelerinde bu dünyada da “adil”, “hakça” bir düzen vaat etmelerine hem de sonsuz bir kurtuluş “cennet” vaadiyle kelimesinin gerçek anlamıyla insanları kökleştirebildikleri gerçeğini göz önüne almak gerekiyor.

İnsanların körü körüne itaate zorlandığı, kör bir inançla gözü kara piyon, vurucu güç ya da “kul”, “köle” olabilmeleri için bilgice değil, inanca sahip olabilmeleri yeterli oluyor. Bu öyle bir inanç ki, insanı bağımlı kılabilmesi için bilimsel verilere dayalı nesnel olarak kanıtlanabilir gerçekliğe değil, insan aklı ve mantığının hiç bir surette yargılamaya, sorgulamaya cesaret daha edemediği “geyb” adı verilen öznelliğe dayanıyor. Bu inancın sağlanabilmesi için belirli bir bilgi birikimi, teorik-siyasal-kültürel, ideolojik bir donanım, entelektüel bir birikim vb. gerekiyor. Geri-ilkel gelenek ve önyargılara teslimiyet bu kör inancın temel gıdasını oluşturuyor. İşte bu kör inancı besleyen temel ideolojik gıdaları, İslam şeriatçılarının kobaylılıkla gözü dönmüş birer katliamcı olabilmelerine yetiyor. Ve artık İslami yaşam tarzına aykırı her hareket cezalandırılması hak ediyor. İslami giyim tarzı, İslami beslenme tarzı, İslami varlığın ve barınma tarzı, İslami eğitim tarzı vb. vb. yaşamın hemen hemen her alanında İslami usullerle yaşamayı ilahi bir emir olarak topluma dayatmayı doğal bir hak olarak algılayan mantık aksine davrananlara karşı içinde bulundukları güç ve koşullara göre sınama, ayıplama, gözdağı verme ya da katletme hakkını kendinde bulabiliyor.

Fakat bu gerçek o kadar yakın ve reddedilmez bir ilahi yasa olarakta kutsanmış olmasına rağmen, ekonomik-toplumsal-sosyal-siyasal koşullar nedeniyle pratiğe sürmedeki zorluklar siyasal işlemlerin bu durumda da büyük bir demagoji ve yalanlarla, hiç olmazsa koşulları kendileri lehine çevirmeye, kadar gerçeği gizlemeye özen gösteriyor. Şeriatın acımasız kuralsız bir diktatörlük, hem de kural tanımaz teokratik bir diktatörlük olduğu gerçeğini gizlemeye özen gösteriyorlar. Burada şu gerçeğin altını özenle çizmemiz gerekiyor: Kuran en “radikal” İslamcıları en “ilahi” göstermeye yarayacak ve en “ılımlı” İslamcıların en radikal savunucularını “haklı” gösterebilecek ayetlerle doludur. Biz bu gerçeğin bilincindeyiz ve nedenlerini anlayabiliyoruz. Ama bu aynı şeyi siyasal İslamcılar açısından söylemek olanaklı değildir. Biz biliyoruz ki Kuran 1400 yıl öncesinin tarihsel, toplumsal ekonomik, sosyal, siyasal koşullarının verili nesnel gerçeklikleri içerisinde hem siyasal iktidar mücadelesinin bir aracı ve hem de toplumun yeni bir din arayışı içindeki sorunlarına çözüm olarak Muhammed tarafından ortaya konulmuş, toplumsal-siyasal-ekonomik kurallar bütünüdür. Bu kuralların biriyle çelişkili yanlarının bulunması onun uzun bir dönem muhalefet hareketi olarak boy göstermesiyle ilgilidir. Bu anlamda onun Kuran’ın siyasal muhalefet hareketi iken ortaya konulan ayetlerle siyasal iktidarda etkili olduktan sonraki ve siyasal iktidarı tümüyle ele geçirdikten sonraki ayetlerin aynı olması düşünülemez di. Ama siyasal İslamcılarımız -bu arada yazarlarımız- Kuran(‘ın-bn) gelişinden itibaren bütün zamanlara ve mekanlara hitabeden ve zaman-mekan üstü realiteler getiren bir vahiyler toplaması” (age, s. 158) olduğunu iddia ettiklerinden bir yanda dinde zorlama yok diyerek Muhammed’in sadece bir tebliğci olduğunu iddia eden ayetle, İslami dini tüm dünyaya egemen olmaya kadar cihat emreden ayetlerin Kuran’ın paradoklusu olduğu gerçeğini kabul etmez, aleyhini kanıtlayabilmek için bin dereden su getirirler. Burada asıl ele alınması gereken şey, genel anlamda, İslam’da vazgeçilemez insan haklarıyla ilgili bir kavramın olmaması. İslam, “seçimlere ve demokrasiye izin vermeyen”, kişisel özgürlükleri reddeden, herşeyi Tanrıya havale eden, anti-semitik ve batı karşıtı totaliter bir ideolojidir.

Muhammed’in ölümünün ardandan bıraktığı varidatın (atları, develeri, koyunları, vb.) kaydını tutan imam-ı taberi, Muhammed’in silahlarının lakaplarını da kaydetmiştir. Muhammed, 624 Nisan’ında Yahudi kabilesini Medine’den kovarken onlardan ganimet olarak aldığı üç kılıca, Türkçe “yırtıcı” “çok keskin” ve “ölüm” anlamına gelen adlar takmıştır. Diğer kılıçlarının ve mızraklarının lakapları da hep şiddet ve ölüm kokar. Muhammed’in kendisinin de lâkaplarından biri “mahi” yani “mahvedici”dir: “ Ben mahiyim,  Allah benimle küfrü yok edecektir.” Bu bile bize İslam’ın şiddete bakış açısı hakkında pek çok şey söylemektedir.

Eh, Müslümanlara düşen de “Allah ve meleklerin bile çok salevat getirdikleri ve dolayısıyla kendilerinin de salevat getirmeye ve tam bir teslimiyete mecbur oldukları” (ahzâb 56) peygamberin yolundan gitmektir. Zaten Muhammed ‘barış’ ve ‘hoşgörü’ durumunu “tüm dünyanın Allah’a biat ettiği ve İslam’ı kucakladığı an”la sınırlar. Başka bir deyişle İslam’da barışa ulaşmanın yolu uzlaşmadan değil… Başka dinlere hoşgörüden değil… Gayrimüslimlere var olma ve hayatlarını istedikleri gibi yaşama izni vermekten değil, hesaplaşma, cihat ve şeriatı benimsemekten geçer. Her Müslüman erkeğin görevi kafirlere karşı savaşmaktır; yani vaaz vererek ve ikna ederek değil, gereken her yola başvurarak ve dünyanın tanık olduğu gibi mümkün olduğunca şiddet uygulayarak… İslam’ın özü budur. çünkü mesela saf suresi şöyle der: “Allah’a ve peygamberine inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. Bu sizin için çok hayırlıdır. Bunu yapınız ki Allah, günahlarınızı bağışlasın…”

“Muhammed, Allah’ın son peygamberi ve onunla gelen barış da Allah’ın son mesajıdır. İslam tek gerçektir ve Allah’ın kabul ettiği tek gerçek dindir.” işte İslam’ın tek öğrettiği budur. Diğer dinler de kendilerinin cennete giden tek yol olduğunu ileri sürer ancak İslam diğer dinlerin inananlarını öldürerek, zorla din değiştirterek ve köleleştirerek bütün dinleri yok etmeye ya da boyun eğdirmeye açıkça ve fiilen inanan tek dindir. İslam’da izin verilen tek şey İslam’dır. bunları biz söylemiyoruz; İslam din adamları söylüyorlar. İslam başka dinden olanları, özellikle Hıristiyanları bir oğlu olduğunu iddia ettikleri Allah’ın tekliğini reddetmekle ve dolayısıyla peygamber ve resullerine hakaret etmekle ve şeytanî uygulamalara tevessül etmekle suçlar. Ayrıca Allah’ın yasakladığı şeylere izin veren ve iktidara getirdikleri temsilciler vasıtasıyla kapris ve arzularına cevaz veren laik, liberal toplumları da lanetler. İslam katle Allah’ın izin verdiğini, hatta böyle yapmayı emrettiğini öngörür; başka hiç bir unsurun yaşamasına da izin vermez, çünkü içlerinde yaşayan “diğer unsurların” fitne çıkarabileceklerini varsayar; bu yüzden de fitneyle akıllarda hiç bir soru işareti olmaması için öldürmeyi mubah görür.

Çünkü enfal suresi: “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve insanların Allah’ın dininin egemenliğini kabul etmelerine kadar onlarla savaşın.” der. Kısacası, İslam’ın hoşgörü dini olduğu iddiası sadece safsata değil, özellikle Müslüman olmayanlar için tehlikedir de.

“Cennet kılıçların gölgesindedir.” Bu hadisin ışığında “herkes ölecek, gerçek İslam gelene kadar” sloganını düstur edinen cihatçılar ne yapıyorlarsa kitabına uygun yapıyorlar. Bu köktendincilerin sorunu, sırtlarını kutsal kitaba dayayıp oradan aldıkları feyz ya da gazla herkesi kendilerinden aşağıda görmeleri bence. Hele de onlara dönük küçümseyici, politik doğrucu vaazlar onları zıvanadan iyiden iyiye çıkartıyor. Cihatçıların yaptıklarının Kuran’da birebir karşılığı var. Eylemleri, aklı dışlayan, sadece Kuran’a iman eden ve yeri geldiğinde de bu imanlarını ayetlere harfiyen uyarak yerine getiren şeriatçıların eylemlerinin aynısı. Öyle ki onlar da selefiler gibi “Amelinde bir kusuru olanın imanının da bir cüzünün eksik olduğunu” iddia ediyorlar. Örneğin bir vakit namazı kaçıran ya da içki içen bir insanın imanı eksiktir. Eksik iman, iman sayılamayacağı için, bu kişi kafirdir. Kafirin ise canı, malı, hatta ırzı helaldir. İşte cihatçıların artık Türkiye’ye, mesela Fransa’ya ya da İngiltere’ye hangi gözle bakıyorsa aynı gözle bakmasının nedeni biraz da budur. Her iki tarafın da stratejik ve pragmatist nedenlerle birbirlerine destek olduğu dönem geçti. Artık cihatçılar Türkiye toplumunu da kendisine düşman olarak görüyor. İslam fıkhında Dar-ül Harb ve Dar-ül İslam denilen iki kavram var. Dar-ül Harb, Müslümanların tehlikede olduğu, bulundukları coğrafyada laik bir rejimin hakim olduğu dönem olup bu dönemde Müslümanlar takiyye yaparak erk’le uzlaşır, barışçıl mesajlar verir ve güçlenip iktidarı ellerine geçirene kadar dengeyi korurlar. İkinci kavram olan Dar-ül İslam ise Müslümanların iktidar mekanizmasını eline geçirdiği dönemdir. Bu dönem cihat dönemidir. Yani Allah yolunda savaşıp, kafirleri öldürerek şeriat kanunlarının hakim olacağı bir İslam dünyası yaratılacak dönem. İşte cihatçı örgütler için bugün Dar-ül İslam dönemidir. Bunun dayanağını da Bakara’da bulabiliriz: “Kafirleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin, her gözetleme yerinde yakalamak için bekleyin…” Dolayısıyla cihatçıların teröründe insanlık dışılık vardır ama İslam dışılık yoktur. Hatta denebilir ki inandıkları dini kendilerince yerine getirirken herkesten daha dürüst davranmaktadırlar. Çünkü dogmatik şeriatçılar geleneği Kuran’ı olduğu gibi, değiştirmeden hayata geçirmeyi hedeflemekte ve Hz Muhammed dönemine geri dönülmesini amaç edinmektedir.

HALKIN BİRLİĞİ

Ankara-Bahçelievler katliamı: Bundan 40 yıl önce 7 TİP’li üniversite öğrencisi genç MHP-ÜGD’li faşistler tarafından katledildi..!

Bundan tam 40 yıl önce yükselen devrimci halk hareketini ezmek ve devletin vurucu gücü rolünü …

porno, hd porno, brazzers
sikiş sikiş izle
porno, porno izle bedava porno
milf porno, porno - travesti porno
porno - porno izle