Anasayfa / Kürdistan / Kürtler Haklarını Mücadele Dışında Başka Bir Yolda Alamaz..!

Kürtler Haklarını Mücadele Dışında Başka Bir Yolda Alamaz..!

Osmanlıdan günümüz Kürt sorununda değişen pek birşey olmamıştır. Egemen sınıflar kendi egemenlik ihtiyaçlarına göre Kürt sorunu gündemde tutmuşlardır. Osmanlı bölgede etkinliğini sürdürmek için Kürtlerin en güçlüleriyle (Kürt mirleri/aşiret şeyhleri), “aşağı tabakalar”dan toplanacak verginin paylaşımı ve savaşlarda asker sağlama karşılığı “yerel otorite olma”larını kabullenerek anlaşmalar yaptı. “Kürdistan”, sözcük olarak değil sadece içeriği neyi ifade ediyorsa öyle olarak Mustafa Kemal dönemine dek resmi yazışmalarda dahi yer alıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 1923 Lozan anlaşmasında M. Kemal’in temsilcisi İnönü, “  Türklerin ve Kürtlerin temsili” olarak imza atıyordu.

Bu “eski yöntemler”in yinelenebilir olacağını sananlar fena halde yanılıyorlar. Tarihsel gelişmeyi ve çelişkilerin farklılaşması ve düzeyini dikkate almayan uzlaşıcılar, ekonomik toplumsal koşulların, onlarla bağlı çelişkilerin ve sorunların çözüm araç ve yöntemlerinin değiştiğini kabul etseler dahi, bunun gereklerini anlamaktan uzaklar ya da bilerek anlamazdan geliyorlar. Ama, toplumsal tarih bu değişim ve sonuçlarını çarpıcı biçimde gündeme koyuyor. Koşullar ve gelişmelerin seyri, kapitalist gelişmenin düzeyi, toprak, kara suları, enerji kaynakları, barajlar, kara yollarıyla bölgenin diğer ülkeleriyle ulaşım, ticari faaliyet, bölgenin eski egemeni bir imparatorluğun mirasçısı olmanın haleti ruhiyesi, bütün bunlar izlenecek politikanın etkeniydi. Kendisi yayılmacı Osmanlı hayalleri ve bağımlı konumuyla birçok şeye muhtaç durumda olsa da, fetih geleneğiyle “damarlardaki kan” arasında bağ kuracak denli bağnaz bir sosyo-pisikoloji ile ekonomik çıkarların belirlediği işgalci ve ilhakçı politika kimi zaman düşük yoğunluklu, kimi zaman toplu yok edişleri gerçekleştirecek şekilde devam edegeldi.

Belirleyenlerden biri de “toplumsal etki-tepki ilişkisinin seyri”ydi. Kapitalizm feodal, yarı feodal geri ilişkileri çözüp klan-aşiret yapısından uluslaşmaya evrilmeye yol açtıkça, toplum burjuvazi ve işçi sınıfı başta olmak üzere farklı biçimde şekillenmelere sahne oldukça, sınıfsal hak ve çıkarların yanısıra Kürtlerin ulusal talepler için mücadelesi de daha belirgin hale geldi.

Ülkenin insan gücü ve diğer maddi kaynaklarının sömürülmesinden sağlanan karlarla palazlanan Türk burjuvazi ve politik askeri temsilcileri, işçi ve emekçilerin mücadelesini faşist baskı ve yasakları ihmal etmeksizin işbirlikçi sendika patronları aracıyla etkisizleştirmeyi; Kürtlerin hak eşitliği talebini ise bir yandan işbirlikçi aşiret ağa-beyleri ve din bezirganları aracıyla diğer yandan merkezi askeri gücü kullanarak bastırmayı yönetme politikası olarak sürdürdüler. Sıkıyönetimler, olağanüstü haller, toplu katliamlar, nüfus hareketlerini tetikleme ve zorla yer değiştirmeler, kitlesel gözaltı ve tutuklamalar, işkenceler, gözaltında kaybetme vb…  Kürdistan da uygulanan devletin asıl politikası buydu ve dünden bugüne değişen birşey olmadan süren inkar ve imha olmaya devam ediyor. Arada, mücadelenin kitlesel boyutlar alması karşısında içine düşülen açmazla bağlı olarak, “kimliği tanıma”, “sorunu çözüm için masa kurma” vb Kürt direnişini bekle gör tutumuyla ezip dağıtma olmadı değil; ama bu kimseyi aldatmamalıydı. Nitekim aldanılmadı da.

Kürt sorununda On yıllardır sürüp gelen bir çözümsüzlüktür sorun. Ve şimdiki Erdoğan’ın başında bulunan faşist dinci klik, devlet yönetimine egemen. Erdoğan’ın şeflik rejimi “Kürt sorunu diye bir sorun yoktur, terör sorunu vardır, o da yok edilecektir!” resmi devlet politikasına döndü. Nitekim Kafatasçı faşist Bahçeliyi yanına alan Saray iktidarı Dağda “yakıp-yıkma ve katletme Operasyonu”, kentlerde “Belediye operasyonu” ile, devletin resmi inkar ve imha politikanın gözü kara pratiğe sürdüğünü gösteriyor. Devletin -ki soyut bir şey olmayıp kanlı, canlı insan gruplarının çeşitli kurumlarda biraraya gelip işlettikleri mekanizmanın adıdır- Kürt sorunu gibi bir soruna ihtiyacı vardır! Kimilerinin “egemen akıl” olarak nitelediği mali-askeri güç, Kürtlerin talep ettikleri ve burjuva hukuku çerçevesinde karşılanması mümkün hakları dahi ısrarla reddeder ve kirli savaş nedeni gösterirken, “yeni bir çözüm” amacı güdüyor değildir. Çözümsüzlük, bütün açmazına rağmen günümüz egemenlerinin “umarı”dır! Bu, bir devrim olasılığının gündeme gelmesine karşı “önleyici savaş” stratejisinin güncele ve güncel olaylara uyarlanmasıdır.

İşçi sınıfının ve kent-kır emekçilerinin kapitalist sömürü koşullarında tutulabilmeleri için, “bölücülük”-“bölücü terör”, “dış düşman”, “içerideki hainler” vb.söylemini inandırıcı kılacak olgu ve gelişmelerin olması gerekir. Türk işçi ve emekçilerinin “bölünme” korkuluğuyla yedeğe alınması ve Kürt işçi ve emekçilerinin “ulusal haklar”la sınırlı bir platformu aşmalarını önlemek için devletin her araç ve yönteme başvurduğundan ve başvurmaya devam edeceğinden kuşku duymamak gerekir. Üç önemli kentin belediye başkanının “terörle ilişkili” gösterilerek “İçişleri Bakanlığı” tarafından görevden alınması, bu kapsamdaki gelişmelerden yalınızca biridir.

Kürt kentlerinde yaşayanlar, yüzde 60’ların üzerindeki oylarıyla belediye yöneticilerini mi seçmişler, onlara söylenen, Siz “Kim”siniz(?) ki, bizim istemediğimiz kişileri belediye başkanı seçersiniz, hem seçseniz ne olacak, biz devletiz ve istediğimiz de görevden alır, yargılar, demir kapıların ardına dahi kapatırız!” İçişleri Bakanlığı’nın “Kim tarafından nasıl belediye başkanı yapıldığı bilinmeyen insanlar” açıklaması, mücadeleyi sandığın belirleyiciliğine indirgemiş ve ona iman etmiş “liberal solcu”lar dahil, reformist hayalperestlerin suratına vurulmuş bir şamardır da!

Sonuç şudur; ekonomik, sosyal, politik her alanda en küçük bir hak bile ancak çeşitli ulus ve ulusal azınlıklardan sömürülüp, baskı ve zulüm altında tutulan emekçilerin birleşik mücadelesinin örülmesiyle mümkün olacaktır. Çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, Kürt ulusal talepleri dahil demokratik siyasal hakların elde edilmesi, bu doğrultuda kısmi reformcu değişimlerin sağlanabilmesi dahil, herhangi bir politik-ekonomik ve sosyal iyileştirme başka türlü ve hele de Saray iktidarının icazeti ve lütfuyla mümkün olamaz. Bu doğrultudaki mücadelenin ilerletilmesi için gerekliliklerden biri de, işbirlikçi sendika bürokrasisinin, faşist şovenist gerici “aydın” müsveddesi “sivil toplum kuruluşu” yöneticilerinin etkisiz kılınması ve Kürt sorunun eşitlik ve özgürlük sorunu olduğunun doğru olarak yerli yerine oturulması gerekiyor.

HALKIN BİRLİĞİ

 Kürt Halkının İradesi Kayyumlarla Gasp Edilmeye Devam Ediyor: Kayyum Sayısı 13’e Yükseldi..!

Cizre Belediyesi’ne de kayyum Şırnak’ın Cizre Belediyesi’ne de kayyum atandı.Böylece 31 Mart seçimlerinden bu yana …

instagram web viewer instagram profile