Anasayfa / Politika-Haber / ‘Memlekete muhalefet lazımsa onu da biz yaparız’..!

‘Memlekete muhalefet lazımsa onu da biz yaparız’..!

Adalet ve Kalkınma Partisi yerel seçim kampanyasını önceki gün başlattı ve ilk medya malzemelerinden biri olan TV reklam filmi, Ankara Spor Salonu’ndaki, debdebeli aday tanıtım toplantısıyla aynı gün yayınlandı. Kampanyanın startı olan aday tanıtım toplantısındaki müsamere, bu ilk TV filmi ve Erdoğan’ın ilan ettiği 11 maddelik yerel yönetim ‘manifesto’su, benzerlikleri ve farklılıklarıyla, örtüşen ve çelişen yanlarıyla Erdoğan’ın siyasal stratejisine, dolayısıyla somut duruma ilişkin tahlillerine dair fikir veriyor.

Erdoğan’ın bizzat sahnede olduğu aday tanıtımından başlayalım.

Ankara Spor Salonu’ndaki toplantı, hepsi ‘Erdoğan miti’nin birer yapı malzemesi olarak kurulan, alışageldiğimiz siyasal gösterilerden biriydi. Görkemli, gürültülü, ‘profesyonel eli’ değmiş; ama coşku patlamalarının, çalışılmış performansların harareti arttıkça da gerçeklikten ve gündelik yaşamın evreninden uzaklaşan siyasal ayinlere dönüştü artık bu gösteriler. Prodüksiyona ‘eli değen profesyoneller’, yani söylem ve propaganda üretimini de kapitalist bir iş biçimi olarak gören reklam şirketleri geçmişte önemli ve faydalı bir ‘ürün’ gibi gösterilebilen malzemenin artık pek çok olumsuz sonuçla deneyimlenmiş olması gerçeğiyle karşı karşıyalar. Zaten bu sorun, AKP’yi seçmene pazarlamak işinin teşrifat kısmını üstlenmiş olan o reklamcıların sorunu değil sadece; bizzat partinin, rejimin dizginlerini elinde tutan siyasal fraksiyonun sorunu. Böyle olunca, haliyle, teşrifatçı reklamcıların ürettiği çözüm de Erdoğan’ın siyasal stratejisiyle örtüşüyor.

İki ayaklı bir ‘çözüm’ ya da strateji gibi görünüyor bu.

Biri, Reis/Parti ve dolaysız olarak onun etrafında, bürokrasiden muhtarlığa, bakanlıktan mahalle temsilciliğine uzanan bir hat boyunca, çeşitli rütbe ve statülerle halkalanmış siyasal ve sosyal bağlaşıklara yönelik: Mevcut kazanımların ve olası yenilerinin riske girmesi tehdidiyle birlikte, lider de bir tür kurtarıcı/koruyucu olarak sunuluyor bunlara. Artık herkesçe malum sorunlardan azade, hatta icrasıyla onlardan sorumlu değil de çözümün merciiymiş gibi gösterilen liderin merkezde olduğu bir sürekli siyasal gösteri, bir sahne performansı neşrediliyor: Liderin yüceltildiği, çeşitli sınıflardan oluşan bu siyasal loncanın ajite edildiği koreografiler… Kitlenin de, son noktada kişisel performansı ile belirleyici olan liderin de moral olarak ihtiyaç duyduğu bir vecd hali bu. Burada ‘diğer’ siyasal figürler, örneğin belediye başkan adayları, o kadar önemsiz, tali birer aksesuar durumunda ki, bin küsur tanesi, yüksek bir bağırtıyla isimlerini okuyan anonsçunun hızına yetişebilmek için birbirinin peşi sıra koşarak geçmek zorunda kalıyor sahneyi. Böyle çarçabuk bir geçit töreniyle indiriliyorlar podyumdan. Zaten ‘dolu tribünler’ de, sahnede koşturulan ‘gönül belediyeciliği ordusu’ ile pek ilgili değil. Maçın başlamasına sabırsızlanan taraftarlar gibi davranıyorlar. Henüz salona gelmemiş olan Reis’e tezahürat ediyorlar. Reis teşrif ettikten sonra tribün zagonu tamamen ele geçiriyor salonu. Erdoğan’ın konuşmasını bile dinlemeden yapılan bir adanma şovu başlıyor: Tümü futbol tribünlerinden alınmış şarkılar, tempolar ve sloganlar Erdoğan’a uyarlanmış. Kalabalığın zaman zaman bir tribün korosu gibi kanon yapabilmesini sağlayan işaretleşmeler bile tribünden kopyalanmış. Uzunca süre, üçe bölünmüş bir koro olarak ve birbirini takip eden nidalarla “Recep”-“Tayyip”-“Erdoğan” diye bağırıyorlar. Adının hançereleri yırtarak zikredilmesi bile bir siyasal ifadeye dönüşmüş durumda zaten çoktandır. Hatta belki de, iktidar mahfillerinde siyasal alanın bu romantik adanmışlık jestlerine kadar daraltılmış olduğunu söylemek daha doğrudur. Zaten hem tezahüratlarda hem de Erdoğan’ın konuşma metninde sık sık ‘aşk’ sözcüğü geçiyor. Kitle ve lider sık sık birbirine olan aşkını ilan ediyor. Tribün raconu ve ağzı ateşli taraftarlar kadar sahnedeki lidere de hâkim oluyor sık sık. Örneğin, artık tribün ortamları için bile demode kalan “pazara kadar değil mezara kadar” sloganını kullanıyordu.

Fakat tribündeki büyülenmiş hayranlara değil de tüm topluma seslenmeyi hedeflediği anlaşılan yerel seçim manifestosu, yukarıda tarif edilen ambiyanstan oldukça farklı bir havadaydı. Zaten en başta bahsettiğimiz ‘iki ayaklı’ stratejinin ikinci ayağı da bu manifestoya hakim olan ‘muhalif’ dilde ortaya çıkıyor. Erdoğan’ın 11 madde halinde sıraladığı yerel yönetim manifestosu, 16 yıllık merkezi, 25 yıllık yerel iktidarın yol açtığı sıkıntıların sistematik eleştirisi gibi adeta. Dikey kentleşme, şeffaf olmayan ihaleler, imar planı istismarları, altyapı ve ulaşım eksiklikleri, ranta dayalı kentsel dönüşüm, çevre sorunları vs. vs. vs.

Partinin aynı gün dolaşıma giren ilk TV reklam filmi de stratejinin bu ikinci kanalına uygun bir içeriğe sahip. Filmde, İstanbul’dan zaten artık yalnızca dar açıyla alınabilen betonsuz birkaç enstantanecik aktıktan, balık oltaları, –yine zorunlu olarak dar kadrajda– kargalar falan göründükten sonra; şehirli, modern bir kadın, arkasında ikinci Boğaz köprüsü görünür şekilde ciğerlerine temiz hava çekiyor ve hemen peşinden kameraya memnuniyet dolu bir bakış atıyor. Nihayetinde de partinin “Çevreye duyarlı seçim kampanyamız başlamıştır” duyurusu ile “Memleket İşi Gönül İşi” sloganı art arda belirerek, filmin konseptini, siyasal ürüne iliştiriyor. İstanbul ve Ankara başta olmak üzeri Türkiye’nin önemli bir bölümünde 25 yıldır yerel yönetimleri elinde bulunduran bir siyasal fraksiyonun, bizzat kendi icraatlarıyla yol açtığı sorunların çözümü olarak yine kendisini göstereceği anlaşılıyor bu filmden de…

Erdoğan, toplumdaki rahatsızlığın, sıkıntıların bilgisine sahip olan, ama sorumluluğunu üstlenmeyen, bu olumsuzlukları dışsal bir şeymiş gibi eleştiren, bir bakıma kendi yarattığı tahribata muhalefet eden paradoksal bir taktik izliyor. “Şehirlere ihanet ettik” gibi sözler eşliğinde bir süredir kullandığı bu taktiği, kültürel iktidar, eğitimde başarısızlık gibi başlıklar altında farklı mecralara da yayıyor. Rakiplerini, “PKK ile işbirliği” suçlamalarından ‘FETÖ’ ithamlarına dek bir dizi yolla kriminalize edip, bir ‘yaşam biçimi’ ve ‘kültür’ tartışmasının köhne koridorlarına kapatıp, iktidarın fiziki nimetleriyle birlikte kendi muhalefetinin siyasal olanaklarını da sahiplenmeye çalışan hegemonik bir söylem bu. Siyasal alanı kendi lehine tasfiye edip, yanlışlarının karşısına da kendi kurtarıcılığını çıkarıyor.

Marketlere yönelik “fiyatları indirin” ültimatomu da, meseleyi basite alan popülist bir şovdan ibaret değil; bu kapsamda yapılmış paradoksal bir manevra olarak görülmeli belki. Bir yandan, kendi iktidar icraatlarının ekonomik ve siyasal ortakları olan sınıfları perakendecileri, market zincirlerini seçim öncesi fedakârlığa zorluyor bir yandan da yine kendi icraatıyla ortaya çıkmış sorunların muhalif eleştirmeni rolüne bürünüyor.

Ama devasa kent sorunları için de başta gıda fiyatları olmak üzere toplumun en geniş kesimlerinin gündelik yaşamını sarsan ekonomik sıkıntılar için de bu baş aşağı taktik, söylemde ‘temize çıkarttığı’ iktidar sahiplerini hakikatte de temize çıkartmaya yeter mi bilinmez. Ticaret burjuvazisinden küçük üreticilere, ihaleci siyasal müttefiklerden müteahhitlere kadar uzanan bir zincirle pek çok kesimin maddi çıkarına aykırı olan bu siyasal angajmanlar, tribündeki heyecanlı gençler kadar heyecanla karşılanmayabilir.

Ve açık ki Erdoğan, sadece ‘seçmen’ ya da toplum nezdinde değil, siyasal-sınıfsal ittifakları ve uluslararası aktörlerce de dikkatle izlenecek bir güç testine girerken alıyor bu riskleri.

Hakkı Özdal

Gazete Duvar

Gazeteciler

HALKIN BİRLİĞİ

HDP seçim bildirgesini açıkladı: Ya-me-ye diyelim bizim olanı alalım..!

Halkların Demokratik Partisi (HDP), 31 Mart Yerel Seçimleri’ne dair kampanyanın startını Ankara’da verdi. HDP Eş …

porno, hd porno, brazzers
sikiş sikiş izle
porno, porno izle bedava porno
milf porno, porno - travesti porno
porno - porno izle