Anasayfa / Haberler / Ne(o)liberal bir yönetim stratejisi olarak kayyım..!

Ne(o)liberal bir yönetim stratejisi olarak kayyım..!

N31 Mart’ın ardından HDP’nin üçü büyükşehir toplam 31 belediyesine el konuldu. Şimdilik… Ayrıca bir ilk olarak kayyumlar geçtiğimiz günlerde CHP’ye de uzandı. Halihazırda partinin İzmir Urla’daki belediyesi kayyumlu. HDP’yle sınırlı kalmayıp CHP’ye de uzanan ‘kayyum sistemi’ni neoliberal düzen içinden nasıl yorumlamalı, kelimenin kökeni bize ne söylüyor? Nejat Uğraş yazdı.

Nejat Uğraş*

“Oblomov hırkasını çıkarsın bedeninden. Ey ölü ruh! Kıyam et!”

Oğuz Atay, Tutunamayanlar

“Bünyesinde semptomatik krizler taşıyan kapitalist sistem, sermaye birikiminin bekasını garanti altına almak ve daimi olarak yaşadığı krizleri atlatmak için hayatı kapitalist formlarda yeniden örgütlemek zorundadır. Bu yeniden örgütleniş stratejilerinin odağında da sosyal ve kültürel yerleşkeler vardır. Braudel’in ifadesi ile doğduğu ilk günden itibaren dünya ölçeğinde iş gören ve 16. yüzyıldan beridir de semptomatik krizler yaşayan kapitalizm, kendini yaşam alanlarına yazabildiği; gündelik olana, sıradan olana ve hatta tahayyül düzeyinde olana sızabildiği oranda yeniden üretir. Kapitalizmin tarihi, sömürünün tarihi olduğu kadar, bu sistemin bünyesinden türeyen konjonktürel krizlere karşı reçete olarak geliştirilen modern yönetim teknolojilerinin de tarihidir. Son iki yüzyıldır çok farklı biçimlerde ve şekillerde hayata gelen bu yönetim teknolojilerinin en nihai hali 1970’lerin ortalarında yaşanan krizden sonra ortaya çıkan ne(o)liberalizmdir.”[1]

Adına ne(o)liberal dalga denilen fırtına dünyada girilmedik bir toprak parçası, sızılmadık bir yaşam alanı bırakmıyor. Ekonominin bütün kural, denge, kurum ve kontrol mekanizmaları tarumar ediliyor. Tekelciler, dikte ettiği tüketim çılgınlığını sürekli kılmak için sert ve ilkesiz bir rekabeti “değiştirilmesi dahi teklif edilemez” statik bir yasa olarak ezilenlerin hayatına sabitlemek istiyor. Tüketim ve rekabet çılgınlığının yeni mekânları olan AVM’ler alışveriş ritüelinin yerine getirildiği tapınaklara dönüşüyor. Mü’minlerinin çoğunun çocuklar ve gençlerin olduğu yeni tapınaklar bir kadermiş gibi her yerde bitiyor. Nerdeyse burnumuzun dibine bile AVM yapmayı kitlelerin istenci olarak kodluyorlar. Müzikte, sanatın tüm kollarında, kültür, siyaset ve felsefede ne(o)liberal dalga “Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler” havası estirerek “sosyal, siyasal ve kültürel yerleşkelere” sızarak her yerde kendi iktidar strateji ve tekniklerini mukim kılıyor. İnsan bedeni, duyguları ve düşünceleri ne(o)liberal saldırganlığın sömürgesine dönüştürülüyor.

Ne(o)liberalizmi anlamak

Biraz düşünen herkes ne(o)liberalizmi ve sömürgeciliği anlamak için Marx’a, Gramschi’ye, Fanon’a, Lenin’e ve diğerlerine yeniden başvurması gerektiğini bilir. Bunun nedeni yeni fikirlerin üretilmemesi değildir. Daha çok olup bitenin tam da onların dedikleri gibi olmasıdır.

Marx, ölünceye kadar kapitalist serbest pazar uygulamasının “tekelci” bir deli saçmalığına varacağını söyledi. Lenin, emperyalizmi kapitalist tekelciliğin aşaması olarak yorumladı. Gramsci “Devrimci olan sadece gerçeğin kendisidir” derken bizi davet ettiği mecra hakikatin mecrasıdır. Fanon’un “sömürge” teorisi halen Kürdistan’ın, Bolivya’nın ve bütün yerkürenin semalarında “kayyım” koduyla yankılamakta. Şöyle diyordu Fanon: “Sizi sömürgeleştirenlerin sizde yarattığı en büyük yıkım, sizin kendinize onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır.”

Fanon’un “sömürge” teorisi halen Kürdistan’ın, Bolivya’nın ve bütün yerkürenin semalarında “kayyım” koduyla yankılamakta. Şöyle diyordu Fanon: “Sizi sömürgeleştirenlerin sizde yarattığı en büyük yıkım, sizin kendinize onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır.”

Birçokları mezkûr isimleri günümüzü açıklamıyor diyerek burun kıvırdı. Sonra ne oldu? Geldiğimiz yer tek tiplik çölünde tekelcilerin bir kaprisi ile her şeyini yitirecek bir insanlık hali oldu. Umut mu? Heyhat! O da paketlenip üzerine popülizm damgası vurularak medya kanallarında gün boyu pazarlanır hale geldi. İnsanlar en uç sınıfsal ayrılmaya-yarılmaya doğru son sürat giderken bazıları da sınıflar meselesine burun kıvırıyor şimdilerde. Oysa tarihte ilk defa insanlar “Tanrılar” ve “Gereksiz Fazlalık” uçları biçiminde sınıfsal bir ayrışmaya uğruyorlar. Ara tonlara değinmeye gerek yok, zira çoğumuz onları oynadığımızı sanıyoruz.

Bu oynadığını sanma hali Homo Sapiens’in pes modern trajedisidir. Günümüzün trajedi kahramanı ne Oidipus ne de Antiogone’dir. Bu oynadığını sanma halidir: Aktör olmanın ebediliği yanılgısı…

Bir tabu ihlal etme durumundan çok, tabunun varlığının tabu ilan edildiği bir “post hakikat” dünyasına doğuyor her sabah güneş. Nietzsche “hakikat sayısız yanlış yorumdan biridir” derken bile bu post halinden çok uzaktı. Ne(o)liberalizmin vaaz ettiği şeyi pespaye bir “bolluk” içinde aramaktan vazgeçmenin ilan edildiği bir tıkanma çağrısıdır. Nitekim “İletişim yok mu? Tam tersine, o kadar çok iletişim var ki, direniş yok, yaratıcılık yok” derken Deleuze’ü serin soluk kılan bu bolluk içindeki hiçliği fark etmesidir.

Evet, her şey, iletişim, meta, sanat, söz, yazı her şey o kadar çok ki… Marx’ın ekonomik kriz tespitine tekrar bakmak bir zorunluluğa dönüşüyor. Evet, krizin nedeni yokluk değil. Bilakis bolluk, aşırı üretimdir. Her şeyden o kadar çok var ki ne bir değer, ne bir anlam, ne de bir ölçü kalmış elde. Ütopya, aşk, hakikat, umut, kolektivizm ve benzeri kavramlar bile aşırı üretim krizinden mustarip. Var olan veya ortaya çıkan her şey anında bir aşırılaşma fırtınasına uğruyor. Söz ve kavram türetmekte de bir aşırı üretim var.

Benzeri dalgalar daha önce de defalarca kıyıları dövdü. Geriye “güneşin altında bir şey yok” hükmü kaldı. Hayır, Marx, Gramschi, Fanon ve Lenin okumak geriye bakmak değildir. Mevcut fırtınada bir yaprak aptallığı ile sürüklenmemek için tutulan daldır onlar. Zaten fırtına da yavaştan duruluyor. Bu kadarı saçmalık diyerek ışıyor direniş noktaları. Bu deli saçmalığına karşı kitleler Hong Kong’dan Mısır’a, Endonezya’dan Şili’ye, Haiti’den Lübnan’a, Katalonya’dan Rojava’ya “kıyam etme” haklarını kullanıyorlar.

Kayyımın kökeni ve anlamı

Arapça kökenli bir sözcük. “Yönetici, bekçi, bir şeyi vekâleten idare eden” gibi anlamları var. Arapça’daki “kame” kökünden türetilmiş. Osmanlıca’da “Kayyum” deniyor. “Cami hademesi, mütevelli” anlamlarına geliyor.[2]

Ne(o)liberal uygulaması ise, 20. yüzyılda iyi yönetilemeyen şirketlerin zor durumdan çıkarılmaları amacıyla kamu otoritesince atanan üst düzey yöneticiyi tarifliyor. Bir de esprisi vardır: “İyi yönetilemeyen şirketlerin kontrollü şekilde batırılmasını sağlayan görevli”. “Kayyım rejimi”ni de ancak bu son belirleme üzerinden tanımlayabiliriz. Halkın kurumlarını Devlet-i Ali’nin mensuplarının marifetiyle batırmak.

Elbette işin derinliğine inince işlerin böyle yüzeyden göründüğü gibi olmadığı görülür. Belki de konuya en alakasız görülen bir noktadan daha yamuk bakabiliriz.

Bolivya ve Morales

İşin bir yanı eski hikâyedir. Dünya sisteminin egemenleri kâr oranlarını düşürecek ve kitlelere sosyal güvenceleri sunacak seçeneklere müsaade etmez ve bu tarz siyasetleri sindirmezler. Morales ve ekibi bu yönde olumlu adımlar atarak yoksul kitleler için çok olumlu şeyler yaptılar. Ve nihayet egemenler el birliği ile bunu ortadan kaldırdılar.

Evo Morales’in Meksika’ya iltica etmesinin ardından kayyım olarak atanan sağcı senatör Jeanine Anez, Devlet Başkanlığı Sarayı’na elinde İncil ile “Devlet Başkanlığı Sarayı’na İncil geri döndü” sloganları eşliğinde girdi. Yüzde 65’inden fazlasını yerli halkın oluşturduğu Bolivya’da “Yerlilerin şeytani ayinlerinden kurtulmuş bir Bolivya hayal ediyorum, şehirler ‘Kızılderililer’ için uygun değil, onlar dağlarda yaşasa daha iyi olur” diyerek egemenin kibirli ve kıyıcı tavrını vaaz ediyordu.

Size tanıdık geldi mi bu vaaz? Hani Kürtlere “defolun gidin Güney Kürdistan’da yaşayın” diyen tavırdan farkı ne? Kürtlere, Kürtçe Kur’anı elinde tutup gösteren mizansen nerede ayrışıyor? Aksine aynılaşıyor. Aynı çarkın dişlisi onlar. Aynı dili konuşuyorlar. İkisi de kadim olana saldırıyor. Aynı vaazda bulunuyorlar:

“her şey yorucu,

sözcüklerle anlatılamayacak kadar.

göz görmekle doymuyor

kulak işitmekle dolmuyor.

önce ne olduysa, yine olacak.

önce ne yapıldıysa, yine yapılacak.

güneşin altında yeni bir şey yok.”

– vaiz[3]

Bu sözlerin söylenmediği bir çağ olmadı daha. Bu sözler Tevrat’ın 1. Bölümü olan “Vaiz”in özetini oluşturuyor. Vaiz, Kitab-ı Mukaddes’in içinden kitlelere karamsarlık, umutsuzluk ve teslimiyet vaaz ediyor. İşin ilginç yanı Tevrat incelemecileri yüzlerce yıldır bu kısmın kitaba nasıl girdiğini tartışıyor. Onlar tartışa dursunlar, Büyük Vaiz, Zigguratından ne(o)liberal dünyanın selameti için tedhiş eden bir vaaz eşliğinde Bolivya’dan Rojava’ya “Ne(o)liberal dünyada sosyalizm yaşa(n)maz. Yaşayamaz” naraları atmakta.

Bolivya ve Morales’in hikâyesinde bir de madalyonun diğer yönüne bakmak gerekiyor. Morales’in etrafındakilerin yolsuzlukları ve bizzat Morales’in kendisinin, işi, kendini merkeze alarak yürütme çabaları ve hukuk marifetiyle iktidarını sürdürmek ihtirasının da belirleyici faktörler olarak not etmek gerekiyor. Bu durumu; kendisini kurumlaştıramama, derinlik ve genişliğine örgütlenememe ve burjuva araçlara bel bağlama biçiminde de ifade edebiliriz.

Bunlar tamamen negatif kurumlaşmalardır. Yapıp edilen her şeyi işlevsizleştirip, yıkıma uğratmışlardır. Sonuç eskilerin deyimiyle “darbe” ya da Türkiye’deki tanıdık ifade ile “Kayyım” olmuştur.

Kürtler ve kayyım

Eskiden Kürt siyasal ve sosyal kurumları doğrudan kapatılırdı. Sonrası ise bitmek bilmeyen mahkeme süreçleriydi. Bir süredir bunun yerine “kayyım” atama yolu tutuluyor. Bazıları bunu AHİM’in kararlarının etrafından dolanmak olarak görüyor. Şüphesiz bu yanı vardır. Ancak unutulmamalıdır ki kayyım çok riskli bir uygulamadır. Zira örneklerinin çoğu iflasla sonuçlanmıştır. Nitekim birinci kayyım seferi 31 Mart seçimlerinde Kuzey Kürdistan’da iflas etmiştir. Bir de belediye gibi kurumlarda iyi hizmet sunan örgütlenmiş yapılar karşısında kayyımın ayakta kalması zordur.

Türkiye’deki Kayyım atamalarına bakıldığında uygulayanlar da bir kendine güven görülüyor. Özellikle Şırnak örneği ve son yerel seçimlerde alınan sonuçlar üzerine devlet bu metodun sonuç alıcı olduğuna kaniymiş gibi görünüyor.

Tam burada Kürt siyasetçilerinin hangi hataları yaptıkları üzerine düşünmeleri gerekiyor. Bir de o en zor soru var: Egemen yapı kendi mevcudiyetinde muhaliflerin dönüşme-dönüştürme metotlarına izin verir mi? Eğer vermezse, o zaman ne yapılmalı?

Kayyım esas olarak bir semptomdur. Hegemonya krizini ve/ya iktisadi iflası dışa vuran bir belirtidir. Bu yönüyle krizler karşısında baskıcı-otoriter uygulamaları derinleştirme genel çerçevesinin yerel örneğidir.

Kayyım konusunda çok şey söyleyip yazıldı. Yazılanların çoğunda aynı ezberler tekrar edildi. Kayyım esas olarak bir semptomdur. Hegemonya krizini ve/ya iktisadi iflası dışa vuran bir belirtidir. Bu yönüyle krizler karşısında baskıcı-otoriter uygulamaları derinleştirme genel çerçevesinin yerel örneğidir.

Kıyısından bakan herkes bu sürecin krizleri derinleştirdiğini bilir. Ama bazen unuttukları bir yön vardır. O da günümüzün “hız”a endeksli dünyasında bir yönetim metodu olarak krizler oluşturmanın epeyce işe yaradığıdır. Kitle olmaktan çıkmış yığınları istenildiği gibi yoğrulacak birer malzeme olarak görmek ve geçmiş-şimdi-gelecek bağlantısını koparmak kayyım zihniyetinin temel hatlarıdır. Bu zihniyetin sonuçlarının en uç örneği ise ABD işgali sürecindeki Irak’tır.

Maruz bırakan açısından durum son derece vahimken maruz kalanın “Kayyım rejimi” tanımlaması yapmakla yetinmeyip kayyımlara karşı daha kavi bir muhalefet yapması beklenirdi. Ama mesele bunu da aşan bir yerde durmaktadır. Mesele “iki arada bir derede” kalmakta düğümleniyor. Bir de “gelecek haklı olduğumuzu gösterecek” yanılgısı var. Oysa gelecek şu anda cereyan ediyor. Beklemek bile eskisine benzemiyor. O gelecek geldiğinde enkazın müsebbibini herkes unutmuş olacak.

Krizleri enkaza ulaştırma yeni bir yönetim stratejisidir. Kayyım bunun en çıplak örneğidir. Morales oyunun ne kadar çirkefleştiğini görmedi mi sanıyorsunuz?

O’ndan herkese epeyce ders vardır. Çıkarabilene artık!

Hülasa;

Kayyım ve kıyam sözcükleri Arapçadaki “Kame” kökünden türetilmişlerdir. Kıyam “durmak” anlamına gelir. Kıyam etmek biçiminde ayağa kalkmak, isyan gibi anlamları vardır. Kıyamet’in tekil halidir. Uyanma ve özünü hatırlama halidir. Kıssadan hisse: Onların kayyımı varsa, madunların da kıyamı vardır.

[1] DTS, Broşür, Emek ve Toplum Dergisi Web sayfası

[2] Konu ile ilgili bilgi verip beni aydınlattığı için Seyfettin Hoca’ma teşekkür ediyorum.

[3] https://incil.info/kitap/Vaiz/1

Nejat Uğraş

Gazete Karınca

HALKIN BİRLİĞİ

Bahar Kurt 36, Helin Bölek 45 kiloya düştü! Hala seyirci kalacak mısınız?..!

Açlık grevi 200 günü aştı. Konser yasaklarının sonlandırılması ve adil yargılanma talebiyle başlattıkları açlık grevinde …

instagram web viewer instagram profile