Anasayfa / Devrimci Teori / Stockholm Sendromu: Hayatta kalmak için bağlanmak ..!

Stockholm Sendromu: Hayatta kalmak için bağlanmak ..!

Nasıl olur da bir insan, kendisi için yüksek derecede tehdit oluşturan ve kendine zarar veren birine karşı duygusal bağlılık hisseder? Nasıl olur da onu korumaya çalışır, eksikliğini özlemle hisseder ve onun ardından yas tutar? Dahası, nasıl olur da bir terör esiri zaman içinde kendisini esir edenlerden birisi haline gelir?

1973 yılında İsveç’de Jan Erik Olsson isimli bir adam Kreditbanken adlı bankaya silahlar ve patlayıcılarla girdi. Havaya ateş açtı, “Herkes yere yatsın, parti başlıyor!” diye bağırdı. Bu sırada müşteriler ve birçok banka görevlisi dışarı kaçtı. Soyguncu dört banka görevlisini rehin aldı. Banka polisler tarafından kuşatıldı.

Arabulucu soyguncuyla iletişime geçtiğinde soyguncunun talepleri yüklü miktarda para, biraz mühimmat, cezaevinden bir arkadaşının kendi yanına getirilmesi ve bankanın önünde hazır bir araba bulundurulmasıydı. Soyguncunun dediğine göre talepleri yerine getirilirse bu arabaya arkadaşıyla birlikte binip gidecekti.

Polis hükümlü olan arkadaşını dışarı çıkararak bankaya getirdi, bankanın önüne onlar için bir araba bırakıldı. Parayı da kendisine teslim etti. Ancak soyguncu paraları ve arkadaşını alıp kaçamıyordu çünkü polis kuşatmayı kaldırmıyordu.

Polis tavanda bir delik açtı, iki soyguncu polisin içeriye uyuşturucu gaz vereceğini düşünerek (ve doğru tahmin ederek) rehinelerden birisinin boynuna ip bağlayıp tavana astı, ancak rehinenin ayakları yere değdiği için ölmüyordu. Soyguncular polise, eğer içeriye uyuşturucu gaz verirlerse bu rehinenin uyuyacağını ve artık ayakları yere değmeyeceği için de boğularak öleceğini söylediler.

Jan Erik Olsson, bankanın kasasında rehineler ile birlikte.

Bu kuşatma altı gün sürdü. Altıncı gün polis içeriye girdi ve soyguncular silahlarını atarak teslim oldular. Bu sırada şaşırtıcı bir şekilde rehineler kendilerini soyguncuların önüne atarak siper ettiler ve polisin soyguncuları vurmasını önlemeye çalıştılar, aynı anda “Sakın onlara ateş etmeyin!” diye bağırdılar.

Soyguncular tutuklandıktan sonra garip bilgiler gelmeye devam etti. Rehinelerden biri olan Elizabeth Smart’ın kaçma şansı olduğu halde kaçmadığı öğrenildi.

Daha ilginç olan, bu olaydan sonra rehinelerin soyguncuları hep desteklemiş olmalarıdır. Rehineler mahkemede soygunculara karşı ifade vermekten kaçındılar; hatta aralarında para toplayıp onların mahkeme masraflarını karşılamalarına yardımcı oldular. Sık sık onları hapishanede ziyaret ettiler.

Soygundan yıllar sonra history.com’daki bir belgeselde konuşan bir rehine, “Soyguncu beni öldürmeyeceğini, sadece bacağımdan vuracağını söyledi. Ne kadar nazik ve düşünceli bir insan olduğunu düşündüm” diyordu.

Bu olaydan bir sene sonra ABD’de zengin bir ailenin kızı olan Patty Hearst, kendilerine Simbiyonez Özgürlük Ordusu diyen bir grup tarafından kaçırıldı. Grup üyeleri kadını ışık geçirmez, ufak bir dolapta kilitli tuttular, sürekli ölümle tehdit ettiler ve ona defalarca tecavüz ettiler. Sadece birkaç gün “ödül” adı altında dolabın kapısı biraz açık bırakılarak kadının hava almasına izin verildi. Patty Hearst bu şekilde o dolapta iki ay boyunca yaşadı.

Olayın üzerinden yaklaşık bir yıl geçtikten sonra Patty Hearst, San Francisco’da elinde tüfekle bir bankayı soymaya çalışırken yakalandı. Eski rehine, Tania takma adını almış ve kendisini kaçıran örgütün silahlı bir militanı olmuştu.

Patty Hearst, FBI tarafından tutuklandığında.

Tutuklandığında kendisini “Ben bir şehir gerillasıyım, herkes bilsin ki yüzüm gülüyor, kendimi bu şekilde özgür ve güçlü hissediyorum. Dışarıdaki tüm kardeşlerime selamlarımı ve sevgilerimi yolluyorum” şeklinde ifade ediyordu.

1991’de birkaç görgü tanığı, küçük bir kızın bir çift tarafından kaçırıldığını gördüklerini söyleyerek polise başvurdu. Gerçekten de 11 yaşındaki Jaycee Lee Dugard kaybolmuştu. 2009 yılında 29 yaşındayken kendi başına California Polis Merkezine gidip kendini tanıtana kadar polis Jaycee’yi bulamamıştı ve kendisinden hiç haber alınamamıştı. Anlattığı kadarıyla bir karı koca tarafından kaçırılmış, 18 yıl boyunca esir tutulmuştu. Cinsel ve fiziksel şiddete maruz kalmıştı. Bu sürede iki çocuk doğurmuştu.

Jaycee Lee Dugard ve kendisini kaçıran çift.

İlk baştaki tutsaklık döneminden sonra Jaycee defalarca kaçma fırsatı bulmasına rağmen kaçmamıştı. Hatta uzunca bir süre internet bağlantısı olan bir bilgisayara ve telefona erişimi vardı. Jaycee, bu çifte bağlılık hissettiğini ifade ediyordu.

2006 yılında Viyanalı 18 yaşındaki Natascha Kampush, Wolfgang Priklopil tarafından kaçırılarak bir hücrede esir tutuldu. Başlarda sadece penceresiz bir hücrede tutuluyordu. Ancak zamanla adam evin içine girmesine izin verdi. Evde temizlik ve yemekle uğraşmaya başladı. Birkaç yıl sonra da bahçeye çıkmaya başladı. Bir süre sonra adam onu arkadaşlarıyla tanıştırmaya bile başlamıştı. Sekiz yıl boyunca Natascha aç bırakılmış, ciddi ölçüde fiziksel şiddete uğramış, tehdit edilmiş, tecavüze uğramıştı. Buna rağmen kaçmamıştı.

Sekiz yıl sonra Natascha bir gün kaçtı. Kendisini kaçıran adam bunu öğrenince, bir trenin önüne atlayarak intihar etti. Haberi alan Natascha yıkıldı, etrafındakiler onu teselli etmekte zorlandılar.

Natascha Kampush ve kendisini esir eden Wolfgang Priklopil.

Esir edildiği süre içinde Natascha’yı görmüş olan adamın arkadaşları, kadının çok mutlu ve neşeli bir karakteri olduğunu ifade ediyorlardı.

Daha sonra kendisiyle yapılan bir röportajda Natascha, “Evet çok farklı bir hayat yaşadım ama bir açıdan da bana faydaları oldu. Örneğin sigaraya ya da alkola hiç başlamamış oldum, hiç kötü arkadaşlarım olmadı” demiştir. Natascha sekiz yıl esir tutulduğu eve kendi isteğiyle yerleşmiştir ve yanında her zaman Wolfgang’ın bir fotoğrafını taşımaktadır.

Yukarıda bahsettiğimiz olayların dışında da benzer birçok olay görülmüştür. Rehinelerin bu paradoks gibi görünen bağlılığı daha sonra kamuoyunda ve akademik camiada ünlü banka soygunu olayının geçtiği kentin adıyla, “Stockholm Sendromu” olarak anılmıştır.

Stockholm Sendromu ifadesi başlarda rehinelerin kendilerini esir tutanlara karşı geliştirdikleri, sağduyuya aykırı nitelikteki sempati anlamında kullanılırken zamanla anlamı genişlemiştir. Toplama kampındaki mahkûmlarda askerlere ve gardiyanlara karşı, tarikat/kült üyelerinde önderlerine karşı, fahişeler de kendilerini pazarlayanlara karşı, ensest mağdurlarında ebeveyne karşı, şiddete uğrayan kadınlar da kocalarına karşı vb. de gözlenen tuhaf bağlılık hep aynı kapsamda değerlendirilmiştir (Cordon, 2005).

Bunun nedeni nedir? Nasıl olur da bir insan, kendisi için yüksek derecede tehdit oluşturan ve kendine zarar veren birine karşı duygusal bağlılık hisseder? Nasıl olur da onu korumaya çalışır, eksikliğini özlemle hisseder ve onun ardından yas tutar? Dahası, nasıl olur da bir terör esiri zaman içinde kendisini esir edenlerden birisi haline gelir?

İnsanlarda Stockholm Sendromu olarak tanımlanan bu tepki türüne kimi sürüngenlerde ve insan dışındaki memelilerde de –özellikle de şempanzelerde- rastlandığını belirtelim.

Michael Chance (1988), baskın bir erkek tarafından saldırıya uğrayan maymunların, saldırıdan sonra kendisine saldıran bu maymuna sığındığını belirtir. Ona göre bunun nedeni, şiddete uğrayan maymunun kendi güvenliğini sağlamaya çalışmasıdır. Maymun, bulunduğu ortamdaki en güçlü maymunun hangisi olduğunu yaşayarak öğrenmiştir. Hayatta kalmak için gruptaki güçlü bireye “biat etmesi” gerektiğini anlamıştır. Yenilen maymunun muhtemelen aciz, yaralı, güçsüz olduğu izlenimi uyandırmak için kendisini şiddetle tırmaladığı ve tırnaklarını yediği de gözlenmiştir.

Köpekler, güçlü bir köpek kendisine saldırdığında sırt üstü yatıp bacaklarını oynatarak yavru köpekleri “taklit ederler”. Bu şekilde, kendilerinin bu güçlü bireye karşı ciddi bir tehdit olmadıkları mesajını verirler (Chance, 1988).

Pragmatist perspektife göre Stockholm Sendromu’nun kurban için işlevi, kendisinin özgürlüğünü kısıtlayana karşı geliştirdiği olumlu duyguların, travma ile başa çıkma kapasitesini artırmasıdır (Auerbach ve ark. 1994). Bu durumda birey o denli travmatik bir deneyim yaşamaktadır ki, içinde bulunduğu yoğun stresi azaltabilecek tek durum, kendisini esir tutanla geliştirdiği olumlu bağdır.

Sugiyama’ya göre (2014) avcı toplayıcı topluluklarda kadınların rakip kabileler tarafından kaçırılıp bir daha da kurtarılamaması durumu çok yaygındı. Evrimsel bir perspektiften bu durumda yaşamkalımın ve dolayısıyla gen aktarımının sağlanması için Stockholm Sendromu’nun işlevsel olduğu düşünülebilir. Stöfsel’in, bu durumun kadınlarda ve gençlerde daha çok yaşandığına ilişkin bulgusu da bu açıklamayla tutarlıdır (1980).

İki farklı grubun (insanlar bağlamında kabilenin ya da ordunun) savaştıktan sonra, yenilen tarafta sağ kalanların kendilerini savaşı kazanan gruba adamış olmaları, yaşamkalım açısından gayet makul bir açıklama gibi görünüyor (Henson, 2002).

Dee Graham (1995) Stockholm Sendromu ifadesini sadece bireysel travmaya karşı geliştirilen bir psikolojik tepki türü olarak sınırlamaz, ezilen bir grubun ya da kitlenin travmatik bir duruma karşı verdiği tepkiyi de kapsadığını belirterek, “Toplumsal Ölçekli Stockholm Sendromu” ifadesini kullanır. Araştırmacı özellikle kötü muameleye maruz kalan kadınların tutumuna odaklanır; bu kadınların, erkek şiddetinden kaçınmak için duygusal, fiziksel ve cinsel açıdan onları memnun etmek zorunda kalarak bir süre sonra bunu içselleştirdiklerine değinir. Bu içselleştirme, kadının durumundan ve ilişkisinden memnun olması, kendisini ezene bağlanması şeklinde ortaya çıkar.

Dünyanın birçok kültüründe kadınların, kendi seçimleri olmayan, belki kendilerinden çok yaşlı, belki de çok saldırgan bir erkekle evlendirilmelerine rağmen akıl sağlıklarını koruyarak hayatlarını sürdürebilmeleri de bununla ilgili olabilir.

Stockholm Sendromu’na göre kurban/ezilen durumunda olan topluluk, kendilerini tehditle, şiddet yoluyla ve özgürlüklerini kısıtlamakla yoğun strese sokan kişilerin bakış açısını benimseyebilir. Bu durumda artık kendi bakış açılarına göre bir “kurban/ezilen” durumunda değildirler. İçinde bulundukları durum bir anda meşru ve doğru bir duruma, kendilerini ezen insan da aslında yanlış anlaşılmış bir kişiye, hatta bir tür kahramana dönüşür.

Böyle bir dönüşüm size inanılmaz geliyor olabilir. Ancak sıradışı durumlarda insanların tepkisi de sıradışı olabilmektedir. İnsanın, gerçekliği apaçık ortada olan bir duruma karşı bakış açısının travmatik olaylarda ne kadar ciddi bir şekilde değişebileceği ile ilgili bir araştırma, Speckhard (2004) tarafından yapılmıştır. Araştırmacı, 2002 yılında Moskova Tiyatrosu silahlı 50 Çeçen militan tarafından basılıp içeridekiler rehin alındığında; hatta silahlı çatışma sonucu 130 rehine ve tüm saldırganlar öldürüldüğünde orada izleyici olarak bulunan insanların bir kısmının bunu, sanatsal bir gösteri olarak algıladığını belirtir.

Ağır stres koşulları altında insanın bakış açısı, bu koşulları ve onları yaratanları farklı bir şekilde kavramsallaştıracak şekilde değişir. İnsan bu yeni bakış açısı doğrultusunda davranışlarını da değiştirir.

Mağdurların, içinde bulunduğu olumsuz koşullardan kurtulma ümidi tükendiğinde göz önünde ve muktedir görünen bir güce bağlanarak her şeyi onun açısından, onun gibi düşünmesi durumunun toplumsal ölçekli yansımaları da vardır. Ezilenler, bir yandan bu “güç” sahibi kişi ya da kişilerin gazabından korkarlar, bir yandan da bu hiyerarşik ve güce dayalı ilişkiyi zihinlerinde normalleştirerek bilişsel açıdan çelişkilerini azaltırlar. Kendisine şiddet uygulayan eşini sevdiğini söyleyen kadınlar, tacize ve suistimale uğrayan çocuklar, ağır ekonomik ve hak ihlaline uğramasına rağmen totaliter bir yönetimi destekleyen kesimler bu duruma örnektir.

Peki, Patty Hearst vakasında mükemmel bir örneğini gördüğümüz, mağdurun ezen taraf haline gelmesine ne sebep olmaktadır? Mağdur, kendisini baskılayan koşullardan kurtulmasına karşın nasıl hâlâ bu kodlara göre hareket etmektedir?

İnsan dâhil her türün bireyleri, doğdukları andan itibaren çevresel koşulları gözlemleyerek kendisine bir “yaşam normu” tasarımı oluşturur. Bu tasarımı kısıtlı ve dar bir çevrede oluştursa bile, genelleme yaparak tüm dünyaya ve yaşama atfeder. Şiddete ve tacize uğrayan çocuklar, bu şartlardan kurtulduklarında bile daha saldırgan ve karamsardır, bu çocuklar suça daha eğilimlidir (Lansford, 2007). Şiddete uğrayan kadınlar çocuklarını daha çok döverler (Peled, 2011). Uzun süre dezavantajlı koşullar altında yaşayan insanların da daha çok suça bulaştıkları bilinmektedir. Şiddetli olumsuz koşullarda bulunan insanların bu davranışlarının nedeni elbette onların cinsiyeti, etnik grubu, ırkı vb. değil; olumsuz koşullardan kaynaklanan yaşantı birikimleridir.

Zira dünyaya ilişkin tasarımları, dünyanın vahşi, adaletsiz ve kötücül bir yer olduğudur. Yaşamkalımlarını sürdürebilmek için kişiliklerini ve davranışlarını buna adapte etmişlerdir, artık hayatın temelinin hiyerarşiye ve güce dayandığına inanırlar. Buna uygun hareket ederler.

Bu şekilde bir zamanın mağdurları, ezilenleri, acı çekenleri dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair kötücül bir tasarım oluşturur, hayatta kalabilmek için de bu tasarıma uygun davranırlar.

Bu insanlar ancak kendi tasarımlarına uygun hareket ettiklerinde güvenli ve göreli özgür olduklarını hissederler. İnandıkları kurtuluş yolu güce sahip olup, onu diğerlerini baskılamak için kullanmaktır. Böyle insanlar adalete değil, hiyerarşiye inanırlar. Artık tutsak değil özgürdüler, mağdur değil muktedirdirler.

Evrimsel, psikolojik ya da sosyolojik açıklamaların hepsinde mevcut ortak bir noktadan söz edilebilir: Kendini seçeneksiz hisseden birey, yeni şartlarına adapte olur. Çünkü her bir canlı türü için hayatta kalmanın odak noktası, çevreye uyum sağlamaktır. Bu çevresel şartlar ne kadar sıra dışı olursa, birey de o kadar sıra dışı bir uyum yapmaya çalışır. Birçok durumda da sağladığı uyum sadece davranışsal boyutta kalmaz, düşünsel/duygusal bir dönüşüm de geçirir.

Bir insanın yüksek dereceden bir tehlike ile karşılaştığında doğal içgüdüsü, diğer türlerde olduğu gibi savaşmak ya da kaçmaktır. Bu, tüm hayvanların en temel dürtülerindendir.

Ancak bireyin tehdit karşısında “savaş ya da kaç” seçeneklerinin ikisi de mümkün olmadığında seçtiği üçüncü bir yol olarak, tehdit yaratan bireyin aslında tehdit olmayabileceği şeklindeki düşünsel/duygusal dönüşüm onu hayata bağlar. Freud, yüksek tehdit altında bulunan bir insanın, içinde bulunduğu duruma uygun savunma mekanizması geliştirerek kendisini tehdit edenle özdeşim kurabileceğinden, bu şekilde zihnen “tehdit edilen”den “tehdit eden”e dönüşebileceğinden bahseder. Yani mağdur, saldırganla özdeşim kurar (Sandler, 1996).

Seçenekleri tükenen birey kendisine farklı bir seçenek yaratmış olur.

Savaşamaz, kaçamaz; ancak bakış açısını ve davranışını değiştirir.

Başa çıkamayacakları bir durum, tehdit ya da şiddet altında köpekler sırt üstü yatıp bacaklarını sallar, maymunlar tırnaklarını yer, insanlar ise boyun eğip diz çökerler.

Onlara diz çöktürenler ise büyük olasılıkla, bir zamanlar başkasına diz çökenlerdir.

– Fatih Birinci (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve ileri okuma:

Cordon, LA. (2005). Popular Psychology: An Encyclopedia. ISBN: 978-0-313-32457-4. Yayın Evi: Greenwood Press.

Chance, MRA. (1988). Social Fabrics of Mind. ISBN: 0-86377-097-5. Yayın Evi: Hove: Lawrence Erlbaum Associates.

Auerbach, SM, et al. (1994). Interpersonal Impacts and Adjustment to the Stress of Simulated Captivity: An Empirical Test of the Stockholm Syndrome. Journal of Social and Clinical Psychology, sf:207-221.

Sugiyama, M. (2014). Fitness Costs of Warfare for Women. Human Nature, sf:476-495.

Stöfsel, W. (1980). Psychological sequelae in hostages and the aftercare. Danish Medical Bulletin, sf:239-241.

Henson, HK. (2002). Sex, Drugs, and Cults. An Evolutionary Psychology Perspective on Why and How Cult Memes get a Drug-like Hold on People, and What Might be done to Mitigate These Effects. The Human Nature Review, sf:343-355.

Dee, LRG, et al. (1995). Loving to Survive. ISBN: 9780814730591. Yayın Evi: New York University Press.

Speckhard, A. (2004). Soldiers for God A Study of the Suicide Terrorists in the Moscow Hostage Taking Siege. ISBN: 9781400888979. Yayın Evi: NATO Science Series.

Sandler, AM. (1996). The Psychoanalytic Legacy of Anna Freud. The Psychoanalytic Study of the Child, sf:270-284.

Lansford, JE, et al. (2007). Early Physical Abuse and Later Violent Delinquency: A Prospective Longitudinal Study. Child Maltreatment, sf:233-245.

Peled, E. (2011). Abused Women Who Abuse Their Children: A Critical Review of the Literature. Agression and Violent Behaviour, sf:325-330.

Kaynak: Evrim Ağacı

HALKIN BİRLİĞİ

İSTANBUL SEÇİMİ – BİR DEĞERLENDİRME..!

“Boyun eğmiyorum ve eğmeyeceğim.”[1]   Hemen belirtelim, 23 Haziran seçimlerinde oy kullanmadık. Daha doğrusu, “geçersiz …

instagram web viewer instagram profile