Anasayfa / Dünyadan / Trump’ın Ortadoğu Turu ve Erdoğan’ın Açıklamaları Üst Üste Düştü..!

Trump’ın Ortadoğu Turu ve Erdoğan’ın Açıklamaları Üst Üste Düştü..!

 

Ortadoğuyu karıştırp yeniden dizayn etme savaşımı içindee olan Trump başta Sudi Arabistan olmak üzere İsrail kapsayan geziye çıktı. Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da bulunduğu sırada  Trump, burada Suudi liderliğinin yanı sıra Bahreyn, Katar, Mısır, Kuveyt gibi İslam ülkeleri liderleriyle de bir araya geldi. Bahreyn Kralı Hamad Bin İsa El Halife ile görüşmesinde, bu ülkeyle ilişkilerin kendi döneminde daha iyi hâle geleceğini savununan Trump, “Ülkelerimizin birbiriyle harika ilişkisi var. Biraz gerginlik olmuştu ama bu yönetimle bir gerginlik olmayacak” dedi. Katar Emiri ile de bir araya gelen Trump, emirle “bir dizi güzel askeri teçhizat” satışını görüşeceğini söyledi, “Hiç kimse bunları ABD gibi yapamaz” ifadesini kullandı.

Trump, daha sonra Riyad’da düzenlenen Arap İslam-Amerikan Zirvesi’nde yaptığı konuşmada “Müslüman ülkeler, teröre karşı mücadeleye öncülük etmeli. Ortadoğulu milletler, kendilerinin yerine Amerikan gücünün düşmanlarını ezmesini bekleyemez” dedi.

Uluslarararası üne sahip gazeteci Robert Fısk, “tamamen çılgın başkan” olarak nitelediği Donald Trump’ın S. Arabistan gezisini, “Arap NATO’su yaratma fantezisiyle” ilişkilendirdi ve bu “gezi”nin amacının, İsrail’in desteğiyle “Ortadoğu’nun Sünni Müslümanlarını Şii Müslümanlara karşı savaşa hazırlamak” olduğunu yazdı. Trump‘ın Riyad’da, Fisk tarafından “Ortadoğu’daki terörizmin büyük çoğunluğunun –IŞİD ve el Kaide- kaynağı” olarak nitelenen Suudi Arabistan‘ın kralıyla imzaladığı 100 milyar dolarlık anlaşma ise, Netenyahu yönetimi tarafından büyük tepkiyle karşılandı. Ardından İsrail’de sallanan Trump, başında Yahudi ‘kepi’yle “Ağlama Duvarı” önünde rol yaparken, Fisk’in de işaret ettiği gibi, Siyonist çetenin şefleriyle birlikte, İran-ve Şii düşmanı stratejinin ana argümanlarını bir kez daha ilan etti. IŞİD-El Kaide terör tekelini petrodolarlarla besleyen Suudi gericiliğiyle işbirliğinin siyonist yönetimi rahatsız etmemesi için, İsrail yönetimine, asıl düşmanın İran olduğunu işaret eden Trump, Riyad ve Telaviv’de imza attığı yeni anlaşmalarla bölgede ateşi yanmaya devam eden savaş yangınına ek mühimmat taşıma operasyonunu da ilerletmiş oldu. Ne de olsa, ABD’nin “yeni savaşçı”, “Şeytana papucunu ters giydirme” sözüyle anlatılmak istenen entrikacı politikanın en fazla geçerlilik gösterdiği bir sahaya adım atmıştı. Diktatörlerin, bin türlü hile ve iki yüzlülükle sürdürdükleri baskı rejimlerinin Batılı büyük patronu ABD’nin milyarder başkanı için bu, kendisinin şirket kârlarını artıracak işlev dahi görebilirdi.

Pazar ve etki alanı kavgalarının yeni sıcak çatışmalarla evrildiği bir dönemde, bölgede yerleşiklik kazanmakta olan büyük emperyalist güçlerden birinin “başı” olarak Trump, her yanından kaos fışkıran bu bölgede, “barış” ve “terör karşıtı” söylemle ateşi körüklemeye soyunurken 100 milyar dolarlık yeni savaş silahları anlaşmasıyla da takviye edilmiş bu politika, “yerli işbirlikçiler”inin halklara karşı uygumalarına hem dayanak hem de malzeme olma işlevi görüyor. Krallar ve diktatörler bir yandan emperyalistlerle işbirliği ve uşaklıktan güç alarak iktidarlarını sürdürüyor diğer yandan, bölgedeki istikrarsızlık, çatışma ve savaş koşullarının “dış güçlerle ilişkisi”ni kullanarak bu konu üzerine ikiyüzlü propagandayla halkları yedeklemeye çalışıyorlar. Tüm bölgeyi daha geniş ve yıkıcı bir savaş(lar) sahrasına çevirme potansiyeli taşıyan ve bölge halkları açısından geleceğe dair umutsuzluğu derinleştiren bu durum, herbir bölge ülkesinin işbirlikçi iktidarı tarafından, halk düşmanı politikalarının dayanağı olarak kullanılıyor.

ABD emperyalizmi, İsrail’i donattıkları gibi Suudi gericiliğini de kitle imha silahlarıyla takviye ederek Sünni-Şii çatışmasından hem kendilerinin hem de İsrail yönetiminin bölgedeki güç ve etkisini artırma yönünde yararlanmayı; bunun olanaklarını daha fazla genişletmeyi hesaplarken, bu stratejik hesabın figuranlığı ise Türkiye dahil bölgenin din-mezhep ve etnik-ulusal farklılıklarından kaynaklanan çelişkilerin üzerine oturarak iktidarlarını sürdürmeyi esas alan işbirlikçi yönetimler üstlenmişlerdir. Kendilerini bölgenin ve hatta dünyanın „düzen oluşturucuları” payesiyle ödüllendirmeye hasret ve hevesli Erdoğan yönetiminin sözcüleri, gerçek o ki bu konuda diğerlerini geride bırakırlar. ABD ve AB’nin büyük güçleri dahil “dış güçler”e karşı sözümona meydan okuyucu güç gösterileriyle şovenizmi dalgalandırırlarken, işbirlikçiliği sürdürmekten bir adım dahi geri atmıyor, ancak içeride halk kitlelerinin birleşik bir muhalefet geliştirmelerini önlemek için dini-mezhebi ve etnik-ulusal farklılıkları istismardan da kaçınmıyorlar. “Dış güç” söylemi de, “terörle savaş” politikası da böylece halk kitlelerine karşı iktidarın sürdürülmesinin örtüsü ve aracına dönüşüyor. Kürt özgürlük hareketinin kazandığı kitlesel boyut karşısındaki çözümsüzlük “terör” suçlamasına eşlik eden yoğun saldırılarla aşılmaya çalışılırken, Kürt sorununun emperyalistler tarafından istismarına alan açılmaktan kaçınılmıyor. İnkar ve imha politikasında israr edilderek, tam hak eşitliğine dayalı gönüllü birlikte yaşama olanaklarının tüketilmesine dörtnal koşulurken, bölge halklarının yıkımına yol açacak emperyalist ve işbirlikçi savaş politikalarının suçu özgürlük için mücadele edenlere yıkılmaya çalışılıyor. AKP’nin genelbaşkanlığı statüsünü yeniden tüzükleştiren Erdoğan, son açıklamalarıyla bu politikayı en belirgin yönleriyle ilan etti. Bu açıklamalar, Kürtlere ve siyasal özgürlüklerle ekonomik-sosyal haklar için mücadeleye yönelenlere ya da bu yönde eğilim gösterecek olanlara karşı baskı ve saldırıların yoğunlaştırılacağını; olağanüstü hal uygulamalarının sürdürüleceğini, basın-yayın-söz ve eylem özgürlüğü diye bir şeyin tanınmayacağını, hukuksuzluğun yargı kurumları hakim kılınacağını, “işte ordu işte komutan” naralarıyla bağıranları milis gücü olarak örgütleme çalışmalarının yoğunlaştırılacağını, net olarak ortaya koyuyor. AKP iktidarına desteğin zayıflayıp çözülme işaretleri verdiği bir dönemde bir yandan faşist baskıları artırarak diğer yandan iç ve dış düşman söylemiyle “milli ve yerli”nin ırkçı faşist şoven-gerici örgütlenmesini takviye ederek yol alınmaya çalışılacak, işçi grevlerinin ertelenmesi ve yasaklanmasından, siyasal hak talepli her eylemin polis gücüyle dağıtılmasına, gazetelerin basılması ve gazetecilerin topluca tutuklanmasına dek örnekleri hergün görülen sistematik baskıyla sindirme stratejisi sürdürülecektir. Bu ise, ne denli faşist şiddetli bir baskı ve yıldırmayı ifade ediyorsa etsin Türkiye gibi bir ülkede ve kaynayan, arayışta olan, çıkış için güç biriktiren, mücadele potansiyeline günlük yaşamda sürekli tanık olunan bir toplumda, emperyalizme ve onun işbirlikçi güçlerine karşı mücadelenin, kendine yol açma kanalları yaratarak ilerlemesine engel olamayacaktır.

HALKIN BİRLİĞİ

Evo Morales: Her an Bolivya’ya dönebilirim..!

2006 yılında Bolivya’nın yerli halka mensup ilk devlet başkanı seçilen ve geçtiğimiz günlerde askerin çağrısı …

instagram web viewer instagram profile