Anasayfa / Analiz-Polemik / YÖNETENLER YÖNETEMEZ OLUP, YÖNETİLENLER YÖNETİLMEK İSTEMEYİNCE…!

YÖNETENLER YÖNETEMEZ OLUP, YÖNETİLENLER YÖNETİLMEK İSTEMEYİNCE…!

“Her romanda olduğu gibi her devrimde de en önemli maharet,

 nasıl başlanacağı kadar nasıl bitirileceğini de bilmektir.”[2]

Gerçekten de dünya 2019’da emekçi hareketleri açısından “bereketli bir yıl” geçirdi: Yüzbinlerin katıldığı kitlesel protestolar, sokak barikatları, grevler, işgaller…

Geriye bakıp bir anımsayalım mı? Kıta kıta yol alalım, dilerseniz…

Önce Avrupa: 2018 Kasım’ında başlayan Sarı Yelekliler eylemi, 2019 boyunca tüm Fransa’yı kasıp kavurdu. İlk kıvılcımın akaryakıttan alınan vergilerin arttırılması teşebbüsüyle çakıldığı protestolar, çok kısa sürede bir yandan ülke sathına yayıldı, bir yandan da örgütlü emeğin katılımıyla talepler açısından çeşitlendi, eylemler açısından radikalleşti.

Fransa Avrupa’daki eylemliliklerin en çarpıcısına ev sahipliği yaptı, ama 2019 yılında kitlesel gösterilere sahne olan tek Avrupa ülkesi değildi. Belçika ve Almanya Sarı Yeleklilerden etkilenerek hareketlenen coğrafyalar arasındaydı. Ama bu kadar değil. Örneğin Finlandiya’da 400 posta işçisinin işten atılmasını protesto için 100 bin işçinin katıldığı genel grev… İtalya’da Şubat 2019’da sendikaların çağrısı üzerine yüzbinlerce işçinin katılımıyla “İş ve gelecek için” şiarıyla Roma’da gerçekleştirilen protesto gösterisi; Mart ayında Milano’da düzenlenen 250 bin kişilik ırkçılık karşıtı gösteri, Ekim sonunda sendikaların çağrısı üzerine % 22’lik KDV artışı ve sosyal kesintilere karşı gerçekleştirilen genel grev… Macaristan’da Györ kentinde binlerce Audi işçisinin ücret artışı talebiyle üretimi durdurması ve bunu izleyen otomotiv sektörü grevleri… Hırvatistan, Hollanda, Çek Cumhuriyeti’nde kötü çalışma koşullarını protesto ederek ve daha fazla ücret talepleri için greve giden öğretmenler…

İspanya/Barselona’da Katalonya’nın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından, bağımsızlıkçı liderlerin tutuklanması üzerine onbinlerce kişinin sokaklara dökülüp polisle çatışması…

“Başka bir gezegen yok!” şiarıyla harekete geçen ve kıta ölçeğinde milyonlarca gencin katıldığı eşzamanlı küresel iklim yürüyüşleri… İspanya ve Fransa’da şiddete karşı yürüyen yüzbinlerce kadın… İsviçre’de yarım milyon kadının katıldığı, 1917’den bu yana ülke çapında gerçekleşen en geniş çaplı grev…

ABD’de 150 bin kadar metal işçisinin haftalar boyu sürdürdüğü grev…

Latin Amerika’da Brezilya’da mart ayında 126 kentte yüzbinlerce işçi ve emekçi hükümetin emeklilik reformuna karşı gösteriler düzenledi. Mayıs ayında 170 kentte milyonlara kişi hükümetin eğitim bütçesinde yüzde 30 kısıtlamaya gitmesini protesto etti. Haziran ayında yine emeklilik ve eğitimde reform politikalarına karşı milyonlarca kişi genel greve gitti. Ağustosta ise yüz bin emekçi kadın, Bolsonaro hükümetinin kadın düşmanı politikalarına karşı 200 kentte gösteriler düzenledi. Aralık’ta ise emeklilik reformuna karşı yeniden tüm ülkede grev ve protesto dalgası yaşandı…

Peru’da Haziran ayında hükümetin işçi düşmanı politikalarına karşı genel greve gidildi…

2019 yazında Honduras’da ABD destekli reform ve özelleştirmelere karşı öğretmen ve doktorların başlattığı protestolar kısa sürede hükümetin istifası talebiyle on binleri sokağa döktü. Aynı günlerde Haiti’de de kitleler yüksek benzin fiyatlarına karşı sokaklara çıktı…

2019 yazı Arjantin’de de çok “sıcak” geçti. Başkan Mauricio Macri’nin IMF ile imzaladığı reform paketi işçi ve emekçi kitlelerini sokağa döktü, Mayıs ayında ilan edilen genel grevin artçıları yaz boyu sürdü. Macri Ekim ayındaki seçimlerle başkanlığa veda edecekti…

Ekvator’da Ekim ayında hükümetin IMF’nin baskısıyla petrol üzerindeki sübvansiyonu kaldırması hükümetin başkent Quito’dan kaçmasıyla sonuçlanacak bir ayaklanmayı tetikleyecek ve sokakların ateşi ancak iktidarın petrol fiyatları ve kemer sıkma politikalarından geri adım atmasıyla dinecekti…

Meksika’da Matamoros şehrinde General Motors, Ford ve Fiat-Chrysler’e mal üreten tedarikçi fabrikalarda 70.000 işçi ücret artışı ve daha kısa çalışma süresi talebiyle greve gitti. Grev kazanımla sonuçlandı…

2019 ABD kolonisi konumundaki Porto Riko’da dahi iktidara uğurlu gelmedi… Yaz aylarında Ricardo Rosselló ve hükümetinin önde gelen isimlerinin muhaliflere karşı cinsiyetçi ve aşağılayıcı ifadelerin bulunduğu yüzlerce sayfa yazışmanın ortaya çıkması üzerine şimdiye değin görülmemiş protestolar patlak verdi. Günlerce süren ve yüz bin kişinin katıldığı protestolar hükümetin istifası ile sonuçlandı…

Ne ki 2019’da protestolar açısından Latin Amerika’nın yıldızı hiç kuşku yok ki Şili’ydi… Metro fiyatlarında birkaç sentlik bir artış, Ekim ayında ülke çapında milyonlarca kişiyi sokağa döken bir kıvılcımı ateşledi. Ekim ortasında başlayan protestoları ne savaş hâli ilan eden Piñera hükümetinin katliam boyutuna varan baskıcı tedbirleri, ne de metro zammının geri alınması başta olmak üzere artarda açıklanan tavizler sokağın ateşini düşürmeye yetecekti. Şili isyanı Kasım’da Kolombiya’yı da etkisi altına aldı. Yüzbinlerce işçi ve emekçinin sosyal bütçeden yapılması planlanan kesintilere ve FARC’la varılan anlaşmayı iktidarın çiğnemesine karşı eyleme geçmesi, Bogota’da sokağa çıkma yasağına yol açacaktı…

Orta Doğu da halk hareketleri ve emek eksenli mücadeleler açısından kaynıyor: İran’da özellikle ABD yaptırımlarına bağlı olarak derinleşen ekonomik kriz, kitlelerin sokaklara dökülmesine yol açıyor. Akaryakıt zamlarının tetiklediği kitlesel gösteriler, kadınların ön saflarda yer aldığı özgürlük mücadelesine dönüştü… Güvenlik güçlerinin katliam boyutların varan müdahaleleri de fazla işe yaramıyor…

Benzer durum Irak için de söz konusu. İş ve ekmek talepli gösteriler, kısa sürede bağımsızlık ve demokrasi taleplerine evrildi. Ekim 2019’da yolsuzluk, işsizlik, yetersiz kamu hizmetlerine karşı yapılan protestolar ülkenin güney ve iç bölgelerine de sıçradı. Kitlesel gösteriler kanlı müdahalelerle şiddete dönüştü. Yüzlerce Iraklı hayatını kaybederken, binlercesi yaralandı. Protestolar Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi’nin istifası ile sonuçlandı…

Protesto dalgası Lübnan’ı da etkisi altına almakta gecikmedi. Sosyal medya vergilerine yapılan zamların tetiklediği gösterilere bu heterojen ülkenin tüm din, mezhep ve etnik gruplarından kitleler katıldı. Protestoların yığınsallığı zamların geri çekilmesine ve başbakanın istifasına yol açtı…

Ürdün’de ise 4 haftalık öğretmen grevi, kazanımla sonuçlandı…

Gelelim Afrika’ya: Emek mücadeleleri Tunus ve Cezayir’i etkisi altına alırken Tunus kamu görevlilerinin grevleri ve kitle gösterileriyle sarsıldı. Ancak Cezayir’deki sonuçlar, daha dramatikti: Milyonlarca kişinin meydanları doldurması, Buteflika’nın 20 yıllık iktidarına son verdi…

2019 yılı Zimbabve’de de grevle başladı ve grevle sona erdi. Enflasyonun % 400’lerde seyrettiği ülkede binlerce gösterici sokağa çıktı…

2019’da Afrika’nın en kitlesel gösterilerine sahne olan Sudan’da ise besin maddelerinin fiyatlarının artması ve zorlu ekonomik koşullara karşı kitlesel protestolar yaşandı. Eylemlerde çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Ancak 30 yıllık diktatör El-Beşir de devrildi…

Asya kıtasında Hindistan yaygın ve talepler açısından geniş çeşitlilik gösteren eylemlere sahne oldu. Ülkede yıl boyunca kitlesel grevler ve gösteriler hız kesmeden sürerken Modi hükümetinin işçi karşıtı politikalarına karşı on sendikanın çağrısına uyarak yaklaşık 200 milyon işçi ve emekçi iki günlük greve gitti. Ocak ayında Tamil Nadu eyaletinde, 700.000 öğretmen ve memur daha yüksek ücretler ve sürekli istihdam için greve gitti. Kuzey Hindistan’daki Uttar Pradesh eyalet hükümetinde 200.000’den fazla işçi katkı paylarını dört kat arttıran emeklilik yasasının geri çekilmesi talebiyle greve başladı. Hindistan’ın en büyük şehri Mumbai’deki kentsel ulaşım şirketi BEST’in yaklaşık 32.000 çalışanı, daha yüksek ücretler ve ücretlerin zamanında ödenmesi için 9 gün iş bıraktı. Bihar eyaletinde, 200.000’den fazla kadın aşçı, daha yüksek ücretler için iş bıraktı. Eylül ayında kömür ocaklarında çalışan 270 bin kadrolu ve 200 bin taşeron işçi özelleştirmelere karşı greve gitti. Kerala eyaletinde ise, kadınların bir Hindu tapınağına girme hakkı olmaması ayrımcılığına karşı protestoda, beş milyona yakın kadın, 650 km uzunluğunda bir insan zinciri oluşturdu…

Ve Hindistan, 2019’u yurttaşlık yasasında Müslümanlara yurttaşlık hakkını kısıtlayan değişikliklere karşı her din ve mezhepten milyonların katıldığı kitlesel protesto gösterileriyle kapattı…

Hindistan’da bunlar olurken komşu Bangladeş’te kadın işçilerin militan mücadelesi öne çıktı. Dhaka, Gazipur ve Chattogram’da ağustos ayında tekstil işçisi kadınlar ücretlerin ödenmesi için greve gitti. 7 binin üzerinde kadın fabrikalara giden kapıları kapattı, sokaklara barikatlar kurdu, polisle çatıştı…

Güneydoğu Asya da 2019’u “sakin” geçiremedi: Endonezya’da evlilik dışı birliktelik, devlet başkanına hakaret gibi eylemlerin suç kapsamına alınması ve ülkedeki Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu’nun etkilerinin azaltılması nedeniyle öğrencilerin çoğunlukta olduğu protestolar gerçekleşirken, Kamboçya’da 10 bin tekstil işçisi kadının günlerce süren grevleri kazanımlarla sonuçlandı. Vietnam, Myanmar’da tekstil işçisi binlerce kadın, Sri Lanka’da çay toplayan on binlerce tarım işçisi kadın daha iyi çalışma koşulları, ödenmeyen ücretlerin ödenmesi ve daha fazla ücret için birçok kez greve gitti, sokaklara çıkarak gösteriler düzenledi, polis ile çatıştı…

Güney Kore’de 20 yılın en kitlesel grevinde 8 bin General Motors işçisi greve gitti. Esnek çalışma uygulamalarını protesto etmek için 2019’un Kasım ayında Sendikalar Konfederasyonu KCTU’nun çağrısı ile düzenlenen yürüyüşe 100 bin işçi ve emekçi katıldı…

Ve Hong Kong: Nisan ayında 7.4 milyon nüfuslu ülkede zanlıların Çin’e ve Tayvan’a iadesini kolaylaştıran yasa tasarısına karşı başlayan protestolar hâlâ milyonların katılımıyla sürüyor. Protestoları düzenlemenin askıya alındığının açıklanması da dindirmedi. Göstericiler polis şiddetinin kovuşturulması ve genel oy hakkı gibi taleplerini sürdürüyorlar…

Devam etmeden, üç saptama: Öncelikle, 2019 hiç kuşku yok ki gökten zembille inmedi. 1990’lı yılların ortalarından itibaren yerküreyi sarsan protesto hareketlerinin yeni bir dinamizme bürünerek devamı niteliğini arz ediyor. Bu süreğenliğe baktıkça, bir “devrimci dalga”dan söz etmek mümkün, hatta elzem…

İkinci olarak, 2019 eylemlilikleri, farklı hedeflere yönelseler de (ekonomik talepler, bağımsızlık, özerklik, demokrasi talepleri) küresel kapitalizmin (ve onun neoliberal birikim modelinin) krizi ile bağlantılılar; ve bir yandan emekçilerin, yoksulların, halk kitlelerinin bu krize tepkilerini ifade ediyor, ve bunu yaparken de bu krizi derinleştiriyorlar.

Ve nihayet, bu hareketlerin çoğunun duçar olduğu “yapısızlık”, hareketlerin dönüştürücü işlevlerini sınırlandırarak potansiyellerini daraltıyor. Tabii bunun tersi de doğru; hareketler, “yapısızlığı” zorluyor, kitleleri yeni arayışlara sevk ediyor.

Bu saptamaları tek tek ele alalım…

“Devrimci Dalga” mı?

Laurence Cox’u izleyerek “devrimci dalga”yı “dünya sisteminin bir ya da daha fazla bölgesinde tekil bir etnisiteler ve devletler dizisine ait olmayan çoğul yerlerde kabaca eşzamanlı devrimci durumları”ın vuku bulması[3] olarak tanımlayacak olursak, kapitalizmin tarihinde birkaç dalga saptamak mümkündür.[4] Alternatif diziler arasında, Cox’unkini izleyelim:

– 18. yüzyıl sonu Atlantik devrimleri (Amerikan ve Fransız devrimi, Haiti devrimi, 1795 Batavya devrimi ve İrlanda’da 1798 ayaklanması);

– 19. yüzyıl başı Latin Amerika bağımsızlık savaşları – bazı yazarlarca Atlantik devrimlerinin ikinci dalgası olarak görülmektedir.

– 1820’li yılların başlarında İspanya, Portekiz, Napoli ve Rusya’da başarısızlığa uğrayan liberal devrimler, Yunan bağımsızlık savaşları.

-1848 Avrupa devrimleri.

– 20. yüzyıl başı (1905-10) demokratik devrimler: Meksika devrimi, Rusya’da 1905 devrimi, Jöntürkler devrimi, Portekiz Cumhuriyeti’nin kuruluşu, İran’da meşrutî devrim, Arjantin’de yenilgiye uğrayan 1905 devrimi.

– Avrupa’da 1916-1924 devrimci dönem: Özgür İrlanda Devleti, Weimar Almanyası ve SSCB’nin kuruluşu; üç imparatorluğun çöküşü.

– 1943 dolaylarında Avrupa’da antifaşist mücadele ve Asya ve (1950’lerden itibaren) Afrika’da sömürge karşıtı mücadeleler; Savaş-sonrası Arap milliyetçiliği, milliyetçi ve sosyalist/komünist hareketlerin iktidara gelmesi.

-1980’li yıllar “karşı-devrim” dalgası: Sosyalist sistemin dağılışı; “renkli” devrimler…

– 1990’ların sonlarından 2000’lere: Meksika’daki Zapatista isyanından (1994) başlamak üzere, tüm dünyayı saran anti-neoliberal kalkışmalar: Seattle, Cenevre, Atina, Topraksızlar, Latin Amerika’yı saran “pembe dalga”, Gezi, Arap Baharı, Wall Street’i işgal et…

Bu devrimci dalgalardan her biri, kapitalist sistemin tarihinde özgül bir “kriz” evresine denk düşmektedir; ya da bir başka deyişle sistemsel bir “yarık”tan yeşeren yeni politik oluşumlara yol vermiştir.

2019’da karşımıza çıkan “devrimci durumlar”ın “yeni bir dalga”dansa, 1990’ların ortalarından itibaren kâh Latin Amerika’da, kâh Orta Doğu’da, kâh Güneydoğu Asya’da, kâh Avrupa’da patlak veren başkaldırıların devamı olduğunu düşünmenin daha doğru olduğu kanısındayım. Hem nedenleri hem de aktörleri açısından.

Nedenleri açısından; çünkü 1990’lardan beri yerküreyi sarsan patlamalar, kapitalizmin 1980’lerden bu yana küresel ölçekte yöneldiği – daha doğrusu IMF, DB, bölgesel anlaşmalar gibi küresel finans aygıtları eliyle “azgelişmiş” dünyaya dayattığı neoliberal birikim rejiminin, yeryüzü servetini çapı giderek daralan bir avuç plütokratın elinde yoğunlaştırırken yoksulluk ve yoksunluğu, güvencesizliği küresel ölçekte yaygınlaştırıp derinleştirmesinin sonuçlarıdır.

Nihai olarak birkaç çokuluslu şirketin denetlediği kapitalist piyasanın yerkürede nüfuz edilmedik bir köşe, temellük edilmedik bir kaynak bırakmayacak dizginsiz saldırganlığı demek olan neoliberalizm, kendini postmodern ideologları eliyle “alternatifsiz ve ebedî” ilan edişinin üzerinden henüz birkaç yıl geçmişti ki, hâlen içinden çıkamadığı bir krizler anaforunun içine yuvarlandı. Sistemin kriz(ler)i küresel ölçekli, çok veçheli ve derindi. Kolay değil, dünya borsalarında bir gecede el değiştiren menkul değerler toplamının, dünyanın bir yıllık üretimine eşitlendiği, bir avuç plütokratın servetinin gezegen nüfusunun yarısının elindeki değer toplamına denk olduğu, istihdamın kırılgan ve arızî, işsizliğin kronik, yapısal bir seyir izlediği, ücretlilerin hatırı sayılır bir kesiminin yoksulluk sınırının altında kaldığı, sosyal hakların her vesileyle budandığı… bir cangılda kapitalizm sürdürülebilirliğini tümden yitirmiş, “alttakiler”i “isyan et ya da öl” seçenekleriyle karşı karşıya bırakmıştı. Bu sistemin pürüzsüz, krizsiz yürümesi mümkün değildi. Beteri, kapitalist sistemin verili bir momentteki krizinden kurtulmak için giriştiği her hamle, bir sonraki adımda daha derin, daha çıkışsız bir açmaza sürüklemekteydi sistemi. Ve her hamlenin faturası, emekçilere, işçilere, yoksullara, madunlara kesiliyordu: Örneğin Fransa’da Sarı Yelekliler isyanını tetikleyen yeni akaryakıt vergileri, küresel ısınmaya karşı bir önlemdi! Ya da uçsuz bucaksız toprakların “çevre-dostu” etiketli biyo ve/veya agro-yakıt üretimi için GDO’lu ürünlere tahsis edilerek toprakların verimsizleştirilmesi, köylü ve küçük çiftçilerin açlığa mahkûm edilmesi…

Ve aktörleri açısından: Çünkü 1990’lı yıllardan bu yana, yerkürede patlak veren isyanların aktörleri, her dalgada yeni katmanları dâhil etmekle birlikte, sınıfsal bileşiminde bir değişikliğe uğramadı: eğitim bütçelerinde gerçekleştirilen kısıntılarla geleceklerinin her seferinde biraz daha ellerinden alındığını hisseden öğrenciler; vasıflarının gerisinde, geçici, kırılgan işlere ya da işsizliğe mahkûm gençler; şiddet sarmalında soluksuz kalan kadınlar; dev tarım şirketleri ve kapitalizmin yarattığı çevre krizi karşısında geçim temellerini yitiren köylüler; yaşam alanları Çokuluslu şirketlerin ekstraktivist faaliyetlerinin tehdidi altındaki yerli topluluklar; her seferinde müsebbibi olmadıkları krizlerin faturasını ödemek zorunda bırakılan işçiler, emekçiler…

Bir farkla… Talep ve eylemleri giderek (yeniden) sınıfsal bir temele yerleşiyor. 1990’lı yıllardaki protestolarda farklı taleplerle farklı hedeflere yönelen, mücadelelerini ortak bir mantığa tabi kılmaktan kasıtlı olarak uzak duran, özerkliklerini özenle koruyan, iktidarı değil, toplumu aşağıdan yukarı doğru dönüştürmeyi hedeflediklerinin altını çizen, emek örgütlerine soğuk bakan, kendiliğindenliğe ve çoğulculuğa, uzlaşıya önem veren, şiddetten uzak duran bir anlayış başattı. “Kimlik” eksenli “tanınma” talebi (kadınlar, yerliler, etnik gruplar, LGBTİ +’lar…) ve “çevre” eksenli hareketler ön plandaydı. Son dönem protestolarında ise sınıf (işçi-emekçi) damgası öne çıkıyor; işçi sınıfının geleneksel mücadele araçları (grevler, işgaller) yeniden devreye girerken emek örgütleri, özellikle sendikalar eleştirel bir süzgeçten geçirilmekle birlikte yeniden değer kazanıyor. 2019 eylemcileri, yoldaşlarından “provokatör, anarşist, bozguncu, şiddetperest, terörist, vb.” damgasını yemeden, komplekse kapılmaksızın karşılık veriyor egemen şiddete… Her ne kadar “dans edemeyeceğimiz devrim bizim değil”se de, devrimin salt dans ederek kazanılamayacağını güvenlik güçlerinin saldırılarıyla yaşamını yitirenlerimiz, yaralananlarımız, sakat bırakılanlarımız, işkence görenlerimiz, tecavüze uğrayanlarımız, hapse atılanlarımızdan öğrendik…

Bu, tahlil (ve tabii eylem) çerçevemizde “sosyal hareketler” söyleminden “sınıf merkezli bakış”a dönüşü gerekli kılmakta. Örneğin, “sosyal hareketler”in esasında merkezdeki, “Kamusal varlıkların (müştereklerin) özelleştirilmesi/ metalaştırılması, kent topraklarının ranta açılması/ (kentsel) dönüşüme maruz bırakılması, büyük servet sahiplerini kayıran vergilendirme politikaları, kamusal borç mekanizması, kredi sistemleri ve finansallaşma” gibi mekanizmalar aracılığıyla tahakkuk eden sermaye birikimine karşı tepkilerini üretim sürecinde açığa çıkaramayan bozunuma uğramış (örgütsüzleşmiş, konumları kırılganlaşmış, esnekleştirilmiş, yarı-zamanlılaştırılmış, işsizleşmiş… vb.) emekçilerin bu tepkileri, dolaşım, bölüşüm ya da yeniden üretim alanında ortaya koyması olduğunu ifade eden Tolga Tören gibi…[5]

Günümüz “devrimci dalga”sını kapitalizmin -öyle gözüküyor ki- son çıkmazının dünya nüfusunun büyük (ve büyüyen) çoğunluğu üzerindeki yıkımın harekete geçirdiğini ve ona bir tepki olduğunu farklı rasyonellerden hareket ediyor gibi gözüken beş “kriz ve isyan” bölgesini mercek altına alarak örnekleyebiliriz.

Beş Diyar, Beş İsyan

Hızla sıralayalım.

1. Hong Kong ile başlayalım…

Hong Kong, 1. Afyon Savaşı (1839-1842) sonucu, Çin’den koparılıp İngiltere’nin ‘mülk’ü olmuştu. Çin anakarası, isyanlar, işgaller, savaşlar ve nihayet devrimlerle çalkalanırken, Hong Kong, bu gelişmelerden düşük düzeyde etkilendi; liman gelirleri ve yatırımcıların yurtdışı etkinlikleri dolayısıyla ekonomik olarak gelişip serpildi ve yüksek gelirli ülkeler sınıfına girdi.

Hong Kong, Çin ile İngiltere arasındaki anlaşma gereği, 1997 yılında Çin’e devredildi ve özerk bölge statüsü edindi. Çin lideri Deng Siaoping’in 1982’de formüle ettiği “bir ülkede iki sistem (kapitalizm ve sosyalizm) uygulanabilir” ilkesi gereği, kent, kendini resmen “sosyalist” (!?) kabul eden Çin’in aksine, kapitalizmi “anayasal güvence” altına almıştır. Hong Kong anayasasının 5. maddesi, sosyalizmin kentte uygulanmayacağını öngörmektedir ve devamında şu ifadeye yer verilir: “Kapitalist sistem ve yaşam tarzının 50 yıl boyunca değişmeden kalacağı garanti edilir.”[6] “… ‘Anavatan’ Çin’den farklı olarak Hong Kong’da özel mülkiyet ve mülkiyetin korunması anayasal güvenceye alınmıştır. Anayasada basın ve ifade özgürlüğünün garanti altında olduğuna ek olarak, din de anayasal statüye sahiptir. Hong Konglular Çin vatandaşıdır, ancak Hong Kong Özel İdare Bölgesi pasaportuna sahiptirler. Bu pasaportla, Almanya dâhil olmak üzere Avrupa’daki Schengen ülkelerine vizesiz seyahat edebilmektedirler. Çin pasaport sahipleri ise bu ülkeler için vizeye tabi tutulmaktadırlar. Ayrıca anakara Çin’le Hong Kong arasında karşılıklı gümrük ve pasaport kontrolleri de bulunmaktadır.”[7]

Çin’in kapitalizme açılan ana kapısı olarak Hong Kong’da bugün kişi başına düşen millî gelir 40 bin dolar dolaylarındadır ve bu tutar kenti Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayımlanan 2019 Küresel Rekabet Raporu’na göre üçüncü sıraya yerleştirmektedir.[8]

Ne ki Hong Kong yüksek gelir düzeyi Hong Kong’u sakin bir coğrafya kılmıyor. Protestolar ilkin, 2012’de Pekin tarafından dayatılan müfredata karşı öğrenci protestolarıyla başladı. Bunu, 2017’de yapılacak seçimlerde adayların belirlenmesinde Pekin yönetiminin etkin olacağı uygulamanın duyurulmasıyla 2014 yılında patlak veren gösteriler izledi[9]. ABD’deki “Occupy Wall Street” (Wall Street’i İşgal Et) hareketinden esinle “Occupy Central with Love and Peace” (Aşk ve Barışla Merkezi İşgal Et) adını alan protesto dalgası, “kendisini Pekin’i Hong Kong’un talep ettiği seçim haklarını vermesi konusunda yola getirme misyonuna sahip barışçıl bir sivil itaatsizlik kampanyası olarak tanımlıyor” du. “Hareketin önemli figürleri arasında Hong Kong Üniversitesi Hukuk Profesörü Benny Tai Yiu-ting, Çin Üniversitesi’nden sosyolog Chan Kin-man ve papaz bakan Chu Yiu-Ming dışında ‘Scholarism’ adlı öğrenci federasyonu yer alıyor. Merkezi İşgal Et fikri geçen sene ‘sivil itaatsizlik en güçlü silahtır’ sloganı altında Benny Tai tarafından ortaya atılmış, kısa sürede 2013 Ekim ayındaki ilk gösterilerde onbinlerce katılımcı tarafından desteklenmiş, yazın düzenlenen gösterilerde katılımcı sayısı yüzbinlere ulaşmıştı. Polis hafta sonu düzenlenen gösterilerde, protestoculara göz yaşartıcı gaz ile müdahale etmişti. ‘Occupy Central’ (Merkezi İşgal Et) adlı ABD’deki işgal hareketinden esinlenen protestocular üniversite öğrencilerinin de katılımıyla demokrasi için yeni bir kampanya başlatmıştı. Cumartesi akşamı düzenlenen protestoya 10 binden fazla kişinin katıldığı açıklanmış, protestoyu organize edenler ise 60 bin katılımcıdan söz etmişti. (…) Geçtiğimiz Eylül sonu özellikle polisin göstericilere biber gazı sıkmasının ardından katılımcı sayısı 50 bine çıktı; Sendikalar Konfederasyonu ve Profesyonel Öğretmenler Sendikası’nın da çağrısıyla bazı okul, üniversite, fabrika ve işletmelerde de işgal eylemleri ve grevler düzenledi.”[10]

Göstericilerin polisin biber gazı ve tazyikli suyundan korunmak için kullandıkları şemsiyeler nedeniyle “Şemsiye devrimi” olarak da adlandırılan Hong Kong protestolarında çeşitli grup ve partiler bir cephe oluşturmuşlardı: Demosisto (Hong Kong İçin Demokratik Kaderini Tayin Hakkı), Hong Kong Yerlileri, Hong Kong Ulusal Cephesi gibi en radikalleri, Pekin’den tam bağımsızlık talep etmekteydiler. En şöven ve antikomünistleri, Hong Kong Yerlileri ve Sivil İhtiras, fiyatları yükselttikleri ve işsizliğe yol açtıkları gerekçesiyle Çinlilere saldırılar düzenlemekteydi.[11] Bu protestolar, hiç kuşku yok ki, Batı dünyasında, özellikle de ABD’de büyük bir sempatiyle karşılandı. 2014’deki protestolar sırasında ABD’nin birçok kentinde Hong Kong’daki eylemcilere destek gösterileri düzenlendi; San Francisco, Boston, Chicago ve New York’ta eylemciler gösterilere destek için ellerinde şemsiyelerle meydanlara çıktı.[12]

Ancak “şemsiye devrimi” istenen sonucu vermedi ve Hong Kong’un (Çin ile uyum içerisindeki) “sınaî, ticarî ve malî sektörlerinin temsilcilerinden oluşan” Yasama Konseyi, 2017’de Çin yandaşı Carrie Lam’ı yürütmenin başı olarak seçti.[13]

Hong Kong’da anakaraya karşı tepkiler, Haziran 2019’da Carrie Lam’ın suçluların Çin’e iade edilmesiyle ilgili yasa tasarısını meclise getirmesiyle birlikte yeniden alevlenecekti. İade yasasının, muhalifler üzerindeki baskıları daha da ağırlaştıracağından kaygı duyuluyordu. Bu kez gösterilerin önünde Pekin karşıtı pan-demokrat partiler, öğrenci örgütleri ve Hong Kong Sendikalar Konfederasyonu’nun da dâhil olduğu 48 STÖ’yü bir araya getiren tutucu Sivil İnsan Hakları Cephesi yer alıyordu. Eylemler dört temel talep etrafında toplanmıştı: İade yasasının geri çekilmesi, göstericilere yönelik polis şiddetinin bağımsız kuruluşlarca kovuşturulması,[14] gözaltı ve tutukluların serbest bırakılıp haklarındaki her türlü kovuşturmanın durdurulması ve özgür ve açık seçimler. Öncellerinin tersine, gösteriler, özellikle sendikaların katılımıyla bu kez daha militan bir görünüm aldı 7.2 milyon nüfuslu bir kentte sokağa dökülenlerin sayısının yüzbinleri bulması, yönetime geri adım attırdı, Lam Eylül 2019’daki genel grevin ardından suçluların iadesi yasa tasarısını geri çektiğini açıkladı.

İktisadi sıkıntıları dile getirmeseler de işçilerin protestolara kitlesel katılımı, hareketin başını çeken liberal-burjuva cephede kaygı yaratmıştı: hareketin denetimini elden kaçırmamak için ABD ve İngiltere başta olmak üzere Batı’ya çağrıları yoğunlaştırdılar: 8 Eylül 2019’da ellerinde göstericiler ABD bayrakları, dillerinde ABD ulusal marşıyla ABD elçiliğine bir yürüyüş düzenlendi. Bunu İngiliz elçiliğine, eski “efendi”ye müdahale çağrısında bulunan bir başka yürüyüş izledi.

Batı dünyası, özellikle de ABD ve İngiltere’nin Hong Kong protestolarıyla yakından ilgilendiği, üstelik bu ilginin yalnızca “moral” bir düzlemde kalmayıp, protestoculara mali desteği de içerdiği, 2019 yılı içinde gösterilere finansman sağladığı iddiasıyla Spark Alliance adlı platformun hesaplarının Çin tarafından dondurulmasıyla da açığa çıktı.[15] Bir başka deyişle Hong Kong Batı dünyası, Özellikle de ABD emperyalizmi ile “yükselen güç” Çin arasındaki çok boyutlu savaşların bir cephesini oluşturuyor. Ve protestoların gerisindeki sınıfsal irade hiç kuşkuya yer bırakmayacak kertede burjuva: Çin’in mali ve ticari faaliyetlerini engelleyeceğinden ya da ekstra yükler yükleyeceğinden kaygılanan Hong Kong iş çevreleri.

Bu, madalyonun bir yüzü… Ama bir de öbür yüzü var: Protestoların bu denli yığınsallaşması, durumlarından, yaşam koşullarından hoşnutsuz kitleleri gerektirmektedir.

Ve Hong Kong’da “hoşnutsuzlar”dan bolca vardır: “Hong Kong milli gelir açısından dokuzuncu sırada olmasına rağmen, bireylerin ‘yaşamsal özgürlüğe’ dair algıları ölçüldüğünde kendini 66. sırada buluyor.”[16]

Hong Kong, “küresel kentler arasında en kapitalistlerinden biri”[17] olarak tariflenir. “İşçi sınıfının ulusaşırı finans tarafından saçaklara itildiği…” bir küresel kent.

Evet, Hong Kong’da bir işçi sınıfı vardır; kente hükmeden servet önemli ölçüde rant ve finansal hareketlerden kaynaklanıyor olsa da, kentte genç, vasıflı-vasıfsız, mavi ya da beyaz yakalı, çoğu kalifikasyonunun çok altında ücretlere razı olmak zorunda, dünyanın en pahalı kentlerinden birinde ay sonunu getirmekte zorlanan yaklaşık 4 milyon işçi yaşıyor. Bu dört milyonun yaklaşık yüzde otuzu, kentin ithalat/ihracat sektörünün girdilerini sağlayan sanayide istihdam edilmekte: buna informel istihdamı da eklediğinizde, bu pay daha da büyüyor.[18]

“Hong Kong’un işçi sınıfı malî küreselleşmenin en büyük kaybedenlerindendir. Bu, yeni zengin kıtalılar (Çinliler – b.n.) ve devlet destekli sermaye kente aktıkça, yoksulların zenginlerden kaçamadığı bir kenttir. (…) ‘Ayakkabı kutusu daireler’ olarak nitelenen kalabalık ve tıkanık kentsel mekân,[19] küresel kapitalizm mamûlatı, en uygunun hayatta kalabildiği modern bir cangıl görünümündedir. Ekonomik eşitsizlik akıllara durgunluk verecek ölçüde sarsıcıdır: her dört yurttaştan biri yoksulluk sınırı altında yaşarken, yine dört kişiden biri dolar milyoneridir.”[20]

Evet, kent, Asya’nın finans merkezidir, düşük vergiler ve düşük ücretlerle uzun saatler çalışmaya razı emekçileri sayesinde uluslararası finansın ve “business”in tercih ettiği merkezlerden biri. Ama aynı zamanda ileri teknoloji ve onun getirisi sanal para ve kripto para teknolojisinin borsa ve bankalara dayalı finansı en fazla tehdit ettiği yerdir: Facebook yeni sanal parası Libra’yı Hong Kong doları modelinde imal etti örneğin…

Üretim, hatta ticaret merkezi olmaktansa, kapitalist dünyaya en iddialı ve kuraldışı girişi yapan Çin’in gölgesinde, geleneksel malî oyunların sınırlarını da zorlayan, “katı olan herşeyin buharlaştığı” kırılgan, cıvamsı uçsuz bucaksız bir kumarhane… Yaşamından ve emeğinden başka masaya sürecek hiçbir şeyi olmayanların isyanı şaşırtıcı mı?

Değil… Çünkü Hong Kong’da kiralar Çinli yeni zenginlerin hücumuyla füze gibi yükseliyor. Kumarhane kapitalizminde masaya sürecek babadan kalma imkânları, parlak bir zekâsı, dâhiyane bir buluşu olmayan gençlerin bulabilecekleri işler, her an yitirilme riskinde: mali dengelerdeki en küçük bir oynama bir anda onbinlerce kişinin bir anda kendini işsiz bulması anlamına geliyor. Üstelik Hong Kong ekonomisi 2018’den beri daralma trendinde; 2018’in son çeyreğinde büyüme oranı yüzde 1.2’ye inmiş.

Bu koşullarda Hong Kong’lu emekçiler, dünyanın en stresli nüfusu arasında sayılıyor: İnsanların yüzde 92’si, gündelik yaşamında stres yaşadığını açıklıyor (Dünya ortalaması: yüzde 86) Her üç gençten en az bir tanesi, stresin de ötesinde, kaygı ve depresyonla sürdürmeye çabalıyor yaşamını. Ramsy Yeung of Cigna HK adlı sigorta şirketinin araştırması, bunun ağır çalışma, düşük ücretler ve uygunsuz barınma koşullarından kaynaklandığını ortaya koymakta.[21]

Bu etkenlere bir de Hong Kong çeperlerindeki, Çin tarafından özel ekonomik bölge ilan edilip 30 yıl içerisinde 30 bin nüfuslu bir kasabadan nüfusu hinterlandıyla birlikte 13 milyonluk bir megakente, ve yakın zamanda oyuncaktan ayakkabıya, cep telefonundan otomobile her şeyin üretildiği dev bir fabrikalar zincirinden bir “Çin Silikon Vadisi’ne dönüşen Shenzen faktörü eklenmeli… Bölgede sefalet ücretleriyle haftanın yedi günü günde 10-11 saat çalıştırılan çoğu göçmen milyonlarca işçinin emeği ve vergi muafiyetleriyle en alt düzeylerde tutulan maliyetler, bölgeyi Huawei, ZTE, Lenova, TCL, BYD, Apple, IBM, Philips, BGI, Lucent ve Olympus gibi Çokuluslu devler için bir cazibe merkezi hâline getirmekte. Ve şirketlerin katlanan kârları emekçilere sefalet koşulları olarak geri dönüyor: Örneğin bir araştırma göçmen işçilerin yüzde 63.8’inin haftada yedi gün çalıştığını ve haftalık çalışma süresinin 56 saati bulduğunu ortaya koymuştu. Ücretler 2010’daki kısmen başarıya ulaşan bir dizi grev patlak vermeden önce, 900 yuan (140 ABD doları) düzeyindeydi: bu durum emekçileri sağlıkları, hatta hayatları pahasına 56 saatlik hftalık çalışma süresinin üzerine fazla mesai yapmak zorunda bırakıyordu. Çoğu kırsalı yeni terk etmiş genç kadınlar olmak üzere 300 bin işçiinin çalıştığı Foxconn fabrikası 2010’lu yıllarda intihar salgınıyla gündeme gelmişti: Ocak – Ağustos 2010 arasında şirket çalışanları arasında 13’ü ölümle sonuçlanan 16 intihar vakası kaydedilecekti.

Bir yandan Hong Kong’lu emekçilerin ve gençliğin yaşadığı maddi sıkıntılar, bir yandan da Shenzen ve yer aldığı delta bölgesinin 2010’dan bu yana hareketlenen ve bağrında militan bir sendikacılığın gelişmekte olduğu[22] işçi sınıfının etkisi göz önünde bulundurulmaksızın Hong Kong olaylarını salt “emperyalizm oyunu” olarak geçiştirmek, hatalıdır. Hong Kong ayaklanmalarının artan militanlığı, doğrudan dev emekçi kitlelerin sıkıntılarını sokağa dökmeleriyle ilintilidir, ve “Hong Kong sorunu”nun geleceği, Çin’e karşı elini güçlendirmeye çalışan Hong Kong burjuvazisini er geç aşarak, “yükselen güç” Çin’e ve bölgede at oynatan Çokuluslu dev şirketlere karşı emek, yaşam ve onur mücadelesi veren bölge emekçileri tarafından belirlenecektir.

2. Gelelim Sudan’a…

Hog Kong ve Hidistan başta olmak üzere Asya kıtası, 2019’da protestolarla çalkalandı; ama toplumsal hareketler açısından üzerinde pek odaklanmadığımız bir başka kıta, Afrika da dingin bir yıl geçirmedi 2019’da. Zimbabwe’de işçi protestoları ve grevler öne çıkarken Sudan ve Cezayir’de diktatörler devrildi…

Sudan, bu protesto coğrafyları arasında dikkate değer gelişmelere sahne oldu.

Aslında Sudan’ın öyküsü, bir hayli tanıdık…

30 yıl kadar önce, siyasal İslâmcıların desteklediği bir darbeyle iktidara geçen Devlet Başkanı Ömer el Beşir, siyasal ve iktisadi alanlarda işleri yüzüne bulaştırmakla maruftur. Şeriat ilan edip iç savaşa yönelttiği ülkesini sonunda böldürdü;[23] Hıristiyan ve pagan nüfusun yoğun olduğu Güney Sudan, uzun ve kanlı bir iç savaşın ardından Ocak 2011’de bir referandumla Kuzey’den ayrılarak bağımsızlığını ilan etti. Bu, Sudan’ın petrol gelirlerinin büyük bölümünü yitirmesi anlamına geliyordu.

İç savaş sırasında başvurduğu soykırıma varan vahşet[24] ve radikal İslâmcı teröre verdiği destek uluslararası arenada da giderek yalnızlaştırdı Beşir’i. Uluslararası yaptırımlarla karşı karşıya kaldı, hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nce tutuklama kararı çıkartıldı…

Bu tecrit, iç savaş ve içerideki yolsuzlukların talan ettiği ekonomik durumu daha da açmaza sokacakdı. “Ekmek ayaklanmaları” Sudan’ın neredeyse gündelik bir gerçeği olmuştu. Beşir her seferinde bu isyanları şiddetle, ”dış güçler”, “üst akıl” türü komplo teorileriyle bastırıyordu.

Ancak 19 Aralık 2018’de hayat pahalılığı, ekmek ve akaryakıt fiyatlarındaki artışa karşı patlak veren ayaklanmayı, ne yüzlerce ölüme yol açan devlet terörü, ne de “İsrail parmağı”, “üst akıl” gibi gevelemelerle bastırmak mümkün olmadı.

“İsyanların arkasında başlangıçta eko­nomik sıkıntılar yatıyordu.[25] Beşir rejimi ABD ile terörizme karşı işbirliği yapma­ya başladıktan, Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmak için başvurduktan sonra, ül­keye yönelik ekonomik ambargo kalk­tı. Beşir hükümeti de devlet işletmeleri­nin özelleştirilmesi, temel mallara verilen fiyat desteklerinin kaldırılması gibi neoliberal politikalar uygulamaya başladı. An­cak henüz IMF-Dünya Bankası yardı­mı alamadığından, uluslararası bankalar da Sudan’a kredi verecek kadar güven­mediklerinden, henüz dış kaynak girişi sağlanamadı. Buna karşılık, ticaret ser­bestleşince, hızla artan ithalat, dövize ta­lep sonucu Sudan parası dolar karşısın­da yüzde 85 değer kaybetti, enflasyon yüzde 70’e vurdu. Ekonomide döviz kıt­lığı ve dövize hücum başladı. Halk ban­kaların, ATM’lerin önünde uzun kuyruklar oluşturmaya başladı. Günde en fazla 11 dolar çekebiliyorlardı. Sudan halkının ya­şam düzeyi hızla aşındı.
Ekmek fiyatlarına, hayat pahalılığına karşı başlayan protesto hareketleri, kı­sa sürede gelişerek yaygınlaşarak, neoliberal politikaları, Beşir rejimini hedef alan siyasi bir nitelik kazandı. Çeşitli mu­halefet grupları eylemlerini koordine et­meye başladılar.”[26]

Kimdi bu muhalefet grupları?

Protestocuların başını, Doktor, öğretmen, avukat, gazeteci ve işçileri temsil eden Sudan Meslekler Birliği çekiyordu.

“2014’te El Beşir’e karşı kurulan Sudan Çağrısı platformu buna eşlik etti. 22 muhalif partiden oluşan Ulusal Değişim Cephesi bundan geri duramadı. Bunlar arasında El Beşir’in 2015’te kurduğu uzlaşı hükümetinde yer alan partiler de var.

Sufî hareketi Ensar’ın desteklediği Ümmet Partisi koalisyondan ayrıldı. Partinin 50 yıllık lideri Sadık el Mehdi 1989 darbesiyle başbakanlıktan indirilmişti. Darbeyi bugüne kadar ‘İslâmi kurtuluş devrimi’ olarak savuna gelmiş İslâmcıların bir kısmı da El Beşir’e ‘yetti artık’ deyiverdi.

Darbeye ideolojik yakıt sağlamış Selefî eğilimli Milli İslâmi Hareketi’nin uzantısı Halk Kongresi Partisi de sokakta. Bir diğer Sufî hareket Demokratik İttihatçı Parti de öyle.

Sokağın en hareketli taraflarından biri de Komünist Partisi. Bu açıdan bakıldığında sufîler, Selefîler, Müslüman Kardeşler, Komünistler, liberaller, merkeze silah çekenler, 1989’da devirenler ve devrilenler, yani yan yana gelemeyecek gruplar El Beşir’e karşı birleşti.

Gösterilerin ikinci haftasında üç ana muhalif koalisyon ‘Özgürlük ve Değişim’ adıyla bir bildiri yayınlayarak anayasal reform ve seçim sürecini yönetecek ‘geçiş konseyi’ kurulmasını önerdi.”[27]

Kendiliğinden başlayan protestolar kısa sürede eşitlik, özgürlük, demokrasi sloganlarıyla, din-ırk-cins ayrımcılığına, şeriat düzenine, kadınlar üzerindeki baskıya son verilmesi talepleriyle rejim değişikliği iradesine dayanan[28] yaygın ve kapsamlı bir halk hareketine dönüşürken Başkanlık konutunun da bulunduğu Genelkurmay Başkanlığı önünde milyonların katıldığı oturma eylemleri düzenlendi, hükümet binaları yakıldı, protestocular güvenlik güçleriyle çatıştı. Kadınların yoğun katılım gösterdiği protestolar, 22 Şubat’ta bir yıllık süreyle ilan edilen OHAL (bu süre parlamento tarafından 6 aya düşürülecektir) ve buna eşlik eden polisin vahşi saldırılarıyla; başta Komünist Parti olmak üzere muhalif parti liderlerinin tutuklanması ve Rus özel harp şirketlerinin de kullanıldığı[29] bastırma operasyonlarıyla karşılandı. Beşir aynı zamanda bütün kabineyi değiştirmiş, bol keseden reform vaadlerinde bulunmuştu[30].

Ama tutmadı… Çürümüş bir iktidara karşı halk ayaklanmasının ısrarı ve gücü, başlangıçta “tarafsız” gözüken ordunun süreç içerisinde Beşir rejimine karşı tavır almasına yol açtı.
Ordu protestoculara desteğini önce onları güvenlik güçleri ve sivil milislere karşı koruyarak gösterdi. Bazı askerlerin göstericilerle birlikte slogan attığı dikkatlerden kaçmıyordu.

“Destek” bununla da kalmadı. 11 Nisan 2019’da Ömer Beşir’in Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı ve Savunma Bakanı Avit Muhammed Ahmed İbn Auf iktidarı bir askeri konseyin ele aldığını, Ömer Beşir ve hükümetin bir kısım bakanlarının, Ulusal Kongre Partisi’nin, İhvan’ın bir dizi mensubunun tutuklandığını, anayasanın askıya alındığını, üç ay boyunca OHAL ilan edildiğini, askeri şuranın ülkeyi iki yıl boyunca yöneteceğini açıkladı.[31]

Başbakanlık ofisi, Parlamento ve mevcut Ulusal Güvenlik Konseyi feshedildi. Ülkenin tüm sınırları da yeni bir karara kadar kapatıldı. Sudan’ın resmi haber ajansı SUNA da Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi’nin, ülkedeki tüm siyasi mahkûmların serbest bırakıldığını duyurduğunu bildirdi.

Aslında buraya kadar olanlarda şaşırtacak bir şey yoktu. Orta Doğu ve Arap dünyasında bildik bir senaryoydu: Halk çürümüş diktatörlere karşı ayaklanır, durumdan vazife çıkaran ordu ve bürokratların bir kısmı, o güne dek ortak oldukları diktatöre sırtlarını dönerler, silahlı kuvvetler belirli bir süre sonra sivil yönetime dönüleceği vaadiyle iktidara el koyar, ayaklananlar evine döner, bundan sonra ordu, bürokrasi, egemen sınıflar, emperyalist güçler müzakereye oturur ve uzun pazarlıklarla ülkenin “yeni” rejimini belirlerler… Genellikle “diktatör”ün emperyalist ve diğer güçlere ekonomik, siyasal ve askeri taahhütlerinin ihlâl edilmeyeceği, ülke içindeki sınıfsal çıkarlara halel gelmeyeceği, diktatörlük rejiminin siyasal sorumlularının sınırlı ve göstermelik bir biçimde kovuşturulacağı, ülkenin kaynaklarını dış sömürüye açacak bir yönetim oluşturulur. Emekçilere, ezilenlere, madunlara ise “kahramanlık destanları” ve yeni fedakârlıklar kalır.

Bu sefer öyle olmadı. En azından başlangıçta

Muhalif gruplar, askeri darbenin halkın taleplerini karşılayamayacağını belirterek, sivil yönetim için protestolara devam çağrısı yaptı. Sudan’da halk hareketinin lider örgütü olan Sudan Meslekler Birliği ile Sudan Komünist Partisi, halka sokağı terk etmeme çağrıları yaptı. Başkent Hartum’da ordu merkez karargâhı önünde halka seslenen muhalif Kongre Partisi lideri Ömer ed-Dakir, Özgürlük ve Değişim Güçlerinin devrim talepleri gerçekleşene kadar gösterilere devam edilmesi kararı aldığını duyurdu. Devrimin zafere ulaşacağını söyleyen Dakir, “Özgürlük ve Değişim Güçleri devrimin meşru talepleri yerine getirilene kadar gösterilere devam edilmesi kararı aldı” diyordu[32].

Meslekler Birliği ve Komünist Parti’nin çağrısı üzerine kitleler, sokağa çıkma yasağına karşın Genelkurmay başkanlığı önündeki eylemlerine devam ettiler. ‘Ekmek, Adalet ve Özgürlük’ ayaklanması sürüyordu.

Muhalefet cephesi, “Özgürlük ve Değişim Deklarasyonu Güçleri” darbenin hemen ardından bir bildiri yayınladı. “Devrimimiz rejimin yüzleri ve aldatıcı maskelerinin değişmesiyle sona ermeyecek. Rejimin düşmesinin ilk adımı derhâl yönetim geçici sivil bir hükümete şartsız olarak devredilmelidir. Söz konusu hükümet geçiş sürecini 4 yıl yönetmelidir” ifadeleriyle başlayan bildiride, halkın istekleri maddeler hâlinde sayıldı.

Devrimci muhalefetin talepleri şöyleydi:

“- Kötülükleriyle bilinen ve 30 yıldır, zor kullanarak emirler veren güvenlik ve istihbarat kurumlarının yönetici kadrolarının görevden alınıp tutuklanması.

– Güvenlik ve istihbarat kurumlarının yeniden oluşturulması.

– Gölge birlikler, halk savunması ve halk polisi gibi rejimin silahlı milis güçlerinin dağıtılması.

– Silahlı çatışmaların olduğu Darfur, Nuba Dağları ve Güney Mavi Nil bölgelerinde yurttaşlara karşı suç işlediği bilinen nizami kuvvetlerdeki ve kurumlardaki yöneticilerin görevden alınarak tutuklanması ve haksızlığa uğrayanları razı edecek şekilde adalete teslim edilmeleri.

– Rejimin tüm kurum ve organlarının hâlli, adam öldürme ve mali yolsuzluklara adı karışmış tüm kadrolarının görevden alınıp tutuklanması ve ardından anayasaya uygun bir şekilde yargılanması.

– Siyasi tutukluların ve devrimin yanında yer alan askeri tüm tutukluların serbest bırakılması.

– Sudan Anayasası’ndaki insan hakları belgesi ve uluslararası sözleşmelerdeki uluslararası insan hakları beyannamelerine aykırı, özgürlükleri kısıtlayan tüm kanunların kaldırıldığının ilan edilmesi.”[33]

Görüldüğü üzere muhalefet eski rejimle tam bir kopuşta ısrarlıydı. Bu ısrar, karşılığını 11 Nisan’da Ömer Beşir ‘in görevden alındığını ilan eden, sakıt başkanın birinci yardımcısı ve Savunma Bakanı Avit Muhammed Ahmed İbn Avf’ın Askeri Geçiş Konseyi Başkanı sıfatıyla yemin etmesinin üzerinden 24 saat geçmeden görevini bıraktığını açıklamasında buldu. Ardından istifa ve görevden alınmalar birbirini izledi: Geçiş Konseyi Başkan yardımcısı Orgeneral Kemal Abdulmaruf görevinden alınırken, Sudan İstihbarat Başkanı, ABD’nin “adam”ı Salah Abdullah Kuş istifa etti. Sudan Askeri Geçiş Konseyi başkanlığına Orgeneral Abdulfettah el-Burhan getirildi. Peki ya bu istifa ve görevlendirmeler halk kitlelerinin ısrarla talep ettiği “kopuş”u gerçekleştirmeye yetecek miydi? Bu soruya olumlu yanıt vermek, olanaksız.

 Askerî Geçiş Konseyi (AGK) ile Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) arasında müzakereler başladı. Ancak çatışmalar ve katliamlarla kesintiye uğrayan, muhalefetin derin anlaşmazlıklara düştüğü sorunlu bir süreçti bu. ÖDBG oluşturulacak geçici yönetimde sivillerin çoğunlukta olmasında ısrarcıyken askerler buna kesinlikle yanaşmıyorlardı. Mayıs ayında askerler barikatları kaldırmamakta direnen göstericiler üzerine ateş açarak en az altı kişinin ölümüne yol açtı; AGK bunun hemen ardından muhalif güçleri provokasyonla suçlayıp müzakerelere ara verdiğini açıkladı. ÖDGB ise halkı sivil itaatsizlik ve genel greve çağırdı.[34]

Ne ki müzakereler yine de devam etti. Öyle gözüküyor ki darbeciler, muhaliflerle bir yandan görüşürken bir yandan da kitle desteğini silahla kırıp muhalefeti ayrıştırarak elini zaafa uğratmaya karar vermişti. Bir yandan ÖDBG’nin çağrısıyla genel grev ve başkent Hartum’da Genelkurmay önündeki oturma eylemleri, bir yandan da müzakereler devam ederken, 3 Haziran günü ordu birlikleri eylemciler üzerine ülke genelinde bir harekât başlattı. Ülke genelinde 100’ün üzerinde eylemci, gerçek mermilerle katledildi…[35]

Gerek cunta liderlerinin [General Burhan, ve yardımcısı RSF (Rapid Support Force = Hızlı Destek Gücü: Sudan ‘Derin Devleti’nin en etkili kurumlarından[36], özel savaş aygıtı) komutanı, Beşir’in Suudi Arabistan’ın desteğini kazanmak için 1000 Sudanlı askere komuta etmek üzere Yemen Savaşına gönderdiği[37] Muhammed Hamdan Dagalo] katliamdan önce Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’a gitmiş olmaları,[38] gerekse katliamda Darfur katliamında etkin bir rol oynamış olan RSF bünyesindeki Janjaweed milislerinin kullanılmış olması,[39] ordunun “değişim”e ayak diremedeki kararlılığını ortaya koyuyor.

Cunta ülke genelinde yüzün üzerinde protestocunun öldürüldüğü katliamla yetinmedi. Ülke genelinde muhalefete yönelik bir tutuklama kampanyası başlatıldı. Cunta ile ÖDGB arasında arabuluculuğa soyunan Etiyopya Başbakanı Abe Ahmed’le buluşan muhalif liderler birer birer gözaltına alındılar. Onları Öğretmenler Komitesi, Gazeteciler Ağı, Mühendisler Birliği, Veterinerler Birliği, Avukatlar Demokratik İttifakı ve Eczacılar Merkez Komitesi üyelerine yönelik de gözaltı operasyonları izledi.[40]

ÖDBG katliama rağmen görüşmeleri sürdürdü. Ve 17 Temmuz 2019’da Askerî Geçiş Konseyi ile Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri arasında Anayasa Belgesi konusunda anlaşmaya varıldığı açıklandı.

Anayasa belgesi, her iki taraftan beşer üye ve iki tarafın üzerinde anlaştığı bir başkandan oluşan “Devlet Başkanlığı Konseyi” ile sivillerin ve ordunun ülkeyi ortaklaşa yöneteceği otuz dokuz ay sürecek olan uzun geçiş dönemi için yapılan düzenlemeleri kapsıyor. Yine, askeri bir şahsın 21 aylık ilk dönem için Konseye başkanlık etmesine ve geri kalan 18 ayın sivil bir başkan tarafından yönetilmesine karar verildi. Konsey siyasi ve güvenlik konularının yanısıra, doksan gün içerisinde ağırlığını ÖDGB’nin oluşturduğu bir yasama meclisi seçilene dek yasama görevini de üstlenecek ve hükümetle çatışan silahlı güçlerle müzakereler yürütecek.

Yürütme görevini ise başkanını ÖDBG’nin önereceği 20 kişilik bir bakanlar kurulu üstlenecek. (ÖDBG’nin adayı iktisatçı Abdullah Hamduk başbakan olarak göreve başladı.)

Sudan Komünist Partisi anlaşmaya başından itibaren karşı çıkarak ÖDBG’yi askerlerle yapılan bütün görüşmelerin tutanaklarını yayınlamaya çağırdı. Diğer devrimci gruplar arasında ÖDGB, “iktidarın sivillere aktarılması sloganını, süresi kesin olarak belirlenmiş demokratik bir geçiş süreci olarak yorumlamak yerine, iktidarın kendilerine aktarımı olarak yorumlamak”la eleştiriliyor.[41]

Komünist Parti’yi ve radikal devrimci güçleri dışta bırakan anlaşma, özetle ordu ile burjuvazi arasında bir uzlaşma görüntüsünü veriyor. ÖDGB’de temsil edilen sivil kanat, yani Sudan’ın iş çevreleri, liberal meslek sahipleri (avukatlar, mimarlar, hekimler…) öyle gözüküyor ki dış borcu 60 milyar doları aşan ülkede önceliği “imaj yenileyerek” Beşir döneminde çıkmaza giren dış ilişkileri düzeltme ve ülkeye kredi ve yabancı sermaye akışını sağlamaya yönelik yapısal reformlara verecekler. Ordu ise bu süreçten Beşir’i kurban ederek[42] daha güçlü çıktı: Güney Sudan’da, Darfur’da yürüttüğü “kirli savaş” ve protestoculara karşı kullandığı gerçek mermilerin hesabını vermeyecek (AGK ile ÖDGB arasında imzalanan Anayasa Belgesini AGK adına imzalayan, RSF komutanı ve AGK başkan yardımcısı Orgeneral Muhammed Hamdan Dagalo’dan başkası değildi![43]) … Yabancı sermayenin talepleri ile halkın “ekmek, adalet ve özgürlük kavgası” arasında sıkışmış, uluslararası finans kuruluşlarının “acı reçete”sine emekçileri razı etme zorunluluğundaki, parçalanmış ve kendi içinde sorunlu “sivil kanat” karşısında pozisyonunu ilerletme ısrarından da asla vaz geçmeyecek…

Öyle anlaşılıyor ki Sudan’lı emekçilerin bu kez “demokrasi koşullarında” önüne sürülecek neoliberal reçete ve pusudaki “derin devlet”e karşı yeniden sokağa inmesi gerekecek. Teşbih yerindeyse, Sudan’da 1917 Şubat’ı 1917 Ekim’ini çağırıyor!

3. Ve Irak

Irak petrolün sanayide temel bir ihtiyaç maddesi hâline geldiğinden bu yana, emperyalist emellerin hedef tahtasında yer alan bir ülke… Petrol zengini, savaş yorgunu, etnik ve dinsel boğazlaşmalar coğrafyası.

Son 30 yılından söz ediyorum: 1991 Körfez savaşı ve 1990’lı yıllarda ABD ve İngiltere’nin bombalamalarının etkisinden doğrulmaya çabalarken, 2003’te “El Kaide’ye destek verdiği ve kimyasal silahlara sahip olduğu” yalanıyla ABD’nin saldırısına uğrayan…[44] Bu savaşta büyük bölümü sivil, 190 000 yurttaşını yitiren… 5 milyonu yerinden yurdundan olan… binlercesi yaralanan… altyapısı tarumar olan… Sağlık sistemi çöktüğü için ABD’li askerlerin çekilmesinden sonra da insanların, özellikle de çocukların önlenebilir hastalıklardan ölmeye devam ettiği…[45]

ABD Irak’a 2000’lerdeki ikinci müdahaleyi 4 500 can onbinlerce yaralı ve bir o kadar da PTSD’liye mal olan işgale son verme kararı üzerine (2011) üç yıl geçmemişti ki, Suriye ve Irak’ta bir İslâm devleti kurmak üzere saldırıya geçen ve bazı Irak kentlerini ele geçiren IŞİD’e karşı savaş gerekçesiyle yeniledi. Yine kentler bombalandı, yine siviller katledildi, yine binlerce, onbinlerce insan yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldı…

Tabii her şey petrol içindi:[46] “Irak’ın petrol sanayi Saddam döneminde devlete aitti. ABD’nin hedefiyse bu sektörün özel mülkiyete taşınmasına hazırlık olarak hükümet kontrolüne son vermekti. Burada özel sektörü Amerikan petrol şirketleri temsil ediyor.

Doğal olarak bu değişim bir gecede meydana gelmeyecek. Fakat ABD, nihai hedefe ulaşana dek Irak’ın ulusal ekonomik kurumları üzerindeki hegemonyasını kullanacaktır. Irak’taki ham petrol ürünlerinin gelirlerinden en fazla kazanımı ABD sağlıyor. ABD’de petrol fiyatları işgal öncesindeki düzeye dönerken, Irak halkının büyük çoğunluğu neredeyse Afrika kıtasındaki en yoksul ülkelerde bile görülmeyen bir sefaletin içinde yaşıyor.

Peki niçin? Daha açık bir deyişle, petrol gelirleri nereye gidiyor? Amerikan yönetimi kaynakları, ABD’nin Irak’ta yeniden imar projelerine 53 milyar dolar harcadığını ifade ediyor. Fakat Irak gerçekleri böyle demiyor. O hâlde sonuç şu: Birincisi bu paralar Irak’ın petrol gelirlerinden alındı. İkincisi, ‘yeniden imar’ adı altında aslında işgal güçlerinin ve güvenlik operasyonlarının finansmanı için harcandı…”[47]

Irak’ta “normal”e dönüş, IŞİD tehdidinin bertaraf edildiği, kent ve kasabaların bu ahır zaman Frankeştayn’larından temizlendiği 2016’dan itibaren başlayabilecekti. Ama “normal” hiçbir zaman Irak’ın art arda gelen emperyalist müdahalelerinin öncesinin “normal”i olamayacaktı. ABD işgali ve Saddam Hüseyin’in Baas rejiminin yıkılması, etnik ve dinsel cini şişeden çıkartmıştı. ABD’nin “ülkenin bölünmesini önlemek” gerekçesiyle dikte ettirdiği Anayasa iktidarın ve kaynakların etnik dinsel ve aşiretsel temelde bölüşüldüğü gevşek bir federasyona dönüştürmüştü. Bu durum, dış güçler tarafından manipüle edilen[48] fraksiyonel/mezhepsel boğazlaşmaların,[49] yanısıra kaçınılmaz olarak kliyentalizmin, kayırmacılığın ve yolsuzlukların en beter biçimlerini devreye sokmaktaydı. Basra örneğinden izleyelim:

“Basra’da Şiî İslâmî El Dava partisi şu kurumları kontrol eder: El Burcusiye petrol sahası, Şeba ve el Mutanna doğal gaz rezervleri, Basra Uluslararası Havaalanı ve Ümm Kasr limanı. Asayib ehl-i Hak ve Bedir milislerinden oluşan İran yanlısı El Fetih siyasal bloku Ebu Flus liman ve demiryolunu kontrol eder. Mukteda El Sadr yönetimindeki El Sadr hareketi kentin stadyumunu ve İran sınırındaki El Şalamşeh’i denetler. Şiî İslâmi Blok Kuzy El Rumeyle petrol sahasını, El Maka limanını ve Kuveyt’le Saffan sınır kapısını elinde tutar. Hor el Zubeyr limanı ve Basra Üniversitesi gibi diğer alanlar da El Basat gibi kabileler arasında paylaşılmıştır.”[50]

Ve yalnız Basra, yalnız Şiî bölgesi değil, durum tüm Irak için böyledir: Irak Kürdistanı’nda yüksek pozisyonda görev yapan Barzani (ya da Talabani) soyadlıları saymak, yetecektir![51]

Oysa ulus devletten etnik ve dinsel hatlarda parçalanmış bir “kabileler federasyonu”na irca eden Irak’ta geçmişte güçlü, örgütlü ve mücadeleci bir işçi sınıfı vardı ve toplumsal mücadeleler kimlik değil, sınıf temelinde gerçekleşiyordu. Ortadoğu’nun en güçlü komünist partisi olan[52] Irak Komünist Partisi 1934’de kurulmuş ve çaplı ve güçlü sınıf mücadelelerine öncülük etmişti.

2019 Ekiminde Irak’ta patlak veren ayaklanma bir bakıma işgal ve etnik-dinsel çatışma yorgunu Iraklıların mücadeleyi sınıfsal temele çekme isteklerinin bir göstergesi gibidir.

“22 Eylül 2019 günü Irak’ta küçük bir eylemci grubu 1 Ekim için protesto gösterisi çağrısında bulundu. Kıvılcımını çaktıkları isyana dair bir fikirleri yoktu.

Çağrı kısmen Mısırlı iş adamı Muhammed Ali’nin Abdül Fettah El Sisi’nin çürümüş diktatörlüğüne karşı ayaklanma çağrısından esinle çeşitli sosyal medya platformlarında yankılandı. Eylemcilerin çağrısı ‘hükümetin kötü performansı’na karşı protesto gereksinimini dile getiren İslâmî Şia siyasal örgütlenmesi El Hikme tarafından desteklendi.

Partilerin tepkisi çeşitli oldu: Baasçılar protestolardan yararlanarak iktidarı yeniden ele geçireceklerini duyurdular. Başına buyruk din adamı Muktada el Sadr mevcut hükümetin sonunun yakın olduğunu söyledi. Irak Komünist İşçi Partisi kitleleri İslâmcı partiler tarafından örgütlendiğini düşündüğü protestolardan uzak durma konusunda uyardı.

1 Ekim’in arefesinde çağrının gerisinde kimler olduğu konusunda kafalar bir hayli karışıktı.

Protesto Salı sabahı saat 10’da gerçekleşecekti – bu hem eylemi Sadr’cıların Cuma namazı sonrasında düzenledikleri mitinglerden ayırt etmek hem de iş gününü sekteye uğratmak için yapılmış bilinçli bir seçimdi. Bağdat’ın Tahrir Meydanı’ndaki gösterinin ilk saatleri sakindi, toplanan protestocu sayısı birkaç yüzü geçmiyordu. Çoğu popüler kontrterör kuvvetleri komutanı General Abdül Vahab el Sadi’nin aşiretinin, onun hükümet tarafından görevden alınmasına öfke duyan mensuplarıydı.

Ancak bir süre sonra başka protestocular meydanı doldurdu. Öğlen olduğunda, hükümet göstericilere karşı şiddet kullanmaya başlamıştı; önce tazyikli su ve göz yaşartıcı bombalar, ardından gerçek mermiler. Aynı gün Güney Irak’ın başka bölgelerinde gösteriler patlak verdi: Göstericilere karşı emsalsiz bir şiddet uygulanmasından şaşkınlığa uğrayan binlerce kişi, bir dizi kentin sokaklarını doldurdu: Nasıriye, Mizan, Divaniye, Babil, Kerbela ve Necef.

İran destekli Şiî Arap milisleri hedef gözetmeksizin göstericilere ateş açan hükümet güvenlik güçlerine katıldı. Ölüm mangaları silahsız göstericilere saldırdı, her gün düzinelercesini öldürdü. Hükümet sosyal medyaya ve internet servislerine karartma uyguladı ve birkaç kentte sokağa çıkma yasağı ilan etti. Yılmayan göstericiler gösterileri yoksul mahallelere taşıdılar, barikatlar kurup lastik yakarak milis ve hükümet güçlerinin önünü kestiler. Çatışmalar devam ediyordu. İran destekli milislerden biri, Esaib ül Ehl-i Hak Bağdat’ın merkez alanı Tahrir Meydanı’na ana girişi kontrol etmekteydi, mevzilerinden alana girmeye çalışan protestoculara ateş ediyordu. İran destekli yeni bir milis, Saraya el Horasani Bağdat’ta el Gazaliye mahellesine saldırıp bir hastaneyi bombaladı, evlerinde oturan insanları katletti. 6 Ekim’de Bağdat’ın yoksul mahallesi Sadr’da onlarca kadın ve çocuk katledildi. Protestocular Nasıriye ve Mizan’da İslâmi Şia parti binalarını ateşe verdiler ve Nasıriye’yi yönetici partilerden arındırdıklarını ilan ettiler. Hükümetin şiddetli baskıları -ve yabancı etkisi suçlamaları- protestocuları caydırmak bir yana, daha fazla insanı sokağa döktü. Protestocular 25 Ekim’de öldürülenleri anmak için yeni bir gösteri çağrısında bulundular.”[53]

2019 kalkışması son yılların en etkili, en kitlesel başkaldırısı olsa da, Iraklı emekçilerin, baldırıçıplakların, umutsuzların ilk kitlesel gösterisi değildi. Belli başlı Irak kentleri 2011’de ve 2015’te de büyük gösterilerle çalkalanmış ve aynı boyutta olmasa da güvenlik güçleri ve milislerin vahşetiyle karşılaşmıştı. Bu gösteriler, işgal ve savaş yorgunu Iraklıların petrol zengini bir ülkede kronik işsizlik, yoksulluk, kamu hizmetlerinden yoksunluk (gündelik bir gerçeklik hâline gelen elektrik ve su kesintileri), sokak şiddeti, dinsel dayatmalar[54] ve yolsuzluğa batmış politik sahneyle boğuşmak zorunda kalmaları karşısında patlayan öfkeleriydi. Dünyanın beşinci büyük petrol rezervlerine sahip ülkede, Dünya Bankası’nın 2018 yılı için verdiği % 8’lik işsizlik oranı, gençler arasında yüzde 25’ler düzeyine çıkıyordu (IMF tahminlerine göre yüzde 40); toplumun yaklaşık dörtte biri aşırı yoksulluk koşullarında yaşamaktaydı ve her yıl istihdam piyasasına dahil olan, bir bölümü üniversite diplomalı yüzbinlerce genç, kahvehanelerde pinekliyordu.[55]

Irak Uluslararası Şeffaflık Örgütü 2018 verilerine göre yolsuzlukta dünya sıralamasında 12. sırada yer almaktaydı.[56] Iraklılar petrol ihracat geliri yılda 65 milyar doları bulan bir ülkede, temiz suya erişemedikleri için, nüfusun dörtte biri yoksulluk sınırı altında yaşadığı için, gençleri, en eğitimlileri dahi iş bulamadığı için öfkeliydiler. İş, ekmek ve düzgün kamu hizmetleri talepleri kısa sürede rejim değişikliği taleplerine evrildi: yolsuzluğa bulaşmış tüm politikacıların yargılanması[57], etnik ve dinsel göndermelerden arınmış yeni bir Anayasa, yeni bir seçim yasası…

Gösterilerde dinsel ya da etnik simgeler yer almıyor, dinsel sektlerin gösterilere katılması hoş karşılanmıyordu. Etnik ve dinsel ayırımlar, ayrıcalıklar ve ayırımcılığa karşı, öncellerinde olduğu gibi 2019 gösterilerinde de meydanlar “Iraklılık”ı vurgulamakta ve bunu temsilen Irak bayraklarıyla donanmaktaydı.

Belirttiğim gibi; polisin ve İran destekli milislerin tepkisi sert oldu: 400’ün üzerinde gösterici kurşun ya da gaz bombalarıyla yaşamını yitirirken yüzlercesi sakatlandı, devlet terörünün gayrımeşru çocukları, gözaltında kayıp ve kaçırmalar, tecavüz ve işkence dizginlerinden boşandı.

Ama savaş, igal ve iç savaşlarda pişmiş, zorbalığın her türlüsüne aşılı ve en önemlisi, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan Irak yoksulları pes etmedi… Pes eden, yolsuzluğa belenmiş rejim oldu. Irak Cumhurbaşkanı Behram Salih siyasal fraksiyonların gücünü bir miktar sınırlayan yeni bir seçim yasası hazırlayıp yeni seçimlere gideceğini açıkladı. Ayrıca, Başbakan Abdül Mehdi’nin de yeni bir başbakan konusunda uzlaşmaya varılır varılmaz istifaya hazır olduğunu duyurdu.[58]

Irak gösterileri, kimi zaaflarıyla birlikte, Irak işçi sınıfının yeniden sahneye çıkışına işaret ediyor. Ama bu kez sahneye çıkanlar örgütlü sanayi işçilerindense geçici, kırılgan işlerde çalışan örgütsüz ve güvencesiz gençler, informel sektör çalışanları ve işsizler… Yanlış anlaşılmasın, örgütlü emek eylemlerde yok değildi. Ayaklanmalardan aylar önce orta ve güney Irak’ta kamu işçileri, Divaniye’deki dokuma işçileri, Muthanna’da belediye emekçileri, Bağdat’taki deri işçileri daha yüksek ücretler, daha iyi çalışma ve barınma koşulları ve iş güvencesi taleplerini dile getiriyorlardı. Ama protestoların patlak vermesiyle bu talepler arka plana çekildi.[59] Irak’ın 11 milyonluk işgücünün 4 milyon kadarı geçici, kırılgan ya da enformel işlerde çalışıyor. Toplumun desperado’ları… Kaybedecek bir şeyleri yok. Ya uyuşturucu batağına saplanacak, üç kuruş için milislere kapılanacak veya intihar edecek ya da mücadele edecekler. Bu nedenledir ki gözleri kara. Varoşlarda barikatlar kurup lastik yakıyor, polis be milislerle çatışıyorlar. İş ve kamusal hizmetlere erişim istiyorlar, yolsuzlukların son bulmasını istiyorlar, “kentsel dönüşüm” adına başlarını soktukları damın yıkılmamasını istiyorlar. Bunun için yalnızca sokaklara, mahallelere değil, limanlara, petrol sahalarına açılan yollara da barikatlar kurup ticareti felç ediyorlar. 2 Kasım’da Irak’ın başlıca ithalat limanı Ümm Kasr’ın göstericilerce abluka altına alınmasının hükümete maliyeti, 8 milyar dolardı.[60] 25 Ekim’de Dicle nehri üzerinde Bağdat’ın hükümet binaları, bankalar, diplomatik misyonlar ve iş merkezlerinin konumlandığı Yeşil Bölge’ye giden El Cumhuriye köprüsündeki göstericileri engellemek ise kafatasında delik açan gözyaşartıcı bombalara ve gerçek mermilere mal oldu.

Ama yalnızca desperado’lar değil, emekçiler, sendikalar, emekliler, ev kadınları, esnaf, öğrenciler, işsizler, bedensel engelliler, akademisyenler, kabile mensupları, sağlık personeli, triportör sürücüleri, muhalefet partileri, şçi sendikaları, Komünist Parti… herkes seferber oldu: lojistik destek çadırları, tıbbi destek, yiyecek ve su tedariki, kask dağıtımı, yaralıların nakli, ilkyardım ve direniş kursları… Boşuna dememişler, dayanışma ezilenlerin inceliğidir.

Şu hâlde bir kez daha altı çizilmeli: Irak 2019 ayaklanması, emek damgalı isyanlardan bir başkası, devrimci dalganın bir parçasıdır. Ve olanca kahramanlığına, gözüpekliğine karşın, benzerleri gibi kimi temel zaaflardan maluldür:

1. Örgüt karşıtı tutum, yapının reddi ve kendiliğindenlik vurgusu. Yolsuzluğa ve fraksiyonculuğa belenmiş anaakım siyasal partilere karşı güvensizlik göz önünde bulundurulduğunda, bu tutum anlaşılabilir bir şeydir. Ne ki kalıcı bir ve köklü bir değişim için siyasal bir örgütlenme, zorunluluktur.

2. Dinsel ve etnik sekterizme dayalı siyasete ve işbirlikçiliğe karşı “ulusal duruş”u simgeleyen Irak bayrakları, ulusal marşlar, direnişe fazlasıyla milliyetçi bir ton vermekte bu ise mücadelenin sınıfsal özünü gözden kaçırmaya yol açmaktadır.

3. Bazı göstericilerin Batılı güçleri (BM, AB hatta ABD) müdahaleye çağırması, hatadır. Çünkü, başta ABD olmak üzere dış güçlerin Irak’a müdahalelerinin sürdüğü, Irak üzerinden bölgede nüfuz kurma hesabını yaptığı sürece Irak’ın sınıfsal dinamiklerinin kendi seyirlerini izlemeleri olanaksızdır.

4. Bu batıcı yönlenişe karşı Sadr’cı harekette somutlanan Şiî-milliyetçiliğin yoksulluk söylemi kitleleri etkilemektedir. Hareket Batıcı ve Sadr’cı yönelişler arasında tereddütlü bir salınım içerisindedir[61]

Öyle gözüküyor ki Iraklı Marksistlere, özellikle de 2018 seçimlerinde Sadr’cı hareketle ittifakı en yüksek oyu alan, ancak gösterilerin şiddetle bastırılması girişimleri üzerine parlamentodan tümüyle çekilen Irak Komünist Partisi’ne[62] Iraklılara protestolarının gerçek (sınıfsal) niteliğini anımsatma konusunda bir hayli görev düşüyor.

4. Fransa’nın Sarı Yeleklileri

2019’un hem Türkiye’de hem de dünyada en tartışılan kalkışması, kuşku yok ki Sarı Yelekliler’in isyanıydı. En duru hâliyle kapitalizmin yüreğinde, (kapitalizme karşı olmasa da onun son durağı) neoliberalizme karşı toplumun geniş kesimlerinin katıldığı ya da onay verdiği (toplumun yüzde 72’si) bir Fransız “Ya Basta!”sı… Avrupalı plastik gülüşlü neoliberal guru’ların özgüvenini yerle bir eden…

Sarı yeleklilerin isyanı başlangıçta sol cenahın da kafasını bir hayli karıştırdı… Ayaklananlar bu kez öğrenciler, mavi tulumlu sendikalı işçiler, öfkeli göçmenler, feminist kadınlar vb. değildi. Bu kez sokağa dökülenler köşe başındaki fırıncı kadın, otobüs şöförü, postacı, oto tamircisi, emekli işçi, taşralı esnaf, kuaför… kısacası ay sonunu nasıl getireceğini kara kara düşünen, bastıkları zeminin her geçen gün ayaklarının altından kaymakta olduğunu duyumsayan, bir kaçyılda bir oy vererek göreve getirdikleri politikacılar ve hiç oy vermedikleri teknokratlar, CEO’lar, bankacılar, iktisat guru’ları tarafından insan yerine konulmadıklarının farkında sıradan, “küçük” insanlardı… Çoğu orta yaş dolaylarında… Kendilerini sınıfsal aidiyetlerdense “halk” olarak tanımlamayı yeğliyor, işçi sınıfı ve öğrencilerin ortak yapımı 68 Mayıs’ındansa[63] “baldırıçıplaklar”ın 1789 Devrimi’ni referans alıyorlardı.[64]

Kızıl bayrak sallamıyor, devrimci sloganlar atmıyorlardı. Hatta en azından başlarda “ulus bayrakları, savrulan ırkçı ve cinsiyetçi sloganlar, sergilenen yabancı ve LGBTİ+ düşmanı tavır ve hareketler, çevre ve ekoloji karşıtlığı,’apolitik’ fakat (sınıf bilinçli değil) ‘sınıf’lı demografi, taleplerin arasına sıkışmış sağ muhafazakâr arzular”[65]… ve Marine Le Pen’in neo-faşist partisinin harekete destek vermesi, giderek direksiyona geçme çabası…[66]

Bu durum ilk günlerde kurumsal sendikaların ve sol partilerin hareket karşısında “temkinli” bir tutum takınmasına neden oldu[67] – protestolara ilk andan itibaren hararetli bir destek veren, Jean-Luc Melenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa’sı dışında… Ancak hareket yaygınlaşıp kitleselleştikçe “temkin”in anlamsızlığı ortaya çıktı ve Melenchon’u FKP’ye yakın sendikal konfederasyon CGT izledi, onu diğer tüm sol hareket ve partiler…

Fransa’nın Sarı Yelekliler ayaklanması Kasım 2018’de benzin fiyatlarına bir çeşit çevre vergisi niyetine zam yapılmasına tepki olarak başlamıştı. Neoliberal prens Macron[68], eşzamanlı olarak ve halkla dalga geçercesine önceli Sosyalist Partili başkan François Hollande zamanından konulan servet vergisini kaldırdığını duyurdu. Bu arada emeklilik yaşını 62’den 64’e çıkartan “reform” da kotarılmaktaydı. Macron ve neoliberal yöneticilerinin mesajı gayet netti: Krizin faturası zenginlere değil, sıradan insanlara, emekçilere ödettirilecekti.

Devrimler tarihi literatürüne “Fransızca konuşmak” gibi bir terim armağan etmiş Fransız halkı mesajı derhâl aldı ve yapması gerekeni yaptı: sokağa döküldü…

Hareketin “kendiliğindenliği”, sosyal medya üzerinden örgütlendiği üzerine çok yazıldı, çizildi: “Facebook’ta yapılan bir çağrı üzerine 17 Kasım 2018 günü sarı yelekler giymiş 280 000’den fazla insan ülke çapında sokağa indi. Protestocular herhangi bir siyasal parti ya da sendikayla bağlantılı değillerdi ve belirlenmiş bir liderleri yoktu…”[69]

Yalnız Sarı Yelekliler üzerine değil. Neredeyse 21. yüzyılda tanık olduğumuz tüm protesto ve ayaklanmalarda başvurulan standart anlatı bu. Bir “yeni sosyal hareketler mitosu”… Ama yakından bakıldığında, hareket(ler)in pekâlâ liderlere, örgütleyicilere sahip olduğu görülüyor. Stathis Kouvelakis, New Left Review’daki makalesinde, Fransa’nın kuzeydoğusunda küçük bir ket olan ve/fakat Sarı Yelekliler hareketinin gelişiminde önemli bir rol oynayan Commercy’de hareketin gelişmesini izlerken şunları söylüyor:

“Commercy grubunu ayırt eden, eğitimleri ya da bir çeşit yapılanmış kolektif eylem dolayımıyla bir miktar ‘militan sermaye’ edinmiş olanlarla halk katmanlarından gelen acemiler arasındaki bir çeşit -bir aşk hikâyesindeki gibi- başarılı karşılaşma deneyimidir. İlk alt-grup eylemci figürlerden oluşmaktaydı; bazıları yerelde tanınmış kişilerdi ve hemen tümü radikal özgürlükçü sol hareketlere mensuptular: Yerel politikada uzunca bir süre etkin olmuş, Sarı Yeleklilerin ana direği eski bir NPA (Yeni Antikapitalist Parti) militanı; eski bir belediye danışmanı; Yeşiller Partisi’nden aday olmuş emekli bir Agence Presse mensubu; kendisi ‘sosyal De Gaulle’cü’ olarak tanımlayan eski bir RPR (Cumhuriyet İçin Birlik) üyesi; 40 km. ötedeki Bure’de nükleer depolama projesine karşı mücadele eden genç çevreci aktivistler; bir özel eğitim uzmanı; İsviçre’de öğrenciliği sırasında doğrudan demokrasi pratikleriyle tanışmış genç bir memur…

Çoğu erkek olan bu politize figürler kolektif faaliyetin katalizörlüğü ve kavramsal çerçevesini biçimlendirmede informel, ama etkin bir rol oynadılar. Tartışmalar üzerinde bir tekel oluşturmama konusunda özen göstermekle birlikte özellikle daha önemli noktalarda diğer katılımcılardan daha fazla söz alıyorlardı. Commercy Sarı Yeleklilerinin sosyal medya faaliyetlerini ve daha genel olarak dış dünyayla temasları düzenlemeyi bu grup üstlenmişti. Bu figürlerden bazıları Commercy’de 2017’de kurulan ve güçlü bir toplumsal-liberter boyutu olan tartışma ve faaliyetleri örgütleyen ‘Là qu’on vive’ derneğinin üyesiydi… Sarı Yelekliler’in ‘meclisler meclisi’ klasik liberter düşünce ilkeleri bağlamında değerlendirilmeli- özellikle özerk komünler federasyonu aracılığıyla öz örgütlenme ve doğrudan demokrasi pratiklerinin ‘aşağıdan yukarı’ doğru yaygınlaşması fikri çerçevesinde…”

Bir başka deyişle, “Commercy grubunun iç dinamiklerinin incelenmesi Sarı Yelekliler’in ulusal buluşmasının kendiliğinden bir olay olduğuna ilişkin bütün mitosları çürütüyor.”[70]

Şu hâlde Fransa’nın Sarı Yeleklileri hareketinin biçimlenişinin, ağırlıklı olarak özgürlükçü, önemli bölümü anarşist görüşlere yakın duran sol aktörler eliyle olduğu söylenebilir. Marine Le Pen’in neo-faşist partisinin tüm çabalarına karşın hareketin dümenine geçememesi, hareketin kısa sayılabilecek bir sürede kimi unsurlarının açığa çıkardığı yabancı düşmanı, homofobik eğilim ve söylemlerden temizlenmesi, giderek talepleri göçmen ve sığınmacıların taleplerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi, bu aktörler sayesinde gerçekleşebilmiştir. Tabii hareketin sol partiler ve sendikalara karşı başlangıçta durduğu mesafe de…

Öyle ki hareket onüçüncü haftasına ulaştığında neo-faşistler göstericilere saldırmaya başlayacaktır.[71]

Ancak örgütlü emek hareketiyle “kara düzen” Sarı Yeleklilerin buluşması er geç gerçekleşecekti: çünkü öncelikle örgütlü olsunlar olmasınlar Sarı Yelekliler işçi sınıfı ve emekçilere aittiler. Ve talepler, neoliberal politikaların konumlarını sarstığı, yoksullaştırdığı, güvencesizleştirdiği geniş halk yığınlarını kapsıyordu.

Ne miydi bunlar? Dile getirdikleri 42 maddelik talep listesi içinde öne çıkanlar:

* Akaryakıta ek vergilerin durdurulması;

* Net bin 180 euro civarında olan aylık asgari ücretin en az bin 300 euroya çıkartılması;

* 62 olan emeklilik yaşının 60’e düşürülmesi; en düşük emekli maaşının bin 200 euroya çıkartılması;

* Maaş artışlarının enflasyon oranına endekslenmesi;

 * Vergi adaletinin sağlanması: Birçoğu düşük vergilendirmelerin yapıldığı ülkelerde olan Google, Amazon, Mc Donalds gibi şirketlerin daha fazla vergi vermesi, buna karşılık ise küçük ve orta ölçekli şirketlerin vergilerinin azaltılması;

* Devletin borçlarının faizlerinin ödenmesine son verilmesi ve bütçe açığının zenginlerin kaçırdığı vergilerle kapatılması;

* ‘Kriz’ gerekçesiyle işten çıkartılmalara son verilmesi;

* Görevi ne olursa olsun bir yöneticiye verilen ücretin üst sınırının 15 bin euro olması;

* Sığınmacılara insanca davranılması, göçmenlere eşit ücret…[72]

Macron iktidarı, ayaklanmayla karşı karşıya kalan her iktidarın başvurduğu araca başvurdu önce: devlet şiddeti. Polis her seferinde göstericilere biber gazı ve plastik mermilerle saldırıyordu. Gösteriler başlayalı henüz iki ay dolmamıştı ki, ölü sayısı onu, gözaltı sayısı beşbini bulmuştu; yaralı sayısı bilerle ifade ediliyordu. 29 Aralık 2018 itibariyle polis şiddetiyle ilgili açılan soruşturma sayısı 48’di… Ama soruşturmalar sürerken İçişleri Bakanlığı’nın 1 730 biber gazı siparişi verdiği ortaya çıktı![73] Polis maaşlarına yapılan yüklü zam da cabası…[74]

Polis şiddeti arttıkça kitlelerin boyutu ve şiddeti de arttı. Sloganlar giderek radikalleşti: Paris’in en lüks caddesi Champs-Elysées’yi dolduran yüzbinler, “Devrim! Devrim!” diye haykırıyorlardı gösterilerin beşinci haftasında…

Macron rejimi gösterileri sopayla bastıramayınca, havuca sarıldı: “10 Aralık’ta Elysee Sarayı’ndan yayımlanan bir TV programında Macron, sokaklardan yükselen ‘hiddet’ dalgasına hak verdi; yoksul ve yoksun Fransızların günlük hayatta çektiği sıkıntıları algılamada kusurlu olduğunu itiraf etti. Akaryakıt zammını iptal etti. Asgari ücretleri artırdı; fazla mesaiyi ve ücretlilere ödenen yılsonu primlerini vergiden muaf kıldı. Düşük emekli maaşlarına vergi indirimi getirdi. Servet vergisinin yeniden uygulanmasını ise kabul etmedi.”[75] 

Havuçla yetinmeyenler için ise “izinsiz gösteri ve şiddet olaylarına başvur”anlara verilecek cezaların arttırılması[76] ve bizim de pek tanış olduğumuz “darbeci” suçlamaları[77] yedekte duruyordu. Gerçekten de egemenler “yaratıcılıklarını” yitirdi: ezilenler başkaldırdığında attıkları adım sayısı üçü geçmiyor: sopa, havuç, kriminalizasyon…

François Chatelet’nin “Faşizm özüne indirgenmiş liberal devlettir,” dediği aktarılır.[78] Gerçekten de liberalizm ile faşizm arasında görünüşte bir dikotomi, özdeyse dikkate değer bir geçişkenlik vardır. Macron bu kuralı bozmadı. Fransız halkını “yatıştırmak” için yaptığı konuşmalarda, “Fransız halkının derin kimliği”nden dem vurup “göçmen sorununu da hâlletmemiz gerekiyor” demeye koyulmuş[79]… Kendisinin 2017’de Cumurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalan neo-faşist lider Marine Le Pen’e karşı “kurtarıcı” olarak siyaset alanına sürüldüğü düşünülürse, garip bir istihza!

Yine de, ne tavizler, ne de popülist yaltaklanmalar sokakların öfkesini yatıştırmadı… Sarı Yelekli öfke zaman zaman kabarıp zaman zaman çekilerek aylar boyu sürdü. Ve peşinden örgütlü işçi hareketini sürükledi. Sarı Yelekli gösterileri sönümlenmeye başladığında, nöbeti sendikalar devraldı: Fransız işçi sınıfı Aralık 2019’da Macron’un emeklilik ücretlerini düşüren ve emeklilik yaşını ileri çeken “reform” girişimine karşı genel grev ilan etti. Mayıs 68’den bu yana Fransa’nın en uzun grevi başlamıştı… Toplu taşımacılık neredeyse tamamen dururken, hastanelerde acil servisler dışında hasta kabul edilmez oldu; eğitim kesintiye uğradı, polisler greve gitti… Kamu sektörü emekçilerini özel sektör izledi. Fransa’da hayat felç oldu…[80] Devlet Opera ve Balesi bile grev boyunca yalnızca sokakta, grevciler için yaptı gösterilerini!

Ve “Fransa Başbakanı Edouard Philippe, ülkede uzun yıllardır görülmemiş yaygınlıkta grev ve gösterilere neden olan emeklilik reformunda işçilerin tam emeklilik maaşı alabilmesi için öngörülen ‘64 yaş uygulamasından geçici olarak vazgeçildiği’ni açıkladı.”[81] Ancak başta CGT olmak üzere sendikalar kararı yeterli bulmayarak kitleleri yeniden sokağa çağıracaktı…

Özetle Sarı Yelekliler, bir halk hareketinin bir sınıf hareketine dönüşmesinin öyküsüdür. Henüz tamamlanmamış bir öykü…

5. Allende’nin İntikamı: Şili 2019…

“Neoliberalizm Şili’de doğdu, Şili’de ölecek!” diyordu 2019 yılında Şili meydanlarında en çok yankılanan slohanlardan biri… “Sorun 30 peso değil, 30 yıl!” diye haykırıyordu bir başkası.

Gerçekten de neoliberalizm Şili’ye 30 yıl kadar önce, sosyalist Başkan Allende’yı deviren General Augusto Pinochet’nin diktatörlüğü (1973-1989) sırasında giriş yaptı. Cunta binlerce Şili’liyi katletme, onbinlercesini işkence tezgâhlarından geçirme, emekçiler üzerinde devlet terörü uygulayarak her türlü muhalefeti bastırmanın yanısıra, ülkeyi başta ABD olmak üzere şirketlerin faaliyetlerine ardına kadar açmıştı. Halkın tutsaklığı sermayenin sınırsız “özgürlüğü”anlamına geliyordu; şirket ve servet vergileri düşürüldü, temel ihtiyaç maddelerindeki KDV muafiyetleri kaldırıldı, ücretler donduruldu ve kamusal alan özelleştirme yağmasına açıldı. Bugün Şili’yi dünyanın en eşitsiz ülkelerinden biri kılan ekonomik uygulamaların tohumları Pinochet diktatörlüğü yıllarında atılmıştı.[82] “Şili Mucizesi”, faşist cuntanın tanklarının “temizlediği” ülkede “Chicago Oğlanları” olarak anılan Chicago Üniversitesi’nden Milton Friedman’ın öğrencisi bir grup liberal iktisatçının elinde biçimlendi: Şili, neoliberalizm politikaların deneme tahtası, kobayıydı…

“Demokrasi’ye geçiş”ten (1990) sonra gerek “muhafazakâr”, gerek “sosyal demokrat” iktidarlar eliyle sürdürülen bu politikalar, Şili’yi OECD’nin gelir dağılımı en eşitsiz ülkesi kılıyordu: Latin Amerika ve Karayibler Ekonomik Komisyonu (ECLAC)’a göre Şili nüfusunun yüzde 1’i ülke servetinin yüzde 26,5’ini elinde tutarken, nüfusun yarısı servetin ancak yüzde 2,1’ine erişebiliyordu. Özel emeklilik fonlarını, sağlık sigortalarını ve üniversiteleri elinde tutan özel sektör kârına kâr katarken, Şilili haneler tam tersini yaşıyordu: uzun çalışma saatleri, sefil durumdaki kamu hizmetleri, düşük emekli maaşları, durmaksızın yükselen fiyatlar, büyüyen hane borcu… Şili Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün verileri, Şili’de asgari ücret 301 000 peso (400 USD) iken, ücretlilerin yarısının 400 000 peso’nun altında bir gelirle geçinmek zorunda olduğunu ortaya koyuyordu.[83]

Üstelik bu işçiler formel sektörlerde çalışanlardı: tüm çalışan nüfusun yüzde 40’ını oluşturan informel işçiler ise hem (tümüyle özelleştirilmiş olan) sosyal güvenlik sisteminin dışında kalmaktaydı. Emeklilerin durumu ise içler acısıydı: yarısı ayda 200 doların altında bir gelirle geçinmek zorundaydı.[84]

Bu koşullar altında, toplu taşıma ücretlerine yüzde 4’lük bir zamla kalabalık saatlerde otobüs biletlerinin 10, metro biletlerinin ise 30 peso’ya çıkartılması, asgari ücretlilerin aylık bütçelerinin % 13,8’ini ulaşıma ayırmak zorunda olduğu ve gündelik yaşamlarının 2 saatini toplu taşıma araçlarında geçirdiği koşullarda, hele ki bu zammın % 10’luk elektrik zammından bir hafta sonra geldiği düşünülürse, öfke, ekonomi bakanı Juan Andres Fontaine’in “yüksek ücret ödemek istemiyorsanız daha erken yola çıkın” sözleri üzerine patladı[85]… Kuşku yok ki 2019 kalkışması neoliberal vurguna karşı Şili halkının ilk protestosu değildi: Şilililer 2006, 2011 ve 2016 yıllarında eğitim ve emeklilik sistemine karşı yığınsal protesto eylemleri gerçekleştirmişlerdi.[86]

Protestolar 7 Ekim 2019 günü başkent Santiago’da lise öğrencilerin turnikelerin üzerinden atlayarak metroya binme eylemleriyle başladı. Kısa sürede başkentin belli başlı istasyonları öğrenciler tarafından işgal edildi. Şili’nin milyarder başkanı Sebastián Piñera’nın tepkisi gecikmesiz ve çok sert oldu: öğrencilerin üzerine askerî polis Carabinero’lar salındı. Bu saldırı, öğrencilerin eyleminin daha da sertleşmesine yol açtı: metro istasyonları tahrip edildi, otobüsler ateşe verildi. Piñera 18 Ekim günü “ülkesinin güçlü ve amansız bir düşmanla karşı karşıya olduğunu duyurup, “olağanüstü hâl”, ertesi gün ise başkent Santiago’da sokağa çıkma yasağı ilan etti, orduyu eylemcilere karşı sürdü. Güvenlik güçlerinin gençlere vahşice müdahalesi, ölümler, yaralanmalar, gözaltında tecavüz, işkence iddiaları (28 Aralık itibariyle 29 ölü, 2500 yaralı, 2800’ün üzerinde gözaltı), öfkeyi büyütmekten başka bir işe yaramayacaktı…

Sopanın işe yaramadığını kavrayan başkan Piñera, 22 Ekim günü televizyon ekranlarından protestoların gerisindeki gerçek nedenleri göremediği için halktan özür dileyip, en üst gelir grubunun gelir vergisini yükseltecek, en düşük emekli aylığını 350 000 pesoya çıkartacak, sağlık harcamalarının yükünü hafifletecek, ilaç fiyatlarını düşürecek ve elektrik fiyatlarını donduracak bir sosyal program vaad etti. Ayrıca yasama meclisi üyelerinin ücretlerini düşürmeyi, sayılarını sınırlandırmayı ve yeniden seçilme sayısını indirmeyi taahhüt etti. 29 Ekim günü içişleri bakanı dahil sekiz bakanı değiştirdiğini açıkladı.[87] Kalabalıkları dağıtmak için plastik mermi kullanımı yasaklandı; 15 Kasım’da Ulusal Kongre’de temsil edilen partilerin çoğu, 2020’de yeni Anayasa tasarısının onaylanacağı bir referandum konusunda anlaşmaya vardılar. Ancak bu tavizler fazla işe yaramadı; 25 Ekim günü Şili kentlerinin sokaklarında bir milyon kişi Piñera‘nın istifası talebini haykırıyordu…

Başta Şili Komünist Partisi olmak üzere sol partiler, bu referandum kararının bir “aldatmaca”dan ibaret olduğunu belirtiyor. ŞKP milletvekili, avukat Hugo Gutiérrez bu bu kararın “siyasal elitler arası” bir karar olduğunu, referanduma giden yol haritasının ve anayasa taslağının “kapalı kapılar ardında” çizildiğini belirterek vurguluyor:

 “Reform planı sadece anlaşmayı imzalayan partilerin temsilcilerini içeren teknokrat bir komisyon tarafından hazırlandı. Dahası, Anayasa reformu süreci metnin onaylanması için üçte ikilik nisap koşulunu koruyor – bu da bir azınlığın eline veto hakkının verilmesi anlamına geliyor. (…) Pastanın üzerindeki krema ise, anasaya konvansiyonunun metnin hazırlanmasının hemen ardından görevinin sona erecek olması. Yani yurttaşlar bu özgül metni onaylamazlarsa, Pinochet’nin Anaysası yürürlükte kalacak.”[88]

Gutiérrez, binlerce mahalle toplantısı düzenleyen, mahalle sakinleri komiteleri oluşturup yeni anayasanın temellerini kendi aralarındaki tartışmalarda belirleyen Şili halkının siyasal elit tarafından ka’ale alınmadığını, Unidad Social ve Sendikal Blok’un taslağın hazırlanmasına dahil edilmediğini vurgulayıp, bu durumu “siyasal sorumluluğun silahlı kuvvetlerdense siyasal sınıfa ait olduğu ‘yeni tip bir diktatörlük’ olarak tanımlıyor: Bunu Brezilya, Ekvador ve Bolivya’da da gördük: millî serveti piyasaların toptan serbestleştirilmesi aracılığıyla temellük edebilmek amacıyla ahlâkî alanın neo-muhafazakâr restorasyonu. Kuşkusuz burada esas yararlananın ABD olduğu bir eşgüdüm ve bir plan var.”[89]

Buraya dek ele aldığımız tüm kalkışmalar gibi Şili kalkışmasının temel zaafı da, halk hareketini toplumsal sistemde iktisadi ve siyasal elitlerin iktidarına son verecek radikal bir dönüşüme vardıracak siyasal irade ve dinamiklerin yokluğu ve/veya güçsüzlüğüdür. Bu nedenledir ki burada ele aldığım (ve ele alamadığım diğer) 2019 kalkışmaları, yöneticilerin artık yönetemediği, ancak halkın büyük çoğunluğunun daha ve daha çok sefalet koşullarına mahkûm kılınmasıyla devam eden, ama bunu yaparken de hem yeryüzü yaşamını (bios) hem de toplumsal dokuları tahrip eden sürdürülemez kapitalizmden bir “çıkış”a yol aç(a)mamaktadır…

Sonuç Olarak: “Örgütlü Bir Halkı Hiçbir Kuvvet Yenemez!” Ya “Örgütsüz Bir Halk”ı?

Yazıya başlarken üç saptama yapmıştım. Şöyle:

1. 2019 protestoları, 1990’lı yılların ortalarından itibaren yerküreyi sarsan protesto hareketlerinin yeni bir dinamizme bürünerek devamı niteliğini arz ediyor. Farklı rasyonellerden hareket ediyor gibi gözüken, farklı talepleri öne süren bu kitlesel protesto hareketleri, “Tarihin sonu”nu ilan eden neoliberal ideologlara inat 20 yılı aşkın bir süredir devam eden bir devrimci dalganın giderek radikalleşen fazlarını oluşturuyor.

2. İlk saptamanın bir devamı olarak, 2019 eylemlilikleri, farklı hedeflere yönelseler de (ekonomik talepler, bağımsızlık, özerklik, demokrasi talepleri) küresel kapitalizmin (ve onun neoliberal birikim modelinin) krizi ile bağlantılılar; ve bir yandan emekçilerin, yoksulların, halk kitlelerinin bu krize tepkilerini ifade ediyor, ve bunu yaparken de bu krizi derinleştiriyorlar.

3. Ve nihayet bu hareketlerin çoğunun duçar olduğu “yapısızlık” hareketlerin dönüştürücü işlevlerini sınırlandırarak potansiyellerini daraltıyor.

İlk iki saptama sanırım ele almaya çalıştığım tekil örneklerde yeterince irdelendi. Sonuç bölümünde ise, bu hareketlerin ortak zaafı, örgütsüzlük/lidersizlik” üzerinde durmak gerektiği kanısındayım.

Malûm; Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla simgelenen ve aynı zamanda neoliberal dogmanın zincirlerinden boşalmasına sahne olan sosyalist sistemin tasfiyesi sürecinde biçimlenen ideolojik yılgınlık, bu yıkımın faturasını bizatihi Marksizm (ve Marksizm Leninizm)’e kesme pratiğini yaygınlaştırdı. “Büyük anlatıların sonu”nu ilan eden postmodern fikrî ortamda beslenip gelişen çeşitli “radikal demokrasi” akımları, Marksizm’in, “işçi sınıfının öncülüğü”, “proletaryanın partisi eliyle iktidarı ele geçirmesi”, “proletarya diktatörlüğü”, gibi pratik ve “sınıf”, “ekonomi-politik”, “devrim”, “enternasyonalizm” gibi kuramsal çerçeveleri terk ederek, kimlik odaklı, iktidar perspektifinin mevcut olmadığı, “toplumu tabandan değiştirme”ye yönelik, “çok-parçalı”, “politik doğruluk”a adanmış, örgütsüzlüğe ve kendiliğindenliğe meftun muhalefet biçimlerini öne çıkardılar.

Böylelikle 1990’ların ortalarından itibaren neoliberal talana karşı gelişen muhalefet hareketleri, kasıtlı olarak “lidersiz”[90], “iktidar fikrine ilişkinsiz”, “çoğulcu”, “taban demokrasisine dayalı”, aralarında en fazla gevşek bir koordinasyona (forumlar) izin veren ve “sosyal medya üzerinden örgütlenen” “sosyal hareketler” olarak kaldı. Protestonun genellikle “şenlikli” ve “barışçıl” biçimleri yeğlenirken çoğunlukla anarşist grupların giriştiği şiddet hareketleri, polisle çatışma, yakıp yıkma eylemleri vb. katılımcıların ana gövdesi tarafından “hoş karşılanmamaktaydı”.

Sosyal hareketlerin kâh birinin, kâh diğerinin öne çıktığını gördük. Latin Amerika’nın yerli hareketleri, Brezilya’nın “Topraksızlar”ı, Arjantin’in “piquetero”ları, Meksika’nın Zapatistaları, ABD’nin “Wall Street işgalcileri”, Fransa’nın Via Campesino’su… 2000’lerin “devrimci dalgası”nın hızla parlayıp aynı hızla sönen yıldızları oldular. Hemen hiçbiri, mensubu olduğu “yeni sosyal hareketler” kuramsal alanının iddialarını (toplumu alttan dönüştürmek, iktidar(lar)ı “ilişkinsiz” bırakmak, madunlar için kalıcı özerk, dayanışmacı, paylaşımcı, eşitlikçi yaşam alanları yaratmak, siyasal bir doğruculuk dilini egemen kılmak vb…) hayata geçiremedi. Neoliberal tasallut ve bunun yaşamın her alanında yarattığı boğuntu ortamında hepimiz için kısa bir soluk alanı oldular, bu doğru; ama neoliberalizmin sınır tanımayan istilasına ve bu istilanın tüm ölümcül getirilerine (etnik-dinsel boğazlaşmalar, doğanın geri dönüşsüz tahribatı, küresel eşitsizliğin görülmemiş ölçüde büyümesi, toplumsal dokuların çözülmesi…) karşı bir set ya da bir deva oluşturmada yetersiz kaldılar.

Öte yandan, bu “sosyal hareketler”le benzer rasyonellerden hareket eden, giderek onlardan oluşan gevşek yapılı, “sınıfsal” tanımlardan özenle uzak duran “radikal demokrat” partilerin de (Yunanistan’ın SYRIZA’sı, İspanya’nın Podemos’u…) yükselen kitlesel protesto dalgalarının sırtında belirli bir görünürlüğe kavuştukları ya da iktidara geldiklerinde neoliberalizme yedeklendiklerini deneyimledik. Bir başka deyişle, siyaset sahnesine ilk adımları “katı, dogmatik bir yalınlık yerine ideolojik eğilimlerin çoğulculuğuna dayalı geniş ufuk sahibi olan yeni bir akım”[91] olarak selamlanan bu partilerin yıldızı çabuk söndü.

SYRIZA, malûm, bu konuda çok çarpıcı, aynı zamanda belirleyici bir örnek… 2010’ların ilk yarısında Yunan ekonomisinin çöküşü ve bunun emekçi kitleler üzerindeki tahribatına karşı yükselen protesto dalgasından doğmuştu. Krizin faturasının işçilere, emekçilere, dar gelirlilere yüklenemeyeceği söylemleri Ergin Yıldızoğlu’nun “klasik sosyal demokrasiye benzeyen (kapitalizmi emekçi sınıflar için daha katlanılır kılmak isteyen), içinde radikal (kapitalizmin ufkunun ötesine geçmek isteyen) unsurları da barındıran, henüz evrimini tamamlamamış bir parti”[92] diye tariflediği SYRIZA’yı 2015 seçimlerinde iktidara taşıdı.

Ancak IMF, AB yönetimi ve Avrupa Merkez Bankası’ndan oluşan Troika ile borçlar konusunda pazarlığa oturan SYRIZA 5 Temmuz 2015’de referanduma götürdüğü, kendisine dayatılan anlaşmaları, halkın “Hayır” demesine karşın, kabul etmek durumunda kaldı. Ve bu anlaşmalar, tam da ekonomik krizin faturasının Yunan halkına ciro edilmesi ve dar gelirlilerin SYRIZA eliyle yoksullaşmasına yol açacaktı. Çipras’ın kabinesinde Enerji, Maden ve Kalkınma Bakanı olarak görev yapan ve SYRIZA’nın Troika’nın kemer sıkma politikasına boyun eğmesinin ardından istifa eden Panagiotis Lafazanis’in deyişiyle: “Troykadan sonra hayat şartları gittikçe zorlaşıyor. Yaklaşık 10 yıldır derin bir düşüş yaşanıyor. Emekli maaşları yüzde 40-50 oranında düşürüldü. İşsizlik oranı yüzde 25 civarında, gerçekte ise çok daha fazla. Yoksulluk giderek yayılıyor,”[93] sözleriyle tariflediği durum, 2019 seçimlerinde SYRIZA’ya desteği yüzde 30’lara düşürdü… Ve Avrupa Solu içinde SYRIZA’nın Avrupa Solu Partisi’nden atılması yönünde bir tartışmayı tetikledi.[94]

Henüz iktidar deneyimi yaşamamış olsa da, İspanya’da 2010’ların başlarında meydanları dolduran “Öfkeliler” hareketi içerisinden doğan ve 2015 seçimlerinde hatırı sayılır bir başarı yakalayan,SYRIZA’nın “ruh ikizi”[95] Podemos’un (yüzde 20.7 ile üçüncü büyük parti) da yıldızının kısa sürede söndüğünü söyleyebiliriz (2019 seçimlerinde oyların yüzde 14.3’ü). “Zamanında Irak savaşını destekleyen ve neoliberal partiler içerisinde yer alan Avrupa parlamenteri Pablo Echenique gibi farklı siyasetçilerden, politikadan uzak durmuş kesimlere, sosyal hareket aktivistlerine ve sosyalistlere kadar çok renkli parçalardan oluşan”[96], içinde İspanya Komünist Partisi (ML) Genel Sekreteri Raul Marco’nun deyişiyle “sağ, hatta açıkça faşist partilerden gelen unsurların bolca yer al”dığı;[97] lideri Juan Carlos Monedero’nun ağzından “Ortodoks olmayan Marksist bakışla değerlendirme yap”tığını açıklayan;[98] adında “Sol” geçtiği için Avrupa Sol Partisi’ne üye olmayan,[99] millileştirmeleri savunmayan…[100] Podemos, mevcut siyasal partilerin yalan ve yolsuzluklarından bezmiş, ama açık bir sol/devrimci hareketi desteklemekten de ürken seçmenler için kısa süreliğine bir çekim merkezi olabildi ama… “Podemos’un AP seçimleri için programı ilericiydi; kemer sıkma politikalarına karşı mücadele, başta AB’ye olmak üzere dış borçları ödemeye hayır, iletişim ve enerji gibi kimi stratejik işletmelerin yeniden kamulaştırılacak, işten atmaların yasaklanacak, emeklilik yaşı düşürülecek, diyordu. İspanya emekçilerinden ilk oylarını böyle alan Podemos, birkaç ay sonra yeni bir ekonomik program hazırlatarak bunların hepsinden geri adım attı. Sistem karşıtlığı önce ‘kast karşıtlığına’ yani sadece ‘siyasi elitlere’ karşı olmaya dönüştü, sınıf mücadelesi söylemi reddedildi. Hatta uzun süre ilerici güçerle ittifak karşıtı tutum alındı.”[101]

Oysa kapitalizmin krizi ve bu krizin geniş kitleleri sürüklediği yoksulluk ve yoksunluk, sistemden radikal bir kopuştan başka bir seçeneğe şans tanımıyor.

O zaman gelin teşhisi koymaktan çekinmeyelim: 2000’li yılların protesto hareketleri, kapitalizmin -artık çıkışsız bir noktaya ulaşan) krizine, dayanma gücünü yitirmiş kitlelerin tepkisidir. 1990’ların sonlarından beri dünyanın her yerinde ara ara patlak veren bu tepkiler, giderek radikalleşmekle ve giderek sınıfsal bir eksene doğru yönelmekle birlikte, hâlihazırda “öndersizlik” krizini aşabilmiş değildir. Bu protesto hareketleri bünyesinde, sol içinde hegemonik “radikal demokratik” iklime uyarlı olarak biçimlenen partilerin bu yükü kaldıramayacağı, Latin Amerika (Brezilya, Arjantin, Bolivya…), Yunanistan ve öyle gözüküyor ki İspanya deneylerinden belli olmuştur.

2019 protestoları, kapitalist sistemden radikal bir kopuşu, bölüşüm ilişkileri kadar üretim ilişkilerini de köklü biçimde dönüştürmeyi, geniş ölçekli, tavizsiz kamulaştırmaları, yapılandırılmış, bölgesel ve uluslararası bir koordinasyonu göze alabilen, kapitalizmi tüm geçmiş ve olası versiyonlarıyla birlikte tarihin çöplüğüne atmaya kararlı bir önderliği çağırıyor…

20 Ocak 2020 10:48:07, İstanbul.

Sibel Özbudun

N O T L A R

[1] 9 Şubat 2020 tarihinde SODİD’de yapılan konuşma…

[2] Alexis de Tocqueville.

[3] Cox, Laurence (2014) “Waves of protest and revolution: elements of a Marxist analysis”.  Alternative Futures and Popular Protest Conference 2014, 14-16 Nisan 2014, Manchester Metropolitan University. (http://mural.maynoothuniversity.ie/4867/)

[4] Ne ki, belirtilmeli: Farklı kaynaklar son 300 küsur yılın “devrimci dalgalar”ını farklı dönem ve olaylar dizisinde konumlandırır. Örneğin Wikipedia 18. Yüzyıl sonlarından bu yana en az 15 devrimci dalgadan söz ederken, Katsiaficas bu sayıyı bir hayli azaltmaktadır: “Fransız ve Amerikan devrimlerinden bu yana,  yalnızca bir avuç küresel patlama dönemi teşhis etmek mümkündür: 1848-9, 1905-7, 1917-19, ve 1967-70. Bu dönemlerin her birinde, küresel altüstlükler kendiliğinden biçimde ortaya çıktı. Zincirleme bir ayaklanma ve isyan tepkimeleri içerisinde kurulu düzene muhalefet içerisinde yeni iktidar biçimleri ortaya çıktı ve milyonlarca insanın eylemlerinde özgürlüğün anlamına değgin yeni görüler formüle edildi. Bu hareketler İktidarı ele geçirmede başarısız olsalar bile, hem ulus-devletlerin içlerinde hem de aralarında devasa uyarlanmalar gerekecekti ve yenilgiye uğrayan hareketler  toplumun yeni gelişen doğasına ve izleyecek yeni tipte sınıf mücadelelerine değgin bir görü sağlıyordu.” (akt. Cox, 2014) Buna karşılık Arrighi vd. “her ikisi de tarihsel olarak yenilgiye uğrayan ama her ikisi de dünyayı dönüştüren” (akt. Cox, 2014) iki devrimden söz eder: 1848, 1968. Tarrow ise “devrimci dalgalar”ı şöyle teşhis etmektedir: 1848 Fransız devrimi, 1905 Rus devrimi, Fransız Halk Cephesi ve Amerika’daki New Deal hareketi…

[5] Tolga Tören, “21. Yüzyılda Emek ve Direniş Üzerine Notlar – IV: ‘Merkez’de ‘Bozunuma Uğrayan Sınıf’ ve Sarı Yelekliler”, 13 Ocak 2019… http://siyasihaber4.org/21-yuzyilda-emek-ve-direnis-uzerine-notlar-iv-merkezde-bozunuma-ugrayan-sinif-ve-sari-yelekliler

[6] Vedat Ceylan, “Hong Kong’daki Son Gelişmeler Üzerine”, Kızıl Bayrak, No:2019/ 01 (48), 27 Aralık 2019, s.17.

[7] Vedat Ceylan, a.y.

[8] Jeffrey D. Sachs, “Zengin Şehirler Neden İsyanda?”, Birgün, 28 Ekim 2019, s.5.

[9] Kenti İngiltere’den devralan Çin hükümeti, Hong Kong Özel İdare Bölgesi Başkanı’nın 2017 yılından itibaren seçim komitesi tarafından belirlenecek iki ya da üç aday arasından halkoyuyla seçilmesini kararlaştırmıştı. (“Hong Kong’daki Demokrasi Gösterilerine Polisten Gazlı Müdahale”, Cumhuriyet, 29 Eylül 2014, s.8.)

[10] Kaan Kangal, “Hong Kong’ta Neler Oluyor?”, Evrensel Pazar, 5 Ekim 2014, s.10.

[11] Peter Symonds, “The Lessons of the Hong Kong Protests for the Working Class”, 26 Kasım 2019, https://www.wsws.org/en/articles/2019/11/26/hong-n26.html

[12] “Pekin Hong Kong’lu Eylemcilere Gözdağı Verdi”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2014, s.9.

[13] John Smith, “Hong Kong’s protests in perspective”, Feature, Temmuz-Ağustos 2019, sayı 448.

[14] “Binlerce kişi tutuklandı. Polis karakollarından işkence, cinsel saldırı ve tecavüze ilişkin korkutucu duyumlar geliyor. Pek çok protestocu intihar haberlerinin, gerçekte intihar kisvesi verilmiş polis cinayetleri olduğunu öne sürüyor.” (Zeynep Tüfekçi, “The Hong Kong Protestors Aren’t Driven By Hope”, 12 Kasım 2019… https://www.theatlantic.com/international/archive/2019/11/escalating-violence-hong-kong-protests/601804/)

[15] Vedat Ceylan, “Hong Kong’daki Son Gelişmeler Üzerine”, Kızıl Bayrak, No:2019/ 01 (48), 27 Aralık 2019, s.17.

[16] Jeffrey D. Sachs, “Zengin Şehirler Neden İsyanda?”, Birgün, 28 Ekim 2019, s.5

[17] Tsering Namgyal, “Hong Kong Protesters May Give Marx the Last Laugh”, 31 Temmuz 2019, https://www.asiasentinel.com/politics/hongkong-protests-marx-last-laugh/

[18] John Smith, “Hong Kong’s protests in perspective”, Feature, Temmuz-Ağustos 2019,sayı 448

[19] “Kısmen hükümetin kâr amaçlı toprak kiralama ve fiyatları yükseltme amaçlı arazileri elinde tutma politikası sonucu kentte konut darlığı vahim boyutlardadır. Son on yıl içerisinde gelirler sabit kalırken, konut maliyetleri yüzde 242 arttı. Hong Kong’luların büyük çoğunluğu yaşam alanının son derece dar olduğu çok katlı binalarda yaşıyor. Bazıları ise yalnızca bir yatak ve dolap sığdırabildikleri ‘tabut evler’e taşınmak zorunda kaldı. Bir dairenin daha küçük alanlara bölünmesiyle oluşturulan bu konutlarda kiracılar mutfak ve banyoyu ortak kullanıyorlar. Bu koşullarda yaşayanların sayısı 200 bin kadar.” (John Smith, a.y.)

[20] Tsering Namgyal, a.y.

[21] John Smith, a.y

[22] John Smith, a.y. Shenzen bölgesi işçilerinin örgütlenme çabaları kendilerini resmen “komünist” olarak tanımlayan Çinli yöneticilerin ağır baskılarıyla karşılaşmakta. İşin istihzaî yönü ise okullarda Karl Marx’ın kapitalist sömürü üzerine görüşlerini öğrenen öğrencilerin işçilerle temasının yasaklanması ve işçilerin örgütlenme girişimlerine destek veren Çinli öğrencilerin kovuşturulması! (Viola Zhou, “China leads with the Xi Show at Asia-Pacific summit”, https://www.inkstonenews.com /politics/china-cracks-down-marxist-student-movement/article/2173582)

[23] “(Beşir, Askerî okulda öğrenim gördüğü) Mısır’dan döndüğünde ülkesinde yönetime karşı savaşan Güney Sudan Halk Kurtuluş Ordusu’na (GSHKO) yönelik operasyonların liderliğini yapmıştır. Bu liderliğin nimetlerini siyasi ihtirasları için kullandığının en iyi örneği, 1989’da darbeyle meşru hükümeti yıkmasıdır. Ülkeyi yöneten Devrimci Ulusal Kurtuluş Konseyi’nin başkanı olur olmaz, parlamentoyu feshetmiş, siyasi partileri yasaklamış, medyayı kontrolüne almıştır.

Beşir en büyük desteği, İslâm dünyasında ‘İslâmcı teorisyen’ olarak bilinen, (İhvancı-b.n.) Ulusal İslâm Cephesi’nin (UİC) lideri Hasan el Turabi’den gördü. İki kafadar el birliğiyle İslâmlaştırmaya başladıkları ülkede, 1991’de şeriat ilan ettiler. Güney bölgesinin Güney Sudan olarak bağımsız devlete dönüşmesine yol açan süreç, bu İslâmlaşmayla başladı. Çünkü Güney bölgesinde animistler ile Hıristiyan nüfus çoğunluktaydı. Şeriat yasaları önce onları vurdu.

Devrimci Konsey’i 1993’te dağıtan Beşir, kendisini Devlet Başkanı ilan etti. 1996’da yapılan seçimle de Cumhurbaşkanı oldu. Müttefiki Turabi de meclis başkanlığına seçildi. İkili arasındaki “dostluk” uzun ömürlü olmadı. Diktatör Beşir, 1998’de İslâmcı Turabi’yi kendisine karşı komplo kurduğu gerekçesiyle, hem de asker zoruyla görevden aldı. Mart 2000’de üç aylığına ilan ettiği ama sonrasında hep uzattığı olağanüstü hâl uygulamasıyla yönetti ülkesini.” (Mustafa Kemal Erdemol, “El Beşir, Protestoyla Gitti”, Cumhuriyet, 12 Nisan 2019, s.7.)

[24] “2003 Ağustos’u ülkenin dönüm noktalarından biridir. Darfur’daki Afrikalı kabileler ayrımcılığa uğradıkları gerekçesiyle Beşir yönetime karşı ayaklandılar. Beşir’in buna tepkisi korkunç oldu. Bölgedeki sivilleri acımasızca katletti. Cancavid adıyla bilinen Arap kabileler aracılığıyla, bölgeye yapılan insani yardımları engelleyerek iki milyondan fazla insanı açlığa mahkûm etti. Nihayet 14 Temmuz 2008’de Uluslararası Ceza Mahkemesi’nce (UCM) Darfur’da insanlığa karşı savaşla suçlandı. UCM, 4 Mart 2009’da da hakkında tutuklama emri çıkardı. Bu emir Temmuz 2010’da ikinci kez tekrarlandı.” (Mustafa Kemal Erdemol, “El Beşir, Protestoyla Gitti”, Cumhuriyet, 12 Nisan 2019, s.7.)

[25] People’s Dispatch sitesine konuşan Sudan Komünist Partisinden Dr. Fethi Elfad, isyanın nasıl başladığını söyle anlatıyor: “Ayaklanmayı tetikleyen sert fiyat artışlarıydı. Ben tutuklu bulunduğum sırada Atbara’dan bir yoldaşla tanıştım, bu kent ilk gösterinin yapıldığı kenttir. Bana kitlesel protestoları başlatanın bir pazar yerinde ekmek bulamayan bir grup işçinin kendiliğinden yükselttiği sloganlarla başladığını söyledi. ‘Ekmek, ekmek’ diye haykırmaya başladılar ve birdenbire on kadar kişi yüzlerce kişiye dönüştü ve giderek binlere ulaştı. Bu 19 Aralık günü oldu. Sonra göstericiler üç gün daha devam ettiler ve gösteri kitlesel bir protestoya dönüştü, rejimin istifasını isteyen yürüyüşler yapıldı. Atbana, bir demir yolu kenti, işçi sınıfından nüfusuyla tanınıyor, üç gün boyunda bu kent örgütlü kitleler tarafından kontrol edildi. Ardından güvenlik güçlerinin müdahalesi geldi. 22 Aralık’ta, hükümet yeniden kontrolü sağladı fakat o zamana kadar tüm kuzey kentleri ve kasabaları, rejimin devrilmesini talep eden kitlesel protesto eylemlerinin merkezleri hâline gelmişti. O andan sonra gösteriler ülke geneline yayıldı.”

Gerçekten de Atbara, Sudan’ın en büyük sendikası demir yolu işçileri sendikasının merkeziydi. 10 Mart 2019’da Sudan İşçi Sendikaları Restorasyonu İttifakı, Beşir karşıtı protestolara katılacaklarını ilan etmişti. Rejim tarafından dağıtılan tüm sendikalara, saflarını yeniden düzenlemek ve protestolara katılmak için çağrı yaptı. Açıklamada Beşir rejiminin, özelleştirmeler, zamlar, hastalık izinlerinin kısıtlanması, doğum izninin azaltılması ve benzeri kararlarla işçilere ve işçi haklarına saldırdığı hatırlatıldı. Sendika İttifakı, Sudan Meslek Odaları Birliği, Sudan Komünist Partisi, Sudan İşsizler Birliği gibi örgütlerin “Özgürlük ve Değişim Deklarasyonu”nu imzaladı. (“Sudanlılar Darbeye Karşı Sabahladı: Devrim Yeni Başlıyor”, 12 Nisan 2019… https://www.evrensel.net/haber/377387/sudanlilar-darbeye-karsi-sabahladi-devrim-yeni-basliyor)

[26] Ergin Yıldızoğlu, “Sudan’da Bahar”, Cumhuriyet, 7 Ocak 2019, s.11.

[27] Fehim Taştekin, “Sudan, 30 Yıldır Görevde Olan Devlet Başkanı Ömer El Beşir’le Vedalaşıyor mu?”, 10 Nisan 2019… http://direnisteyiz25.org/sudan-30-yildir-gorevde-olan-devlet-baskani-omer-el-besirle-vedalasiyor-mu-fehim-tastekin/

[28] Ergin Yıldızoğlu, “Diktatörlerin Son-Baharı”, Cumhuriyet, 14 Mart 2019, s.11.

[29] Ergin Yıldızoğlu, “Sudan’da Bahar”, Cumhuriyet, 7 Ocak 2019, s.11.

[30] İbrahim Varlı, “Buteflika Buteflika, Senin de Sıran Geliyor Beşir”, Birgün, 9 Nisan 2019, s.4.

[31] Sungur Savran, “Sudan Devriminin İlk Zaferi: Halk ‘Düzenli Geçiş’i Aşabilecek mi?”, 11 Nisan 2019… https://gercekgazetesi.net/uluslararasi/sudan-devriminin-ilk-zaferi-halk-duzenli-gecisi-asabilecek-mi?

[32] “Sudan’da Rejim Karşıtı Hareket Darbeyle Sonuçlandı, Beşir Tutuklandı”, 11 Nisan 2019… https://www.evrensel.net/haber/377302/sudanda-rejim-karsiti-hareket-darbeyle-sonuclandi-besir-tutuklandi

[33] “Sudan’da Halk Ayaklanmasının Çatı Örgütünden 7 Talep ve Cuntaya Uyarı”, Evrensel, 15 Nisan 2019, s.9.

[34] “Sudan’da Muhalefetten Genel Grev Çağrısı”, Evrensel, 20 Mayıs 2019, s.9.

[35] Ali Karataş-Yusuf Ertaş, “Sudan’daki Vahşetin Perde Arkası”, Evrensel, 10 Haziran 2019, s.10.

[36] Bkz. Mustafa K. Erdemol, “Sudan: Anlaşma Başarılı Olabilir mi?”, Cumhuriyet, 26 Ağustos 2019, s.7.

[37] Ali Karataş-Yusuf Ertaş, “Sudan’daki Vahşetin Perde Arkası”, Evrensel, 10 Haziran 2019, s.10.

[38] Zafer Yörük, “Sudan’da Kanlı Bayram”, Yeni Yaşam, 9 Haziran 2019, s.7.

[39] “Sudan’da Ölü Sayısı 113’e Yükseldi’…”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2019, s.13

[40] Yusuf Ertaş, “Sudan’da Genel Greve Karşı Gözaltı Dalgası”, Evrensel, 10 Haziran 2019, s.9.

[41]  “Sudan’da Geçiş Dönemi: Başarı Şansı ve Belirsizlikler”, Evrensel, 30 Ağustos 2019, s.9.

[42] 2 milyon kişinin katili, halkının milyonlarını çalan, savaş suçlusu Beşir’in de bu süreçten “az hasar”la kurtulduğu belirtilmeli: Yolsuzluk ve kara para aklama suçlarından yargılayan mahkeme, Beşir’in iki yıl süreyle bir rehabilitasyon merkezinde tutulmasına hükmetti! (https://www.dw.com/tr/yolsuzluktan-yarg%C4%B1lanan-el-be%C5%9Firin-cezas%C4%B1-belli-oldu/a-51669211)

[43] “Sudan’da Anayasal Bildiri Anlaşması İmzalandı”, Cumhuriyet, 18 Ağustos 2019, s.7.

[44] Asla unutmayalım: “11 Eylül 2001’de El Kaide tarafından ABD’nin New York kentinde bulunan Dünya Ticaret Merkezi ile Washington’daki ABD Savunma Bakanlığı’na sivil uçakların kaçırılmasıyla gerçekleştirilen saldırıların ardından Afganistan’ı işgal eden ABD, daha sonra Irak’ın o dönemki devlet başkanı Saddam Hüseyin’in El Kaide’ye destek verdiği ve ülkesinde kimyasal ve biyolojik kitle imha silahları ürettiği gerekçesiyle Irak’ı işgal etti.

 “Irak’a özgürlük operasyonu” adı verilen işgal, 20 Mart 2003’te ABD öncülüğünde İngiltere, Avustralya ve Polonya’nın da katılımıyla oluşturulmuş Çokuluslu Koalisyon Kuvvetleri’nin askeri harekâtıyla başlamıştı. Irak’ta sözü edilen kitle imha silahları hiç bulunamazken Irak işgalinin ülkede etnik ve mezhepsel bölünmeyi körüklediği, işgal neticesinde ortaya çıkan kaos nedeniyle yüz binlerce kişi hayatını kaybettiği, milyonlarca insanın mülteci olarak yaşamak zorunda kaldığı kaydediliyor. Irak’ın işgali resmen 15 Aralık 2011’de Irak’ta kalan ABD askerlerinin çekildiğinin açıklanmasıyla son bulmuştu.

2015 yılında ortaya çıkan CIA raporunda da Irak işgali öncesinde hazırlanan istihbarat raporunda, Saddam Hüseyin yönetiminin kitle imha silahı ürettiği iddiasının teyidi için yeterli delil olmadığının dönemin ABD Başkanı George Bush ve yönetimine bildirildiği ortaya çıkmıştı.

ABD, işgal süresince hiçbir şekilde kitle imha silahına rastlayamamıştır. Bölgede yerel silahlı güçler ile yaşadığı çatışmalarda aldığı ağır darbeler sonrası hızla güç kaybederken, Irak’ta konuşlu tüm güçlerini geri çekmiştir. Yaşanan kaosla beraber bölgede birçok Irak’lı yaşadığı savaş travması nedeniyle zor günler geçirmiş, bunların bir çoğu intihar etmiştir. 1 milyondan fazla kişi katledilmiş, bölgede tecavüz ve işkencelerin olağan bir şekilde yaşanmasına zemin hazırlanmıştır. ABD, hem başarısız bir devlet hem de işlediği katliam ve tecavüzler nedeniyle tarihin sayfalarına kara bir leke olarak adını yazdırmıştır.

Amerika’nın Irak’a getirdiği sözde demokrasinin sonuçları; İntihar Saldırısı: 2003’ten sonra 2152, Katledilen İnsan Sayısı: 650 bini sivil 1 milyondan fazla, Yetim çocuk: 5 milyon, Dul kalan kadın: 1 milyondan fazla, Mülteci: 6 milyon. (“Irak’a Kaos ve Yıkım Getirdi”, Birgün, 21 Mart 2018, s.4.)

[45] Bkz. Orhan Bursalı, “Irak Savaş Raporu, Kader Ağını Örüyor”, Cumhuriyet, 18 Mart 2013, s.6

[46] “İngiltere’de hükümet Irak’ın işgalinden aylar önce petrol şirketleriyle masaya oturmuş. Yeni yayımlanan belgelere göre bakanlar BP ve Shell’e ‘yeni Irak’ta’ paylarına düşeni alacaklarına dair söz vermiş.” (“İşgal Öncesi Petrol Pazarlığı Belgelendi”, Milliyet, 22 Nisan 2011, s.12.)

[47] Ahmed Amrabi, “Irak’ta ‘ekonomik İşgal’ Hiç Bitmeyecek”, El Vatan, 7 Eylül 2010.

[48] “Irak’ta mezhepsel ve ekonomik kaynakların bölüşümü etrafındaki çekişme yoğunlaşırken, kısa süre önce aşiretlerden bir ordu kurma kararı alan Sünnî gruplar, körfez ülkelerinden destek almaya çalışıyor. Şiîler de İran’dan destek alıyor. Özellikle Körfez ülkelerinin Irak içindeki Sünnî gruplara giderek artan oranda destek vermeye başlaması büyük bir Şiî-Sünnî çatışmasının yeniden doğması endişesini beraberinde getiriyor.” (“Mezhep Savaşına Doğru”, Gündem, 15 Mart 2013, s.12.)

[49] “2013 Nisan’ın da 700, Mayıs’ta 1045 kişinin şiddete kurban gittiği Irak’ın mezhep savaşına sürüklenebileceği belirtildi. BM acil önlem istedi. (…) BM’nin raporuna göre özellikle 2006-2007’den itibaren artan mezhepsel şiddet 1045 kişinin yaşamını yitirdiği ve 2397 kişinin yaralandığı mayıs ayında zirve yaptı. Nisanda da ordunun Havica’da silahlı Sünnî göstericilere müdahalesiyle patlak veren şiddet olaylarında 700’ü aşkın insan ölmüştü. (“İç Savaşın Tam Eşiğinde”, Radikal, 2 Haziran 2013, s.16.)

[50] Janan Aljabiri, “Everything You Need to Know About the Protests in Iraq”, https://www.jacobinmag.com/ 2019/12/iraq-protests-baghdad-tahrir-square

[51] “…Bu tartışmalar yürütülürken KDP, 2017’de Mesud Barzani’nin görevi bıraktıktan sonra yetkilileri dağıtılan Bölgesel Başkanlık için Neçirvan Barzani’yi, istihbaratın başında bulunan Mesrur Barzani’yi ise Başbakan adayı olarak açıkladı. Mesrur Barzani’den boşalacak koltuğa da yine Barzani ailesinden Veysi Barzani’nin geçeceği belirtildi…” (Aziz Oruç, “Irak ve F. Kürdistan’da Kriz Kartopu Gibi Büyüyor”, Yeni Yaşam, 28 Aralık 2018, s.8.)

[52] Alex MacDonald, “Iraq’s communists given new life by protests”, 1 Aralık 2019, https://www.middleeasteye.net/news/protests-breathe-new-life-into-Iraqs-communist-parties

[53] Janan Aljabiri, a.y.

[54] Irak’ta yasalar ve gündelik yaşam, artan ölçüde dinsel temellere dayalı düzenlemelere tabi kılınmakta. Kız çocukların evlenme ve boşanma yaşını dokuza indiren düzenlemelerden kadınların koca ya da vasilerinin izni olmaksızın sokağa çıkmasını engelleyen yasalara (“Irak’ta Yeni Yasa Ne Çocuk Ne Kadın Tanımıyor”, Cumhuriyet, 19 Mart 2014, s.14.), gençlerin “ahlak polisi”nin denetimine tabi kılınmasına  (“Ahlâk Polisi Bağdat’ta…”, Cumhuriyet, 4 Eylül 2012, s.12.) dek bir dizi uygulama, çocukların, gençlerin ve kadınların yaşamını cehenneme çeviriyor.

[55] Bill Van Auken, “The Bloodbath in Baghdat”, 19 Kasım 2019, https://www.wsws.org/en/articles/2019/11/19/pers-n19.html.

[56] Rachel Bunyan, “Over 300 Killed as Hundreds of Thousands Take Part in Iraqi Protests.What’s Behind the Violent Demonstrations?”  13 Kasım 2019, (https://time.com/5723831/iraq-protests/)

[57] “Irak Dürüstlük Komisyonu Hassan el Yasiri Haziran ayında yaptığı açıklamada, 15 eski bakan, 122 üst düzey bürokrat ve 1668 memurun yolsuzluk yaptığını, Irak’ın 2014 bütçesinden 45 milyar dolara ilişkin kayıtlarda eksiklik olduğunu, devlet hazinesinden 766 milyon doları ise tamamen kayıp olduğunu ifade etmiştir.” (Ali Karataş-Yusuf Ertaş, “Irak’ta Yolsuzluk ve Yoksulluğa İsyan”, Evrensel, 17 Ağustos 2015, s.10.)

[58] Rachel Bunyan, a.y.

[59] Janan Aljabiri, a.y.

[60] Janan Aljabiri, a.y.

[61] “The Main Challenges Confronting Iraq’s Working-Class Movement”,  https://www.jacobinmag.com/2019/ 12/iraq-protests-baghdad-tahrir-square

[62] Alex MacDonald, “Iraq’s communists given new life by protests”, 1 Aralık 2019, https://www.middleeasteye.net/news/protests-breathe-new-life-into-Iraqs-communist-parties

[63] Fransa’nın ‘68 Mayıs’ıyla Sarı Yelekliler hareketinin bir karşılaştırması için bkz.: Oğuz Oyan, “Mayıs 1968’den Kasım 2018’in Sarı Yelekliler’ine”, 30 Aralık 2018… https://www.birgun.net/haber-detay/mayis-1968den-kasim-2018in-sari-yeleklilerine.html

[64] “1789’da kraliyet ve hizmetkârlığı durdurmak için savaştık, bugün ücretli köleliğe karşı savaşmanın zamanı,” diyordu bir garson kadın.  “Çevreyi kirleten ama hiçbir vergi ödemeyen havayolu ve nakliye şirketleri yerine biz hedefe konuyoruz. Macron bizim 14. Lui’miz ve onun başına gelenleri hepimiz biliyoruz,” diye ekliyordu bir öğretmen. (İlkay Meriç, “Bu Kez Sarı Yelekleriyle Geldiler!”, 25 Aralık 2018… http://marksist.net/ilkay-meric/bu-kez-sari-yelekleriyle-geldiler)

[65] Evrim Şaşmaz, “Bir ‘Köksaplar’ Denemesi: Sarı Yelekliler Ve Fransa’da Yakın Dönem Sosyal Hareketler”, 7 Aralık 2018… http://gazetekarinca.com/2018/12/bir-koksaplar-denemesi-sari-yelekliler-ve-fransada-yakin-donem-sosyal-hareketler/

[66] “Sarı yelekliler hareketi, Fransa’nın (iş veya finans seçkinlerinden daha çok) siyasi seçkinleri hedef alan geniş kamusal protestolar geleneğine uyuyor. Ancak 68 protestolarının aksine, sarı yeleklilerin sol yönelimi çok bulanık. Protestoları hem Le Pen hem de Melenchon destekliyor. Beklendiği üzere, yorumcular isyanın enerjisini hangi siyasi gücün, Le Pen’in mi yoksa yeni solun mu, ele geçireceğini soruyorlar. Bazıları ise müesses siyasetle arasına mesafe koyan ‘saf’ bir protesto hareketi olarak kalmasını talep ediyor.” (“Slavoj Zizek’ten Fransa’daki Protestolar Üzerine”, 25 Aralık 2018… http://gazetekarinca.com/2018/12/slavoj-zizekten-fransadaki-protestolar-uzerine/)

[67] “Sarı Yelekliler sokağa dökülmeye başladıklarında, CGT genel merkezi, bu hareketin Le Pen’in Ulusal Cephesi tarafından yönlendirildiği ve onunla yan yana durulamayacağı argümanıyla hareketten uzak durulması gerektiğini söylemiş ve işçilere yol kesme eylemlerine katılmamaları çağrısında bulunmuştu.” (İlkay Meriç, “Bu Kez Sarı Yelekleriyle Geldiler!”, 25 Aralık 2018… http://marksist.net/ilkay-meric/bu-kez-sari-yelekleriyle-geldiler)     

[68] “Emmanuel Macron, 2017 Başkanlık seçimlerini aşırı sağın adayı Marine Le Pen’e karşı, görünüşte açık farkla (% 66.1) kazanmıştı. Oysa asıl oylarını teşkil eden ilk tur oy oranı sadece yüzde 24 idi. İkinci turda da -seçime katılmayanlar ve rekor derecede boş oylar nedeniyle- kayıtlı seçmenlerin ancak yüzde 43’ünün oyunu alabilmişti. Aslında bu rakamlar kendisini mütevazi olmaya, ‘çoğunluğun’ eğilimlerini de dikkate almaya zorluyordu. Oysa o, daha adayken Fransızların ‘Jüpiter tipi’ bir başkan arzu ettiklerini söylemiş ve başkan seçilince de bu havalarla işe başlamıştı. Üstelik parlamento seçimlerine de tamamen kendi oluşturduğu bir liste ile girdi ve çoğunluğu elde etti. (…) Macron emekçi sınıflara karşı empatiden yoksun bir siyasetçi izlenimi yaratmıştı. Stanford’da Fransız kültürü ve edebiyatı dersleri veren Cécile Alduy’a göre, ‘emekçi (laborieuses) sınıflar’ derken, 19. yüzyılda bu sınıfları ‘tehlikeli sınıflar’ olarak gören varsılların diliyle konuşuyordu. Kendisi ‘ilerleme’den yanaydı; fakat ‘ilerleme’yi sağlayacak olanlar, sevdiği deyimle, ‘halatın ucundakiler’ (premiers de cordée) idiler. Bunlar yüksek burjuvalardan oluşuyordu ve arkadakiler de dağa onlar sayesinde tırmanacaklardı. İşte ‘Sarı Yelekliler’ hareketini anlamak için, en az katılımcıların iktisadi talepleri kadar, Fransız halkının içinde bulunduğu bu psikolojiyi de anlamak gerekiyor. Eğer bütün kırıp dökücü vandallıklara rağmen hareket kamuoyunda yüzde 70’lere varan bir sempati uyandırdıysa, kuşkusuz bu yüzdendir.” (Taner Timur, “Sarı Yelekliler ve Dip Dalgası”, Birgün Pazar, Yıl:15, No:614, 16 Aralık 2019, s.3-4.)

[69] Sandrine Amiel, “ ‘The embers remain’: One year since its inception, what have the Gilets Jaunes achieved?”, https://www.euronews.com/2019/11/15/yellow-vests-a-year-on-is-the-future-bright-for-france-s-fluorescently-dressed-protesters

[70] Stathis Kouvelakis, “The French Insurgency: Political Economy of the Gilets Janunes”, https://newleftreview.org/issues/II116/articles/stathis-kouvelakis-the-french-insurgency

[71] “Lyon’da ise aşırı sağcılar, eylemcilere saldırdılar.”  (13. Hafta: Sarı Yelekliler’e Hem Sağcılar Hem de Devlet Saldırdı”, 10 Şubat 2019… https://marksist.org/icerik/Dunya/11475/13.-hafta-Sari-Yeleklilere-hem-sagcilar-hem-de-devlet-saldirdi)

[72] “Sarı Yelekliler Eylemlerinin 7. Haftası: Temel İhtiyaç Maddeleri Vergileri Düşürülsün”, 27 Aralık 2018… http://direnisteyiz25.org/sari-yelekliler-eylemlerinin-7-haftasi-temel-ihtiyac-maddeleri-vergileri-dusurulsun/

[73] “Fransa’da Polis Şiddetine Soruşturma”, 29 Aralık 2018… http://kizilbayrak41.net/ana-sayfa/duenya/haber/-/fransada-polis-siddetine-sorusturma/

[74] “Sarı Yelekliler Eylemlerinin 7. Haftası: Temel İhtiyaç Maddeleri Vergileri Düşürülsün”, 27 Aralık 2018… http://direnisteyiz25.org/sari-yelekliler-eylemlerinin-7-haftasi-temel-ihtiyac-maddeleri-vergileri-dusurulsun/

[75] Korkut Boratav, “2018 Sonunda Fransa’da Güzel Bir Olay”, 4 Ocak 2019… http://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/2018-sonunda-fransada-guzel-bir-olay-254079

[76]  “Fransa’dan Sarı Yeleklilere Yeni Ceza Saldırısı”, 8 Ocak 2019… http://www.kizilbayrak41.net/ana-sayfa/duenya/haber/-/fransadan-sari-yeleklilere-yeni-ceza-saldirisi/

[77] “Fransa Hükümet Sözcüsü Benjamin Griveaux, göstericilere sokağa çıkmama ve görüşlerini tartışma platformlarında dile getirme çağrısı yaparken, ‘Ancak o dönemin ardından Sarı Yelekliler olarak bilinen hareket dâhilinde protestolara hâlâ devam edenler ayaklanma, ajitasyon peşindedir ve nihai hedefleri hükümeti devirmektir’ dedi.”( “Fransa Hükümeti: ‘Sarı Yelekliler’in Amacı Hükümeti Devirmek”, 4 Ocak 2019… http://www.diken.com.tr/fransa-hukumeti-sari-yeleklilerin-amaci-hukumeti-devirmek )

[78] Temel Demirer, “Bugün(ümüz)de Faşizm(ler)”, http://edebiyatbahcesi.net/kose-yazisi/2413/bugunumuzde-fasizmler

[79] “Korkut Boratav: Sistem Çürüyerek Çöküyor: Sol, Halk Muhalefetine Sahip Çıkmalı”, https://www.birgun.net/haber-detay/sistem-curuyerek-cokuyor-sol-halk-muhalefetine-sahip-cikmali.html

[80] “France protests: Longest strike in decades stuck in deadlock”, 2 Ocak 2020, https://www.bbc.com/news/world-europe-50971439.

[81] “Fransa Halkı Hükümete Geri Adım Attırdı: Emeklilik Reformunda Kısmi Geri Çekilme”,  12 Ocak 2020…  https://www.evrensel.net/haber/395199/fransa-halki-hukumete-geri-adim-attirdi-emeklilik-reformunda-kismi-geri-cekilme

[82] Bkz. Anna Kowalczyk, “Neoliberalism Created the Crisis in Chile”, https://www.jacobinmag.com/2019/11/neoliberalism-chile-uprising-austerity-protests-pinera

[83] Fernanda Paúl (23 Ekim 2019). ”Protestas en Chile: 4 claves para entender la furia y el estallido social en el país sudamericano”. BBC (İspanyolca)

[84] Anna Kowalczyk, a.y.

[85] Sebastian Boyd, “How Chile Went From an Economic Star to an Angry Mess”, https://www.bloomberg.com/news/articles/2019-10-23/how-chile-went-from-an-economic-star-to-an-angry-mess-quicktake

[86] Amelia Cheatham, “What’s Behind the Chile Protests?”, 1 Kasım 2016, https://www.cfr.org/in-brief/whats-behind-chile-protests

[87] Sebastian Boyd, a.y.

[88] Denis Rogatyuk, “Chile Needs a Political Revolution,” An Interview With Hugo Gutiérrezhttps://jacobinmag.com/2019/12/chile-protests-constitution-hugo-gutierrez-pinochet-pinera

[89] Bkz. Denis Rogatyuk, a.y.

[90] Oysa “lidersiz ayaklanmaların en büyük riski, başarısızlığa uğrayacak olmalarıdır,” deniliyor, The Financial Times’da yayınlanan bir makalede! (“Leaderless rebellion: how social media enables global protests” – 25 Ekim 2019, https://www.ft.com/content/19dc5dfe-f67b-11e9-a79c-bc9acae3b654)

[91] Ünal Çeviköz, “Demokratik Sosyalizm, Avrupa ve Türkiye”, Radikal, 14 Eylül 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/unal_cevikoz/demokratik_sosyalizm_avrupa_ve_turkiye-1433379

[92] Ergin Yıldızoğlu, “SYRIZA Dersleri: Yılgınlığa Yer Yok!”, Cumhuriyet, 15 Temmuz 2019, s.11.

[93] Arif Koşar, “Lafazanis: SYRIZA İhanet Etti, Sömürge Hâline Getiriliyoruz”, Evrensel, 10 Aralık 2016, s.14.

[94] “Fransa Sol Parti lideri Jean-Luc Melenchon, Avrupa Komisyonu’nun emirlerine boyun eğerek, neo-liberal ekonomik politikaları uygulamakla suçladığı Yunanistan’da iktidardaki SYRIZA’nın Avrupa Solu Partisi’nden (European Left) atılmasını istedi. Melenchon, “SYRIZA başkanı Yunanistan Başbakanı Çipras, tasarruf politikasını Avrupa Komisyonu ve Uluslararası Para Fonu’nun çıkarlarına hizmet etmek için kullanıyor” dedi. Bu durumun SYRIZA ile işbirliğinin sürdürülmesini imkânsız kıldığını kaydetti.” (Aylin Kör, “Avrupa Solunda SYRIZA Krizi”, Birgün, 7 Şubat 2018… https://www.birgun.net/haber-detay/avrupa-solunda-syriza-krizi-203333.html)

[95] Nilgün Cerrahoğlu, “İspanya’nın Yeni Solu ‘Podemos’…”, Cumhuriyet, 1 Şubat 2015, s.9.

[96] Alejandro Lopez, “Bir Politik Sahtekârlık Olarak Podemos (2)”, 28 Kasım 2014… http://www.sendika.org /2014/11/ bir-poltik-sahtekarlik-olarak-podemos-2-alejandro-lopez/

[97] Elif Görgü, “PCE(ML) Genel Sekreteri Raul Marco: Avrupa’da İnisiyatif El Değiştirebilir”, Evrensel, 6 Şubat 2015, s.10.

[98] Nilgün Cerrahoğlu, “Özelleştirmeleri Geri Alacağız!”, Cumhuriyet, 3 Şubat 2015, s.7

[99] Onur Erem, “Maite Mola: SYRIZA Başarırsa Tüm Avrupa’ya Örnek Olacak”, Birgün, 11 Mart 2015, s.10.

[100] “Podemos’un ideoloğu Pablo Iglesias, ‘Anayasa kadar devrimciyiz… Millileştirmeleri savunmuyorum’ diyor” (Nilgün Cerrahoğlu, “İspanya’nın Yeni Solu ‘Podemos’…”, Cumhuriyet, 1 Şubat 2015, s.9.)

[101] Elif Görgü, “İspanya’da Neo-Liberal Biat Koalisyonu Kapıda”, Evrensel, 28 Haziran 2016, s.10.

HALKIN BİRLİĞİ

Ekim Devrimin de Öğrenerek İlerlemek..!

“Genel olarak tarih özel olarak devrimlerin tarihi, en iyi partilerin, en ilerici sınıfların, en çok …

instagram web viewer instagram profile